Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Açık kitap gibi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ hepimizi büyüklerin edebiyle edeblendirsin! Şah-ı Nakşibend hazretleri,(Hiçbir edebsiz, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz) buyuruyor. Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti) buyuruyor. Hazret-i Âişe validemize, Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda, (Onun ahlakı, Kur'an-ı kerim ahlâkıdır)buyurmuştur. Yani onun hayatı, sözleri Kur'an-ı kerimin tefsiridir, açıklamasıdır. Her hareketi Rabbimizin rızasına uygundu. O halde Peygamber efendimiz, her hareketiyle, her sözüyle, dinimizin emrini bildiren açık bir kitap gibiydi. İşte onun vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimleri de, ona tam tâbi oldukları için kâmil birer mürşid olmuşlardır.

Din doğru olarak, ancak bir mürşid-i kâmilin sohbetiyle veya böyle bir zatın kitabını okuyarak öğrenilir, çünkü mürşid-i kâmiller de birer açık kitap gibidir. Mürşid görünen sahteleri ise bozuk kitap gibidir, insanı felakete götürür. Bütün muteber din kitapları, İslamiyet'i öğrenmek içindir. Peki Eshab-ı kiram dinlerini öğrenmek için kitap mı okudular? Onların buna ihtiyacı yoktu. Açık kitap yani Peygamber efendimiz önlerindeydi. Öyle bir kitap ki, yanlarında bulunanlar, hem görerek dinlerini öğreniyor, hem de tasavvuf bakımından ilerliyor, yani Resulullah'ın kalbinden çıkan nurlara, feyzlere kavuşuyorlardı. 

Peygamber efendimiz, (Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız, kurtulursunuz. Eshabımı seven, beni sevdiği için sever, onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur) buyuruyor. Din büyüklerimiz de buyuruyor ki: 
(İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat'ını okumayan, Eshab-ı kiramın büyüklüğünü anlayamaz. Onların büyüklüğünü anlayamayan da, Peygamber efendimizin büyüklüğünü anlayamaz.) 

İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda buyuruyor ki: 
Hiçbir şey sohbet gibi faydalı değildir. Resulullahın Eshabı, sohbetle başkalarından, hatta Veysel Karani'den daha üstün oldular. Halbuki Veysel Karani, son dereceye yükselmiş ve sohbetten başka bütün üstünlüklere sahip, büyük evliya bir zattı. Bunun için, Hazret-i Muaviye'nin yanılması, Resulullah'ın sohbeti bereketiyle, başka evliyanın doğru işlerinden daha hayırlı oldu. Çünkü bu büyüklerin imanları, Resulullahı görmekle, melekle birlikte bulunmakla, vahyi ve mucizeleri görmekle, görerek inanmak oldu. Bu saydığımız üstünlükler, bütün başka üstünlüklerin temelidir, kaynağıdır. Eshab-ı kiramdan başkası bunlara kavuşamamıştır. (1/120)

 
Acımayana acınmaz!
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Veren aziz olur. İnsanın imanı kemâle erdikçe, vermesi çoğalır. Hiçbir cimri, Allah dostu olamaz. Bu dostluğun yolu cömertlikten geçer. Cömertlik de, öyle lafla olmaz. Çok parası olanın, Allah için verirken, sayarak, ölçerek, biçerek vermesi cömertlik sayılmaz. 

Büyük bir zatın talebesi, bir camide akşam namazını kılar. Orada garip birisinin, namazını kılıp dua ettiğini görür. Onun hâli dikkatini çeker, yanına yaklaşır, selam verir. Bir ihtiyacı olup olmadığını sorar. Garip kişi, (İhtiyacım yok) der gibi bir işaret yapar. Ama görünüşü çok perişan olduğu için, o talebe, (Belli ki bu, hâlini söylemeyen cinsten) diye düşünür ve ısrar eder, (Lütfen söyleyin, bir yardımımız dokunabilir mi?) der. O kişi, talebenin samimiyetle sorduğunu görünce, (Bir ekmek parası varsa iyi olur) der. Talebenin ciğeri sızlar, cebindeki paraların hepsini çıkarıp, hiç saymadan ona verir.

Evine vapurla gidebilmek için bilet almaya gider, ama cebinde bir kuruş kalmamıştır. Ne yapacağını şaşırır, Allahü teâlâya tevekkül ederek gemiye biner. Biletçiye, (Bugün bilet alamadım. Söz, yarın iki bilet vereceğim. Bana izin ver de geçeyim) der. Biletçi de, (Estağfirullah kardeşim, ben seni tanıyorum, geç bakalım) der. Ertesi gün iki bilet getirip verir.

Allahü teâlâ, kendisine sığınana bir çıkış kapısı açar. Yeter ki o şefkat, o merhamet içimizi yaksın! Çünkü Peygamber efendimiz, (Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz) buyuruyor. Biz acırsak, bize de acırlar. Şimdi bu merhamet azaldı. İnsanlar birbirinden kaçar hâle geldi.

İnsan, iyilik gördüğü kimseye, elde olmadan muhabbet besler. Onun için dinimiz diyor ki:
Kötü kimselerin bize iyilik etmesine fırsat vermemeli, çünkü ister istemez kalb onlara meyledebilir. Kâfire muhabbet, Allah korusun, küfre kadar götürür. Onun için Peygamber efendimiz, (Yâ Rabbi, kötülerin, bana iyilik etmesini nasip etme!) diye dua ederdi. Salihlerle birlikte olmaya çalışmalıdır.

Tabiînin en büyüklerinden Hasan-ı Basri hazretleri, bir gün talebelerine buyurur ki:
Eğer siz, Eshab-ı kiramı görseydiniz, onları mecnun zanneder, bunlar deli derdiniz. Eğer onlar sizin iyilerinizi görseydi (Bunlar, hayırdan nasipsiz kimseler) derlerdi. Kötüleriniz için de, (Bunlar Müslüman mı? Müslümansa ne biçim Müslüman?) derlerdi.

