Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Sevgide akıl durur

Mehmed Ma'sum hazretleri; "Mü'minin en büyük zararı, sevaptan mahrum kalmasıdır. Birisi sizi yemeğe davet etse, oraya sadece karnınızı doyurmak için giderseniz, hiç sevap alamazsınız, kaybedersiniz. Fakat mü'min kardeşimin davetine icabet etmek sünnet diye niyet ederseniz, sevap kazanırsınız" buyuruyor. Onu sevindirmek için ve onun ikram ettiği helal rızkları yeyip Rabbime ibadet edeceğim... gibi başka niyetlerde olursa, her niyet için ayrı sevab kazanılır. Velhasıl bütün bunlar, hep niyete bağlıdır. Mü'minin bütün hayatındaki kayıp veya zarar, niyetli olmak veya niyetsiz olmağa bağlıdır. Yemek veren, niçin verdiğinin hesabını verecektir. Bütün insanları perişan eden, helak eden, iki şey; servet ve şöhrettir. Yapılan herhangibir iş, şöhret için olursa, büyük felakettir. Ya rabbi, Senin dinine ve senin kullarına hizmet etmek için diye niyet edilirse seadettir.
 
Helal lokma, helal rızık, hem kalbe hem bedene şifa verir. Hediye ise mutlak şifadır. Hatta hadis-i şerif var: Cenab-ı Peygamber aleyhissalatü vesselam buyuruyor ki; Hediyeleşin, birbirinize karşı olan sevginiz artar. Sevgi o kadar mühimdir ki, bu kainatın yaratılmasına sevgi sebep olmuştur. Eğer Allahü teala Cenab-ı Peygamberi aleyhissalatü vesselam sevmeseydi, Ona Habibim demeseydi bu kainatı yaratmazdı. Ey habibim, sen olmasaydın hiçbirşeyi yaratmazdım buyuruyor. Abdülhakim efendi hazretleri buyuruyorlar ki; Bütün peygamberler Allahü tealaya aşıktır, Allahü teala da Peygamberimize aşıktır. Sevgide akıl durur. Cenab-ı Peygamberi kıranlar, Onu üzenler, nasıl hesap verebilecekler? Halbuki Allahü teala cennetini nasip edeceği bütün kullarının cennete girmesi için, tek kapıyı açık bırakmıştır: O da hazreti Peygamberin aleyhissalatü vesselam kalbidir. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, Onu razı etmeyen, cennete giremez. Onun vârisleri var, vârislerinin de kalbine dikkat etmek lazımdır ki, kalbden kalbe muhabbet yolu vardır. O'nları inciten, Peygamber efendimizi incitir. Peygamber efendimizin vârisi olan büyüklerin hayatı, üç cümle ile özetlenebilir: "Okumak, okutmak, tatbik etmek". Yâni öğrenmek, öğretmek, ve öğrendiğini uygulamak. Birde; talebelerine herzaman nasihat olarak buyurmuşlar ki: "Birlik ve beraberliğinizi koruyun, birbirinizi sevin, fitneden sakının". Fitne, dedikodu, gıybet her zaman bölünmelere, parçalanmalara sebep olur, hiçbir zaman faydalı olmamıştır. Hattâ, gıybet edene sus diyen yüz şehit sevabı alır buyuruluyor. Hattâ büyükler buyuruyor ki; "Zayıf karakterli insanlar, bu zaaflarını gidermek için, güçlü insanların arasını açmak isterler, birinden diğerine laf taşırlar. Siz onlara kıymet vermeyin ve onları dinlemeyin".
 
