Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Âb-ı Hayat - 1330

Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cum'a gününü tebrik eder, müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.

Allahü tealaya emanet olunuz efendim

ali zeki osmanağaoğlu


Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer....
 
Bâzı hatıralar vardır ki, kalblere nakşeder.
 
O hatıraları hatırlamak, Cennet hayatı yaşamak gibidir...

70'li yılların başlarında, mübarek Hocamızın, istirahat için, zaman zaman deniz kenarına gidip oturduklarını işitirdik. Hatta bir gün buyurdular ki; Rumeli kavağına inerken deniz kenarında duvarın üzerine oturdum, denizi seyrediyordum. Yoldan bazı gençler geçerken, şu ihtiyarı ittirelim mi, diyorlardı. Çok korktum, hemen kalktım geri döndüm, buyurdular. Bu hadise üzerine, abim (Osman abi), mübarek Hocamız, rahat bir şekilde istirahat etsinler diye evvela Rumeli kavağında sonra Sarıyer'de yazlık sayfiye evi kiraladı ve evi Hocamızın emrine verdi. Hocamız sık sık hafta sonları bu evi teşrif ederler, akşama kadar sohbet edilir, kitap okunurdu. Hatta bazan ehibbadan arkadaşlarını, Abdülhakim efendi hazretlerinin talebelerinden hayatta olanları da davet ederler, eski günleri yâd ederlerdi. Tabii, böyle günler bizim için bayram olurdu, hayatımızın en tatlı, en güzel günleri, Hocamızla ve Enver abimiz ile beraber geçirdiğimiz günler olurdu. Çünki, o günler dünya hayatı değil, ahiret hayatı gibiydi, Cennet hayatı tadında idi. Hocamızın ve Enver abilerin, Sarıyer'de Osman abinin evine teşrifleri, 92 senesinde Enver abilerin sarıyerdeki Manolya yalı alınıncaya kadar 17-18 sene kadar devam etti. Daha sonra da Enver abilerin evine komşu olarak Osman abi ile sık sık yatsı namazlarına gider, her sohbetlerinden istifade etmeğe çalışırdık. Hocamız buyururlardı ki; "Eskiden dünyanın sevilecek tarafı vardı, âlimler vardı, evliyalar vardı, onların sohbetleri vardı, o sohbetlerin heyecanı vardı, onun için dünyanın sevilecek tarafı vardı. Eskiden dünyayı sevmemek daha zordu. Şimdi o büyükler kalmadığı için dünyanın sevilecek tarafı kalmadı, şimdi dünyayı sevmemek daha kolay" buyururlardı. Bunu o zaman biz anlayamazdık, fakat Hocamızın ve hele ki Enver abimizin vefatı ile öksüz kalınca, Hocamızın bu sözünü anlamış olduk.

Burada, Osman abinin Sarıyer'deki evinde, mübarek Hocamızın anlattıklarından bazılarını, birkaç bölüm olarak anlatacağız inşallah.
 
- geçen haftanın devamı -

Mübarek Hocamız buyurdular ki;
 
Albay idim. Beşiktaş'da, Yıldızdaki Hamidiye câmi'ini ziyarete gitdim. İhtiyar bir imâm beni gezdirdi. Câmi'-i şerifde Sultan Hamid Hâna "Cennet mekan" hediyye edilmiş Kâbe örtüsünü ve levhaları gezdirdi. Sonra yukarıya çıktık. Hünkarın nemâz kıldığı yeri gösterdi. Daha sonra bir odaya ve -af edersiniz- abdesthaneye girdik. Abdesthane taşının üstünde iki dâne nalın vardı. Bu nalınları Sultan Hamid "Cennet mekan" giyer idi dedi. Sultan Abdülhamidin mübârek ismini işitince gözlerim sulandı. Halife-i müslimînin mübârek ayaklarının temas etdiği o nalınlara eğildim. Yüzümü, yanaklarımı sürdüm; öptüm. Gözlerimin yaşı nalınlara damladı.