O hâlde kendimize, (Bunlar ne biçim Müslüman) dedirtmemeliyiz. 

Paranın gittiği yerden geldiği yer belli olur! 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Çok zengin biri camiye gider. Yanına da tesadüfen fakir ve garip birisi namaza durur. Aslında o bir Allah adamıdır. Namazdan sonra bu fakir, duasında, yemeklerin isimlerini de sayarak, (Yâ Rabbi, acıktım, bana şu yemekleri gönder!) der. Zengin, bunu işitince, kendisine duyurmak için böyle dua ettiğini zannedip ona, (Kardeşim, ne diye böyle dolaylı yoldan söylüyorsun, açıktan isteseydin verirdim) der. Fakir, (Ben Rabbimden istedim, sen de kimsin?) der ve bir kenara çekilir, uyumaya başlar. Az sonra birisi, elinde tepsiyle gelir. Fakiri uyandırıp, (Efendim, yemekleriniz geldi. Ben dışarıda bekliyorum, yemekten artan olursa alacağım) der. Tepside fakirin duada istediği yemeklerin aynısı var. Zengin şaşırır. Merakla dışarı çıkıp yemeği getirene der ki:

- Sen kimsin, bu fakir kim, bununla ne ilgin var?

- Ben hamalım. Bugün yükünü taşıdığım zengin, on lira yerine, yüz lira ihsan etti. Eve çokça erzak alıp götürdüm. Hanım yemekleri yaptıktan sonra, bir kenarda uyuya kalmış. Rüyasında Peygamber efendimiz ona, (Bu yemekleri, şu camide bir Allah dostu var. Ona gönder, ondan arta kalanını yerseniz, çok bereketini görürsünüz. Bunu yaparsanız, Cennete gireceğinize kefil olurum) buyurmuş. Hanım da, (Baş üstüne Yâ Resulallah) demiş. Uyanınca durumu bildirdi. Ben de yemekleri getirdim. O zenginin parası, ne hayırlıymış ki, o parayla bu nimet bana nasip oldu.

- O sana yüz lira verdi, ben beş yüz vereyim, o sevabın bir kısmını bana ver!

- Cenab-ı Peygamber, Cennete girmeme kefil oluyor, sen beş yüz lirayla bunu elimden mi alacaksın? Dünyayı versen kabul etmem.

İmam-ı a’zam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur)buyuruyor. Birinci zenginin parası hayırsızdı, hayırlı işe nasip olmadı. Ama ikinci zenginin parası hayırlıydı, Allahü teâlâ ona bu hayırlı işi yaptırdı. Hem kendisi, hem hamal, hem de hanımı kurtuldu. Peygamber efendimiz, (Hayra vesile olan, hayır işlendikçe sevab kazanır, şerre alet olan, o şer yapıldıkça kendisine günah yazılır) buyuruyor. Kendi paramızla, kendimizi Cehenneme atmak olacak şey mi?

Demek ki marifet, çok kazanmak değil, helâlinden kazanıp, helâl yere sarf etmektir. Harcamak, kazanmaktan daha önemlidir. O hâlde parayı, âhiretimizi kazanacak şekilde harcamalıyız.
Acınacak mahlûk kimdir?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hayırlı insan, hayırlı işlere vesile olur. Hayırlı yerlerde, mesela mescidlerde namaz için, nikâh için bir araya gelinmesine sebep olur. Eğer hayırlı olmasaydı, kim bilir hangi barda, hangi sazda olacaktı. Bu yüzden, insanın kaderi, icraatıdır, yani yaptığı iştir. Ne yapıyorsa, alınyazısının gereğini yerine getiriyor. Alınyazısı neyse, insan onu yapar. Kötü işler yapıp da, suçu alınyazısına bulmak da yanlıştır. Çünkü kötülüğü kendi iradesiyle işliyor.

Hayırlı insanın alın yazısı mescidlerdir, dua alınacak yerlerdir. Karşıya geçmek için, köprü vardır, Cennete gitmek için de, dünyada bir köprü vardır, o da mescidlerdir. Ne mutlu, işlerini mescidlerde halledenlere! O ne talihsiz kişidir ki, sokak köşelerinde gayrimeşru işlere bulaşır. Çok yazık! Bakıyoruz da, (Yâ Rabbi bu nasıl yanacak?) diyoruz. İçimiz sızlıyor. Şu anda böylelerine kızacak zaman değil, onlara acıyacak zamandır. Niye? Köre kızılır mı? Kör görmüyor. Rehbersiz, yardımcısız gidince, ya bir araba ona çarpar, ya o bir yere çarpar veya bir çukura düşer. Kalbi kör olan, yani imansız da, eğer o hâliyle âhirete giderse, Cehennem çukuruna düşer.

Bize, (Siz deli misiniz? Bu hizmetlerden bir menfaatiniz yok. Hayatınız, sıhhatiniz bu yolda mahvolmuş. Derdiniz nedir?) deseler, (Adam yanacak) deriz. Bir kimse ateşe giderken, Müslüman nasıl keyif sürer, nasıl zevkine bakar? Mümkün değil! Bu emr-i maruf ateşini içinde, taşımayanların imanı kâmil değildir. Çünkü dinimiz baştan aşağı merhamet, acımak dinidir. İnsan acınacak mahlûktur. Hayvanlar toprak olup gidecek. Fakat insan öyle değil. Hesaba çekilecek. Dünyada yaptıklarının hesabını verecek. İyilikleri onu sevindirecek, kötülükleri ise perişan ve rezil edecektir.

İnsanın yaptığı pislikleri, bir çöpçü, bir bekçi görse, kafasına sopayı indirir. (Vay utanmaz adam, sen bunları nasıl yaptın?) der. Hâlbuki Allahü teâlâ devamlı görüyor. Ona buna yaranmak için uğraşırız da, niye Rabbimize yaranmak için çalışmayız? En kıymetli bir dostumuz olsa, nihayet bizi günde birkaç kere görür. Ama Allah, her an, her yerde görüyor ve biliyor. Yapılan her şeyi Hafaza melekleri kayda alıyor, kameraya çekiyor. Demek ki, önce Allah’a vereceğimiz hesabı düşünmeliyiz.