Yusuf-i Hemedani hazretleri senede bir ay Bağdata gelip vaaz edermiş. (Seyyid Fehim hazretleri de senede bir ay Vana gelip Şabaniye camiinde vaaz verir ve gidermiş). Bu vaazı dinlemeye üç arkadaş geliyor. Birisi kalbinden diyor ki; "Ya Rabbi bu ne bahtiyarlık bu ne saadet.. Bir Allah adamı bu memlekete gelmiş bize nasihat verecek, vaaz verecek. Biz ne kadar şanslı insanlarız" diyor. Birisi de diyor ki; "Bu hocalar para kazanmak için, şöhret kazanmak için kendi köylerinden kalkıp buraya geliyorlar. Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek, rezil olacak" diyor. Kalbinden kesinlikle reddediyor. Üçüncüsü de diyor ki; Madem gelmiş arkadaşlarım inşallah istifade eder ama burada hoca mı yok? Buradakiler de zaten bu halka yetiyorlar. "Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?" diyor. Biri tam teslim biri tam red, biri de ortada. Yusuf-i Hamedani hazretleri bakıyor, birinciye diyor ki; "Ey Abdülkâdir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâ'yı ve Resûlünü râzı ettin. Ben senin Bağdâdda bir kürsüde oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını ve; Benim ayağım, bütün evliyânın boyunları üzerindedir dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyâyı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş hâlde olduklarını görüyor gibiyim, sen o kadar büyük bir evliya olacaksın ki senin asrında senden daha büyük bir evliya olmayacak. Senin ayakların bütün o evliyaların omuzlarının üstünde olacak" buyuruyor. İkincisine geliyor, ona bakarak diyor ki; "Yazıklar olsun sana, ey İbn-üs-Sakkâ! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim suâl soracaksın ha! Senin sormak istediğin suâl şudur. Cevabı da şöyledir. Ben anlıyorum ki, senden küfür kokusu geliyor, sen mürted olacaksın. Hem büyük alim olacaksın hem dinsiz olacaksın, mürted olacaksın" diyor. İbnüssakka, dicle nehrinin kenarında bir taşın üzerine oturur, Allah'ın var ve bir olduğunu üçyüz delil ile ispat edermiş. O kadar büyük alim olmuş. Sonra İstanbul'a gitmiş. Orada kötü insanlarla beraber olmuş ve İslamiyetden ayrılmış. Onun için mürted deniyor. Bu kadar çok ilmi onu kurtaramamış. İbnüssakka ihlassızlığı yüzünden, Allah adamlarına karşı edepsizliği ve buğzu yüzünden, kibiri yüzünden helak olmuş. Allahü teala ondan her şeyi almış, imanı almış, böyle helak etmiş. Allah adamlarına karşı olanlar paramparça olur. Üçüncüsüne diyor ki, "Sen de bana bir suâl soracaksın ve bakacaksın ki, ben o suâlin cevabını nasıl vereceğim. Senin sormaya niyet ettiğin suâl şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riâyet etmediğin için, ömrün hüzün ile geçecek, sen dindar olmazsın, dinsiz de olmazsın. Zengin de olmazsın, fakir de olmazsın. sürünüp gidersin" buyurmuş.. Hakîkaten Abdülkâdir-i Geylânî "kuddise sirruh" hazretleri, zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetişti. Zamânında bulunan Evliyânın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makâmlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zâtlardan herkes gelerek, mübârek sohbetlerinden istifâde ederlerdi. Zamânında bulunan bütün Evliyâ, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında hürmette kusûr etmezler idi. Bunlar meydâna çıktıkça, Hâce Yûsuf-i Hemedânî hazretlerinin senelerce önce kerâmet olarak haber verdiği hâller anlaşılmış oldu.
 
İhlas elde etmenin, ihlası düzeltmenin bir tek yolu vardır; O' da sohbettir. Sohbet demek, illa bir şeyler dinlemek, bir şeyler öğrenmek demek değildir. Sohbet; beraber olmak demektir. Sohbetin esası kâlb ilmidir, beyin ilmi değildir. Bilgi akıtmak değil, feyz akıtmaktır. Feyz, kalpten kalbe intikal eder. Konuşmakla değil, sevgi ve muhabbetle akar. Büyüklerin, Allah adamlarının isimleri anıldığı için hem rahmet yağar, hem de kalpten kalbe feyz akar. İki müslüman bir araya gelse, muhakkak kalpten kalbe feyz akar. Dolayısıyla, ihlasın kaynağı, ihlaslılarla beraber olmaktadır. İhlaslı olmak demek; Konuşmasında, oturmasında, yemesinde, içmesinde, herhangi bir dünyevi menfaati olmamak demektir. Her işi Allahü tealanın rızası için yapmaktır. Ufak bir dünya menfaati varsa, ufak bir egoizm varsa, zemzeme necaset damlatmak gibi olur.
 
Dünya ve ahiretde huzur ve saadet isteyen Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi vesellem) sevmeli, O'nun sevdiklerini sevip, sevmediklerini sevmemeli, O'na uymalı ve O'nun ve eshabının yolundan gitmelidir. O'nun vârislerinin de kıymetini iyi bilmelidir.
 
Allahü tealaya emanet olunuz efendim.
 
Huzurpınarı ailesinin muhterem üyelerinin Cuma gününü tebrik eder,
müstecâb dualarınızı istirham ederiz efendim.

ali zeki osmanağaoğlu

İSTATİSTİKLER

Bugün:1,019
Dün:1,263
Bu Ay:31,369
Toplam:13,586,170
Online Ziyaretçiler:2
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842