1949 senesinde Bursa Askeri lisesinde öğretim müdürü idim. Okula yeni bir kumandan ta'yîn edildi. Kurmay albay Adnan bey. Ben binbaşıydım. Beni çağırdı. "Müdürüm gel, seninle Bursa şehrine inelim, tanışma ziyareti yapalım" dedi. Beraber Bursa'ya indik. Evvela valiyi, sonra belediye başkanını, polis müdürünü ziyaret etdik, tanışdık. Nihayet, sıra mekteblere geldi. Bursa erkek lisesine girdik. Lise müdürü, kimyager Rıfat bey, yaşlıca bir adam. Odasında bize kahve ısmarladı. Kahve içerken bizim kumandan -latife olsun diye- dedi ki, "Sayın müdürüm, mektebinizin en havadar, en aydınlık, en ferah odasını kendinize ayırmışsınız. Bu haksızlık değil mi?" dedi. Lise müdürü Rıfat beğ şöyle bir cevab verdi: "Yok kumandanım, yanılıyorsunuz. Bu oda, mektebimizin en iyi odası değildir. Mektebimizin her odası böyle iyidir. Her odası böyle havadar, aydınlık, ferahdır. Çünki, bu mektebi II. Sultan Abdülhamid hân yapdırmışdır. Memleketin her tarafında, her vilayetinde, aynı şekilde aynı binaları yapdırmışdır. Binaların yerini kendisi serâydan emr etmişdir. Bu binayı, Bursa'da öyle bir tepe üzerine kondurmuşdur ki, ne kadar yol açılsa, istimlak edilse, bu bina yıkılmaz. Çünki burdan yol geçmez. Bursa'da Keşiş dağı olduğu için güneş geç doğar, akşam erken batar. Ya'nî, Bursa'nın gündüzleri kısadır. Bu mektebi öyle bir yere yapdırmış ki, güneş sabayleyin önce bu mektebe gelir, akşam en son buradan ayrılır. Bu mekteb öyle sağlam yapılmış ki, senelerden beri bir tamir görmemiş. Halbuki karşımıza geçen sene ticaret lisesi yapıldı. Müsabakalar yapıldı. Birinciliği kazanana çok paralar verildi. Onun planına göre bina karşımıza yapıldı. Belki teşrif etmişsinizdir veya biraz sonra göreceksinizdir. Daha sokak kapısından içeri girdiniz mi, abdesthane kokusu sizi karşılar. Geçen sene yapıldı, bu sene duvarları çatladı. Şimdi tamir edilmektedir. Biraz sonra göreceksiniz. Ben Manastırda, bu binada okudum. Çünki, tâ Manastırdan Haleb'e, Şam'a kadar her vilayete aynı binaları yapdırmışdır." Ben de bunu tasdik ederim. Çünki, Ankara'da Yenişehir istasyonunun yanındaki kayaların üstünde Ankara Lisesi, taş bina, Bursa'daki Erkek Lisesinin aynısıydı. Fekat Sultan Abdulhamid'in eseri olduğu için, ismi unutulsun diye yıkdırıldı. Yerine tıp fakültesi hastanesinin bir kısmı yapıldı.

Bundan yirmi sene evvel elime İslâm harfleriyle yazılmış bir kitâb geçdi. Kitâbın ismi Hatırat-ı Abdülhamid-i Hân-ı Sâni. Yazan da, mabeyn başkatibi Esad bey. İslâm harfleriyle yazılmış yüz sayfa kadar bir kitâb. Bir yerinde diyor ki, Sultan Abdülhamid hân "Cennet mekan" Mülkiye mektebinden, ya'nî siyasal bilgiler okulundan birincilikle çıkanı serâya katib alırdı. İkinci ve üçüncü derecede mezun olanları Bab-ı aliye verirdi. Talebe çalışsın diye, talebeyi teşvik etmek için, her sene birinci çıkanı serâya alırdı. Ben mülkiye mektebini birincilikle bitirdiğim için serâya alındım diyor. Senelerle çalışarak nihayet baş katib olmuş. Bir gece İngiltere'den bir şifre geldi. Acele cevab vermek lâzım idi. Cevabı yazdım, fekat sultana imza etdirmek lâzım idi. Gece yarısı yatak odasına gitdim, kapıyı vurdum, açılmadı. Bir daha çaldım. Yine açılmadı. Bekledim, bekledim, acaba bir emr-i Hak mı vaki oldu, sultana bir şey mi oldu diye üçüncü defa hızlı hızlı vurmağa başlamadan kapı açıldı. Bir de baktım. Sultan Hamid kolları sıvalı, elinde havlu, kurulanıyor. "Evladım, seni beklettim değil mi? Kusuruma bakma. Daha birinci vuruşunda uyandım. Böyle gece yarısı mühim bir imza için geldiğini anladım. Abdestim yoktu, abdest almak için seni beklettim. Çünki, bu milletin hiçbir kağıdına abdestsiz bir imza atmadım. Onun için abdest aldım. Oku dinleyeyim." dedi. Okudum. Çok güzel yazmışsın. Bismillahirrahmânirrahîm deyip imzaladı. İşte böyle, memleketi, Allahın emri ile; sadakatla, hulusla, bir şefkatli baba gibi idare ediyor idi.

Albay iken Yıldız serayını birçok subaylarla birlikde gezmeye götürdüler. Bir üsteğmen gezdiriyordu. Havuzun yanında üsteğmen dedi ki; Abdülhamid Han bu havuzun başında otururdu, Bir çok kadınlar da bu havuzun içinde yüzerdi, dedi. Dayanamadım; üsteğmenim, sen bunu nereden öğrendin, nerede yazıyor bu, dedim. Orada birçok paşa vardı. Hepsi de beni dinlemeye başladı. Dedim ki, ben onun kitabını okudum. Kitabın adı, (Hatırat-ı Abdülhamid-i Sani). Orada bu mes'ele anlatılıyor. Orada yazıyor ki; Abdülhamid Han bu havuzun başında annesiyle beraber oturur, kahve içerdi, yorgunluğunu çıkarırdı. Sen o sözleri nereden uyduruyorsun, dedim. Kitab ismi verince, kaynak gösterildiği için, üsteğmen birşey diyemedi.

- devamı haftaya -

Fî emanillah

İSTATİSTİKLER

Bugün:159
Dün:1,241
Bu Ay:23,134
Toplam:13,532,705
Online Ziyaretçiler:3
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842