Eden kendine eder

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder. O hâlde hep iyilik etmeli. Yaratılış itibarıyla, insan kendine düşkündür. Fakat nefsine, şeytana uyduğu için, maalesef kendine kötülük eder. Bari kalan şu ömrü, kendimize iyilik etmekle geçirmeye çalışalım. Peki, kendimize nasıl iyilik edilir? Başkasına iyilik etmekle. Yani başkasına ne kadar çok iyilik edersek, o kadar kendimize iyilik etmiş oluruz. Bir zat anlatır:
Bugün bu noktaya gelmemiz, hep başkasına iyilik etmekle olmuştur. Anneme çok iyilik ettim. Annem vefat edene kadar, bir gün olsun elini öpmeden dışarı çıkmadım, hattâ (Annesinin ayağının altını öpen, Cennetin eşiğini öper)hadis-i şerifine uymak için, ayağını da öptüm. Annem, (Ne yapıyorsun?) dedi. (İçimden geldi. Cennetin kapısının dibini öpmek için senin ayağının altını öptüm) dedim. (İnşallah sen de evladından öyle görürsün) dedi. Seneler sonra, bir gün eve geldim, uzanıp biraz dinleniyordum. Oğlum çok küçüktü o zaman, çocuk yürüyüp geldi, şap diye ayağımın altını öptü. (Ne yapıyorsun?) dedim. (İçimden öyle geldi) dedi. Hemen (Annem bunu bana haber vermişti) diye düşündüm.

İşte böyle, eden kendine eder. Bir musibete maruz kalınca, hemen karşımızdakine kızarız. (Filan niye böyle yaptı?) deriz. Hâlbuki kabahatli biziz, hata bizdedir. (Hata bende) diyen dünyanın en mutlu insanı olur. Ama (Kabahat onda, ben haklıyım, o haksız) diyen, hep üzüntü ve sıkıntı içinde yaşar. O hâlde ferahlamak, huzurlu olmak, başkalarının huzurunu temin etmekten geçer. Daha çok neşeli olmak isteyen, herkese iyilik etmeli. Kendimize iyilik etmek de zaten budur.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Bir lokantacı, para kazanmak niyetiyle de olsa, Allah’ın kullarına yemek yedirse, yine sevab kazanır)buyurmuştur. Çünkü Rabbimizin en çok sevdiği amellerden biri de, Onun kullarına hizmettir. Allahü teâlânın mahlûklarına karşı merhametli ve şefkatli olan, daima merhamet ve şefkatle karşılanır. Bu yüzden, Cenab-ı Hakk'ın rızasını, sevgisini kazanmanın en kestirme yolu, Onun kullarına iyilik etmek ve onların dualarını almaktır.
Affından şüphe etmemeli
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Günah olan işlerde niyete bakılmaz. İyi niyetle de yapılsa, günah günahtır. Ama iyi işlerde niyetin önemi büyüktür. Yani her iyilik için, muhakkak sevab alınacak diye bir şey yoktur. Çünkü iyiliğin kabul olup olmadığını bilemeyiz. İhlâsla yapılmamışsa sevab alınmaz. Hangi iş olursa olsun, mutlaka Allah’ın rızasını düşünmeli. Razı olacağına emin olduğumuz işleri yapmalı. 

Nasr suresi, çok büyük müjdedir. Bu sûrede, (Allah’a tevbe, istiğfar eden, Onu mutlaka affedici bulur) buyuruluyor. Ölünceye kadar tevbeyi terk etmemeli. Acaba affedildim mi diye şüphe de etmemeli. Çünkü şüphe eden, Rabbimize suizan etmiş olur. Allahü teâlâ affedeceğini, (İnnehü=Mutlaka) diye kesin bildiriyor. Unutmamalı, Allah verdiği sözden dönmez. 

Bir insanın cebinde veya evinde çok kıymetli cevher olsa, aman hırsız çalmasın veya kaybolmasın diye 24 saat onu düşünür. Bundan daha çok hassasiyeti iman için göstermeli. Ölüm var, âhiret var. Cennet var, Cehennem var. Üçüncü bir yer yok. Siyahla beyaz var, gri yoktur. Yani ya iman ya küfür. Ya Cennet, ya Cehennem... 

Seni hep gören var
Suç işleyen bir genci, zaptiyeler yakalayıp kırbaçla dövmeye başlarlar, ancak gençten hiç ses çıkmaz. Zaptiyeler, (Çok yorulduk, biraz ara verelim, sonra devam ederiz) derler. Kalabalığın içinde olan Bişr-i Hafi hazretleri gencin yanına gidip der ki:

- Bu kadar dayak yiyorsun, sesin hiç çıkmıyor. Acımıyor mu yoksa?

- Acımaz olur mu efendim? Delirecek gibi oluyorum.

- Peki, niye sesin çıkmıyor? 

- Efendim, kalabalığın arasında sevdiğim kız var, şu an bana bakıyor, o beni görürken, erkekliğe leke süremem, ufak bir ses çıkaramam. 

- Peki, Allahü teâlâ seni görmüyor mu? O sana bu kızdan daha sevgili değil mi?

Evliya zattan bu sözü duyan gençte, âni bir değişme olur:

- Evet, efendim. Kızdan vazgeçtim, bundan sonra Rabbimin rızası için çalışacağım.

Zaptiyeler de, dövmeyi bırakırlar. Genç, Allah demenin mükâfatını hemen görür. Sözünde de durup, ilim tahsili yapar, Evliya bir zat olur. Büyüklerin sözünde Rabbanî tesir vardır. Onun için, bu büyükleri tanımak büyük saadettir.
Ahiret için kanaat olmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünya için kanaat olur, ahiret için kanaat olmaz. Dünya için tevekkül olur, ahiret için tevekkül olmaz. Herkes kıyamette pişmanlık duyacaktır. Dünyada pişmanlık nimettir; fakat kıyamette pişmanlık felakettir.

İnsanlara hizmet etmek, insanlara faydalı olmak için, dinimizi doğru anlatmak gerekir. İslamiyet insanların hem dünyada rahat olmasını sağlar, hem de ahirette Cehennemden korur. Zaten mutluluk da budur. Dünyada insan rahat yaşamak ister, bu da dinimize uymakla olur. İnsan ahirette Cennete gitmek ister, bu da iman edip, ibadet yapmakla olur. O halde insanlara yapılacak en büyük iyilik, dinimizi doğru anlatmaktır.

İnsanın, maddi gıdasının temiz olması gerektiği gibi, manevi gıdasının da temiz olması, yani dinini doğru olarak öğrenmesi gerekir.

Yarın ahirette hiç kimse, (Benim bundan haberim yoktu) diyemez. Bu din asırlardır anlatılıp kitaplara yazılmış, eksik bir şey bırakılmamıştır. Onun için akıllıca hareket edip, hesabımız görülmeden önce hesabımızı görelim. Evliya zatlar, sadece yaptıklarının değil, düşündüklerinin bile hesabını yapmışlardır.

Büyük zatlardan birisi, bir gün kabristandan geçerken, yeşil sarıklı, yeşil cübbeli mübarek bir zatın kabrin başında beklediğini görür. Hemen yanına giderek selam verip sorar:

— Dünya ehlinden misin, ahiret ehlinden misin?

— Ahiret ehlindenim.

— Hayırdır inşallah?

— Cenâb-ı Allah, (O kuluma git, sorduğuna cevap ver) buyurduğu için buradayım. Şimdi bana bir sual sor; ama sadece bir sual soracaksın.

— Herhalde Cennettesin. O zaman soruyorum, bu nimete neyle kavuştun?

— Allahü teâlâ bana üç şeyle Cenneti nasip etti:

1- Ben, Rabbimin sevdiğini sevdim, sevmediğini sevmedim. Kim dinimi yani Müslümanlığı sevdiyse onu çok sevdim. Kim dinime yan gözle baktıysa ondan uzaklaştım, nefret ettim.

2- Rabbimin emir ve yasaklarına elimden geldiği kadar uymaya riayet ettim, ne emrettiyse yapmaya çalıştım.

3- Saçım, sakalım Onun yolunda ağardı. Rabbim, kusurlarımı, bu sakalımın, saçımın beyazlığı sebebiyle affetti.

Mübarek zat bunları söyleyip gözden kaybolur.


Dağıttıkların bizim oldu! 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, Aişe validemize, (Ya Aişe kurbanın etini ne yaptın?)diye sorunca, (Ya Resulallah, iki kolu kendimize bıraktım, diğerlerini, fakirlere dağıttım) dedi. (Demek ki, iki kol hariç hepsi bize kaldı, yani asıl o dağıttıkların bizim oldu) buyurdu. Demek ki, verilenlerin sevabı daha çok oluyor.

Çok varlıklı olmak, çok zengin olmak, her zaman ve her yerde iyiye alamet olmayabilir. Eğer dinimizin emir ve yasaklarına ihlâsla sarılırsak, o mal ve mülk insanı Cennete götürür. Hazret-i Osman’ın sorgusuz sualsiz, hesap görmedenCennete girmesine, malını ve mülkünü Allah yolunda hesap yapmadan vermesi sebep olmuştur. Allah için çok verdi, her şeyi kazandı.

Büyük zatların yolunda olan bir kimse vefat edince, büyükler onu hoş geldin diye karşılar. Nasıl ki insan, gurbetteyken, orada bir dost onu hoş geldin diye karşılayınca, insan sevinçten ne yapacağını şaşırırsa, vefat edince de, mesela İmam-ı Rabbani hazretleri bizi orada hoş geldin diye karşılarsa ne hoş olur, dünyalar bizim olur! Bu nimete, bu hitaba kavuşmak için, insan o büyükleri çok anmalı, kitaplarını severek çok okumalı.

Dünya sevgisini kalbden çıkarmak, kalbden dünya sevgisini çıkaranlarla beraber olmak yani o büyük evliya zatları sevmek ve onlara tâbi olmakla mümkündür ancak.

En zor iş İslamiyet’e hizmet etmektir; çünkü Allahü teâlâ en zor işi, en güvendiğine, en çok sevdiklerine, yani Peygamberlere ve vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimlerine vermiştir.

Dünyadayken Allahü teâlânın dinine doğru olarak hizmet edenler, Allahü teâlânın kullarının müşküllerini halledenler, mahşerde, tahtlar üzerinde, kürsülerde, gölgelerde oturacaklar. Allahü teâlâ onlarla mekândan münezzeh olarak konuşacaktır. Onlar için ne hesap var, ne de azap...

Allah’ın dinini, Onun kullarına öğretmeye giderken basılan yere, melekler kanatlarını serer. Birkaç Müslümanın Allah için toplanıp sohbet ettiği yere gökteki melekler imrenir. Hizmet ettiği yerlere ise, bütün mahlûkat imrenir.

Bir topluluk içinde Allahü teâlâ, en çok, o topluluğa hizmet edeni sever. Dünyalarına hizmet etmek de kıymetli; ama ahiretlerine hizmet etmek, yani dinlerini doğru olarak öğrenmelerine vesile olmak daha kıymetlidir.

Çalışmak, sebeplere yapışmak dinimizin emridir. Biz emri yerine getirip, sebeplere yapışalım. Ondan sonrası Allahü teâlâya kalmıştır. Dilerse ihsan eder, dilerse ihsan etmez. Neticeyi Allahü teâlâdan değil de, sebeplerden bilmek küfürdür. Kulun işi emre uymak ve sebebe yapışmaktır, takdir Allahü teâlânındır.
Ahirette bizi kurtaracak iş
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan, ya nefsi yani kendisi için veya Allah için yaşar. Nefsi için yaşıyorsa felakettir. Çünkü nefis denilen şey, Allah’ın düşmanıdır. Bizi yediren, içiren, besleyen yüce Rabbimizi bırakıp da nefsimiz için yaşarsak, sonumuz felaket olur. Hubb-i fillah ve buğz-i fillah bu dinin esasıdır.Hubb-i fillah dururken gidip de hubb-i nefs yapanı, yani Allah'ın düşmanı olan nefsini sevgili kabul edeni, Cenab-ı Hak nefsiyle baş başa bırakır, sonunda da Cehenneme atar.

Dünyada insanın nefsinden daha ahmak hiçbir mahlûk yaratılmamıştır. Çünkü nefsin her istediği kendi aleyhinedir, yani ateştir. Hem dünyada, hem âhirette dost, ancak Allah için olandır. Menfaat için olan dostlukların sonu mutlaka hüsrandır. Âhirette, bizi kurtaracak olan, ancak Allah için sevgidir.

Kıyamet kopar, terazi kurulur, herkesin hesabı görülürken, bir Müslümanın günahları ve sevabları tartılır, ama hikmet-i ilahi, tam eşit gelir. Melekler, (Yâ Rabbi, buna ne yapacağız?) derler. Allahü teâlâ, (Gitsin, akrabalarından bir sevab alsın, teraziye koyun, Cennete gitsin!) buyurur. Melekler, (Git, akrabalarından bir sevab al gel!) deyince, hemen sevinçle, anne, baba, kardeş, evlat, amca gibi akrabalarına gider. Çok az bir sevab lazım olduğu için pek ümitlidir. Durumu anlatır, (Çok küçük bir sevab verirseniz kurtulacağım) der, hepsine teker teker yalvarır, ancak zerre kadar sevab veren çıkmaz. Hepsi de, (Biz kendi durumumuzdan korkuyoruz) derler. O Müslüman, şaşkın, üzgün, boynu bükük gelir, (Bulamadım) der. Melekler durumu arz edince, Allahü teâlâ,(Dünyadayken onun din kardeşleri de vardı. Gitsin, bir de onlardan istesin!) buyurur. Melekler, (Git, bir din kardeşinden al gel!) deyince, gider bir arkadaşını bulur, (Vaziyetim kötü, çok az bir sevab verirsen kurtulacağım) diye durumunu anlatır. O Müslüman da, (Çok az da ne demek, al, hepsi senin olsun) der. Müslüman hemen sevinerek gelir, sevabları verir ve cennetlik olur. Melekler merak ederler, (Yâ Rabbi, buna sevablarının hepsini hediye eden Müslümanın hâli ne olacak? Bunun hiç sevabı kalmadı) derler. Allahü teâlâ, (Ben o sevgili kulumdan daha cömerdim, ona da hiç hesap sormayın! Kol kola Cennetime girsinler) buyurur.

İşte din kardeşi budur. Onun için dünyadayken ihlaslı, cömert, samimi, birkaç tane de olsa, böyle din kardeşimizin olmasına çalışmalıyız.

Sevgi, Allah için olur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bağdat’ta zengin bir tüccarın elli işçisi varmış. Bu tüccar, mübarek bir zatın cömertliğini, iyiliklerini, talebelerinin ve dergâhta hizmetli işçilerinin onu çok sevdiğini duyar. (O zatı yanında olanlar nasıl seviyorsa, ben de kendimi bu işçilerime sevdireceğim, onlara çok para vereceğim, her çeşit yardımı yapacağım) der. Onlara bol maaş, bol yemek verir, onlarla hoş sohbetler yapar, ancak ne yaptıysa, yine hiç kimse onu sevmez. 

Bunun üzerine, mübarek zatın o şehirdeki bir talebesine gider ve (Arkadaş, senin hocanın yaptığından da fazlasını yaptım. Ama beni kimse sevmiyor, arkamı dönüyorum, kimse yok. Bu zatın ne özelliği var? Yani bu zat benim verdiğimden daha fazla ne veriyor ki, siz onu deli gibi seviyorsunuz? Ben bu kadar iyilik ediyor, çok şey veriyorum, bugün yüzüme bakıyorlar, yarın yine arkalarını dönüp gidiyorlar. Hâlbuki siz uzakta da onu hep iyilikle anlatıyorsunuz. Bunu çok merak ettim) der. O talebe de, (Efendim, hocama gittiğim zaman bunu anlatır, verdikleri cevabı size söylerim) der. Hocasına gelip durumu anlatınca, hocası buyurur ki:

(Kardeşim, Allah için olan bir işte sevgi olur. Dünya için olan işte sevgi olmaz. O tüccar, dünya için onları besliyor. Dünya için iş yapıyor ve bundan sevgi bekliyor. Sevgi Allah için olur. Dünyanın tabiatında sevgi yoktur. Allahü teâlâ dünyayı yarattığı günden beri, bir defa olsun dünyaya rahmet nazarıyla bakmamıştır. Çünkü dünya, nefs ve şeytanın azmasına yardımcı olmaktadır. İnsanın dünyalığı arttıkça, nefsi kuvvetlenir, gururu, kibri artar, şeytan onu azdırır. 

İnsanlar da âhireti bırakmışlar, hep dünyalığı arttırmak için gece gündüz çalışıyorlar. Hâlbuki sıkıntıyı, üzüntüyü, sevgisizliği arttırıyorlar. İki sevgi bir kalbde birleşmez. Bir insanın kalbinde dünya sevgisi varsa, o insanda Allah sevgisi olamaz. Sevimsizleşir. Hem ailesi, hem çocuğu, hem birlikte bulunduğu insanların nazarında daima sevgisizdir. 

O tüccar, bir menfaat karşılığı kendisini sevdirmek için uğraşıyor. Ben ise hiç böyle bir şey düşünmeden, sırf Allah için seviyorum. Tabiî sevgi Allah için olunca, bunun sonu, sınırı yok. Dolayısıyla sevginin esası zaten budur. Bu sevgi insan için o kadar faydalı ki, Peygamber efendimiz, (Dünyada Allah için birbirini seven, Cennette de beraber olur) buyuruyor. Benim arzum, beni sevenlerle, benim sevdiklerimle, dünyada da, ahirette de beraber olmaktır.)
Âhirette en önemli sual
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âhirette sorulacak en önemli sual şudur: (Kulum, bunu ne maksatla yaptın?)
Bu sualin iki türlü cevabı vardır: Ya Allah rızası için veya nefsimiz için. Allah rızası için yapan kurtulur, nefsinin menfaati için yapan yanar. (İhlâssız amel, yani Allah rızası için olmayan ibadetler, hizmetler, işler, içi boş çekirdeğe benzer) buyurulmuştur. Bu çekirdek ekilse, içi boş olduğu için çimlenemez, ağaç olamaz, meyve veremez. Bu çekirdeği yemek istesek, içi boştur, yenmez. Boş çekirdeği ateşe veya çöpe atarlar.

Sonsuz hayat için Allah rızasını bırakıp da, üç günlük dünya için başkalarından bir aferin almak maksadıyla çalışmak çok yanlıştır. Bu kısa hayat, çok uzun da olsa sonu vardır, sonsuz hayatın yanında hiç kıymeti yoktur.

Bir Ehl-i sünnet âlimi buyuruyor ki:
Din için yapılan hizmetler, Cennetten dünyaya inen sofradır. Bunun sahibi kimse olamaz. Kim eğer bunu sahiplenmeye kalkarsa, yanar gider. Maddî olsun, manevî olsun, kavuşulan bir nimetin zerresini şahsından bilen yanar. Hepsi Allah’ın izniyle, büyüklerin bereketiyledir. Çünkü biz bu yoldan habersizdik, başka bir yoldaydık. O mübarek zatlar, bizi o yoldan aldı, bu yola koydular. O hâlde bu yola girdikten sonra, bu yolda yapılan her hizmet, her nimet, o mübarek zatlara aittir. Onlara ait olan bu yolda, insan kendi menfaati için ne düşünebilir? Sadece o yoldan kaymamaya, o yolda yaşamaya dikkat eder.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Eğer Allahü teâlâ size böyle bir yol nasip ettiyse, bu öyle kıymetli bir yol ki, bu yolda olanlar, günahkâr, fâsık da olsa, hepsi azizdir ve makbuldür.
Bu kıymet, o kişinin şahsından değil, yolun kıymetinden dolayıdır.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin şöyle bir duası var:
Yâ Rabbi, bana mutlak kavuşturucu bir yol ver ki, bu yolda olanlar, bu büyükleri tanıyanlar mahrum kalmasınlar, kolayca nimete kavuşsunlar.

Bu öyle bir yol ki, Cenab-ı Hakk’ın rızasına mutlak kavuşturucudur. Dünyada olmazsa ölürken, ölürken olmazsa kabirde, bu da olmazsa mahşerde veya Cennette mutlaka kavuşur. Böyle mutlak kavuşturucu olan bu yolun kıymetini bilmeli, başka yollara sapmamalı, başkalarının da, bu yola girmesi için çalışmalı.
Âhirette kurtulmanın ilk şartı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Allahü teâlânın bir kulunu sevmediğinin alameti, o kulun mâlâyâni ile uğraşmasıdır) hadis-i şerifinde bildirilen mâlâyâni, kişinin dinine ve dünyasına yaramayan boş işler demektir. Cenab-ı Hakk’ın bir kulunu sevdiğinin alameti ise, o kuluna İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi, Peygamber efendimizin vârisi olan sevdiği bir kulunu tanıtmasıdır. Allah'ın rızasının, dolayısıyla âhirette kurtulmanın ilk şartı, Onun sevdiği kullarının rızasını kazanmaktır. Bunların rızası kazanılınca, onların hocalarının da rızası kazanılır. Böylece Resulullah efendimizin de, Allahü teâlânın da rızası kazanılır. Büyüklerin rızasının hangi işte olduğu, zamana, şartlara ve şahsa göre değişir. Bu zamanda en önemli iş, dinimizi önce kendimiz doğru olarak öğrenmek, sonra da bunu anlatan doğru kitapları yaymaktır.

Her şey büyüklerin kitaplarında yazılıdır. Bu kitapları okumayı en büyük nimet bilmeli. Yazılanları elden geldiği kadar yapmaya çalışmalı. İnsan, her an bir şeye karar verir. Verdiği karar nefsinin arzusuna uygunsa, bu karar, onu Cehenneme götürür. Allahü teâlânın rızasına uygun karar verirse, bu da onu Cennete götürür.

Her şeyden önce haramları terk etmeli, kibirlenmemeli, gıybet etmemeli, Allah'ın kullarına merhamet etmeli, onlara ikram etmeli, iktisada riayet etmeli, israf etmemeli, fakat hizmette ve ikramda cömert olmalı, bugünün işini yarına bırakmamalı. Büyük zatlar buyuruyor ki:
(Çocuklarınıza itikad ve amel bilgilerini, Kur’an-ı kerim okumayı öğretin! Eshab-ı kiramın, mezhep imamlarının, Evliya-yı kiramın ve Osmanlıların sevgisini onların kalblerine yerleştirin! İslâmiyet’i yaymaya çalışmanın peygamberlerin vazifesi olduğunu, bu hizmetle şereflenmenin dünyada pek az insana nasip olduğunu bilip hizmet yaparken nazlanmasınlar. Bu hizmetin kendilerine verilmesini bir nimet bilsinler.)

Bu hizmetlerin kıymetini anlamaya ve anlatmaya bizim gücümüz yetmez. Bu hizmetleri severek yapmak, Cenab-ı Hakk'ın fazlı ve ihsanıdır. O, bunu sevdiklerine verir. Bu büyük nimet için, Ona ne kadar şükretsek azdır.

Dünya sevgisinin tek ilacı 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan hasta olunca, hem ibadetlerini, hem hizmetlerini tam yapamaz. Bunun gibi, insanın kalbi hasta olunca da, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tam yapamaz. İstenildiği gibi ibadet yapabilmek için tedavi gerekir. Nasıl bedenimizi tedavi ettirmek için doktora gidiyorsak, ibadetlere mani olan kalb hastalığını da tedavi etmek lazımdır. Kalb hastalığı demek, Allahü teâlâdan, âhiretten, Peygamber efendimizden ve dinden başka şeylere gönül vermektir.

İnsanın gönül verdiği iki şey, servet ve şöhrettir, ikisi de felakettir. Kim para ve şöhret düşkünü ise, bilsin ki kalbi hastadır. Merhum Hocamız buyururdu ki:
(Kalb hastalığının bir tek ilacı vardır. İnsan, sabahlara kadar zikretse, akşamlara kadar namaz kılsa, her gün oruç tutsa kurtulamaz, çünkü kalbden dünya sevgisini çıkarmanın ilacı bunlar değildir. Bunun ilacı büyüklerin sevgisidir. Buna kavuşmak için de, kitaplarını severek çok okumak ve bunlara uygun yaşamak şarttır.)

Sevgi itaattir
Bir gün, merhum Hocamıza, (Efendim, hep büyüklerin sevgisinden bahsediliyor, büyükleri sevmek lazım deniyor. Bu sevginin tarifi, ölçüsü nedir?) diye sorulunca, cevaben buyurur ki:
(Sevmek itaat etmektir, bir kişi, sevdiğini söylediği kimseye, ne kadar itaat ediyorsa o kadar seviyordur, yani ne kadar itaat varsa o kadar sevgi vardır. Seviyorum dediği hâlde itaatten uzak olanların sevgisi sahtedir, yalandır. Sevmek aynı zamanda istifade etmektir ki, istifade etmek için yanında, yanı başında bulunmak da şart değil. Uzakta olan da itaati oranında istifade eder. İtaati ne kadar çoksa sevgisi de o kadar çoktur. İtaati ne kadar azsa sevgisi de o kadar azdır. Mesela Hazret-i Ebu Bekir’in sevgisi en çoktu, çünkü itaati çoktu, herkes Cenab-ı Peygamberi inkâr ederken o kabul etti. Herkes Mirac olayından sonra, “Mescid-i Aksa‘ya kaç zamanda gidilip gelinir?” diye konuşup, kimi inkâr ederken,(O söylüyorsa doğru söyler, inandım) diyerek, hiç fikir yürütmedi, tam teslim oldu. Çünkü sevgisi tamdı. Dolasıyla, “Efendim ben Allah’ımı, Peygamberimi, Kitabımı, büyükleri çok seviyorum” diyenin doğru söyleyip söylemediğini anlamak için, ne kadar itaat ettiğine bakılır. Sevginin ölçüsü itaattir.)
Akıl ve kalb ayrıdır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hiç kimse kendi kendine kurtulamaz. Çünkü dünya bir sarmaşık otu gibi insanın her tarafını sarmıştır. Bundan kurtulmak için İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bir Allah adamını tanımak ve salih arkadaşlarla beraber olmak şarttır.

Akıl ve kalb ayrı birer dünyadır. Bir kitaptan akıl ve kalb yoluyla istifade edilir. Akla, tıpkı teybe doldurur gibi, istediğimiz kadar bilgi doldurabiliriz. Ama kalbin istifade etmesinin şartları vardır. Okuduğumuz kitabın yazarı, kalbi Allah sevgisiyle dolu, yetkili bir âlimse, farkında olmadan bizde dünyaya karşı bir soğukluk başlar ve din kardeşlerimize karşı sevgimiz artar. Bunlar da kalbimizin temizlendiğine alâmettir. O mübarek kalbdeki feyz, bizim kalbimize akar.

İnsan yemek yemezse bir müddet sonra açlıktan öldüğü gibi, kalb de, gıdası olan ilmi alamazsa bir gün ölür. Fakat kalbin gıdasını vereceğim derken zehir verilirse, yani mezhepsiz, itikadı bozuk kimselerin kitapları okunursa, o kötü yazarların kalbindeki zulmet ve pislik, bizim kalbimize akar, kalbimiz zehirlenir ve hattâ ölür de farkına bile varmayız. Onun için, bir kitabın yazarı, içindeki bilgiden daha önemlidir.

Bizi kurtaracak olan beynimizdeki bilgiler değildir. Onları nasıl olsa unutacağız. Ancak büyüklerin temizlediği, nur ve sevgiyle dolu kalbler kurtulacaktır. Büyükler, (İnsanlar helak olmuştur, âlimler hariç. Âlimler de helak olmuştur, ilmiyle amel edenler hariç. İlmiyle amel eden âlimler de aldanmıştır, ihlâsla amel edenler hariç) buyuruyorlar. Demek ki ilim, amel ve ihlâsın üçü de şarttır.

Muhlis, kalbi temizlenmiş ihlâs sahibi insan demektir. Mektubat-ı Rabbânî'nin ve büyüklerin sohbetlerinin tamamı, insanın kalbi içindir. Çünkü kalb kurtulmadıkça insan kurtulamaz. Nitekim insan ölürken beyni durur. Ruh en son, kalbden çıkar. Dolayısıyla kalbin ilimle, bilgiyle değil, sevgiyle alâkası vardır. Ölürken sevdiğini yani Resulullah efendimizi ve onun vârisi olan büyükleri andığı zaman ruhları orada hazır olacağı için dünyadan imanla ayrılır.

Kalbi temizlemeye çalışmalı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İslamiyet üç kısımdır:
1- İlim: İslamiyet’in en büyük düşmanı cehalettir. İlim öğrenmek farzdır. Farzları, haramları öğrenmek farz, vacibleri öğrenmek vacib, sünnetleri öğrenmek sünnettir. (Erkek olsun kadın olsun, Müslümanların ilim öğrenmesi farzdır) buyuruyor Peygamber efendimiz. Beşikten mezara kadar ilim öğrenmeli.

2- Amel: Öğrenilenler tatbik edilmelidir. İlaç, kullanmak içindir. Dağda kalan kimsenin yanında, çeşitli silahlar bulunsa, bunları kullanmasını iyi bilse ve çok cesur olsa, kendine hücum eden aslana karşı kullanmadıkça, bu silahların faydası olur mu?

3- İhlâs: Kalbin dünya sevgisinden tasfiyesi yani temizlenmesi için uğraşmak vacibdir. Merhum Hocamız buyuruyor ki:
(Ahlâk bilgilerini öğrenmek, mesela İslam Ahlâkı kitabını okumak farzdır. Bu bilgileri öğrenip onları yapmaya çalışmakla da kalb temizlenir. İslam Ahlâkıkitabındaki kalb hastalıklarını öğrenen, hele hele onları hazmedenin kalbi tasfiye olur. Farzı yapınca, vacib olan kalbin temizlenme işi, kendiliğinden yapılmış olur.)

Şu hâlde, ihlâs elde etmek için, kalbin temizliği şarttır. Mesela namaz kılmak, Kur’ân-ı kerim okumak, salih arkadaşlarla bir araya gelip sohbet etmek gibi şeyler, kalbin temizliği içindir. Eğer kalb, nefsin isteklerinden kurtulursa, hemen zikretmeye başlar. Çünkü kalb boş durmaz. İçindeki su boşalınca bardağa hemen havanın dolması gibi olur. Onun için esas zor olan, kalbin ve nefsin temizlenmesidir. Bu da, nefsin isteklerine engel olmakla olur. Nefsin gıdası dünya nimetleri değil, haramlardır. Mübarek bir zat buyuruyor ki:
(Hakiki Müslüman ol, layıkıyla ibadet et, Allah’a teslim ol, istersen dünya saltanatı içinde yaşa! Hiç mahzuru yoktur. Yeter ki sadakatle İslamiyet’e uy!)

İnsanların kalbleri hastadır. Bu hastalığın tedavisi şarttır. Bunun doktoru da, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi büyüklerin ruhlarıdır. Evet, onlar vefat ettiler, ama ruhları bizden ayrı değildir. Onlar vefat etmekle bizi bırakmazlar, bizden ayrılmazlar. Ancak, istifade etmek için mutlaka hatırlamak, anmak, onlara Fatiha okuyarak irtibat kurmak gerekir. Yoksa sadece bakıp geçerler, istifade edemeyiz. Gerek kitaplarını okuyarak, gerekse kabirlerine giderek bir bağlantı kurmalıdır. Onlar zaten feyz vermeye, tedaviye, kurtarmaya hazırdır. Bir adım atana, onlar on adım yaklaşır.
Akıl veren talebeler
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Vaktiyle Horasan’da çok yaşlı, fakat dinç bir şeyh efendi varmış. Bu zatı sevenler bir gün onu ziyarete gelirler. Gayet neşeli, genç ve dinç görünmesini merak edip sebebini sorarlar. (90 yaşımda olmama rağmen böyle dinç olmamı ve neşemi talebelerime borçluyum) buyurur. Ziyaretçilerin bu söze şaşırdığını görünce, bir talebesini çağırıp, (Evladım, kilerden bir karpuz getir, kesip misafirlerimize ikram edelim) der. Talebe, hemen gidip elinde bir karpuzla gelir. Hocasına verince, o zat karpuza eliyle hafifçe vurur. Tam olmamış hissini vermek için, (Git başkasını getir) der. Talebe gidip başka bir karpuz getirir, hocası yine eliyle karpuza vurur, onu da beğenmez. (Git başkasını getir) der. Bu şekilde tam yedi defa karpuzu geri gönderir, başkasını ister. Talebe de her seferinde (Peki efendim) der, götürüp başkasını getirir. Sonunda hocası, getirdiği karpuza eliyle hafifçe vurunca, (Tamam, bu güzel) diye beğenip keser ve misafirlere ikram eder. Karpuz yenirken o zat onlara der ki:

(Gördünüz, her seferinde talebemin getirdiği karpuzu beğenmedim. Yedi defa kilere gönderdim ve daha iyisini getirmesini istedim. Halbuki kilerde sadece bir karpuz olduğunu biliyordum. Her seferinde onu geri gönderirken, “Kilerde başka karpuz yok” demeden aynı karpuzu getirip götürdü, sizin yanınızda beni mahcup etmedi. İşte bu yüzden, yani bana akıl veren talebelerim olmadığı için, hep neşeli ve genç kaldım.)

Akıl, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir büyüğü tanıyana kadar işe yarar, ondan sonra teslim olmak gerekir. Hazret-i Mevlana, (Hocamı tanıdım, aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyurmuştur. Her mürşid denilene değil, gerçekten mürşid-i kâmil olana veya onun kitaplarına uyan kimsenin, aklını devreden çıkarması gerekir. 

Allahü teâlâ, (Allah’a, Peygambere ve sizden olan âmire itaat edin)buyuruyor, kendi aklınıza göre hareket edin demiyor. Kim kendi aklına göre hareket ederse, helâk olur. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri, yazdığı kitapların özetini, parmağındaki yüzüğe yazdırmış, (Kendi aklına uyan pişman olur)buyurmuştur. İnsan ya aklına, ya nefsine, ya şeytana veya İmam-ı Rabbanihazretleri gibi büyük bir zata teslim olur. Büyüklere teslim olup kurtulmalı. Teslim olduktan sonra, aklına uymak doğru olmaz. Ya gemiye binmemeli, binilmişse de artık kaptana teslim olmalı, geminin rotasına karışmamalıdır.
Akşam mümin, sabah kâfir!
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hakiki bayram, son nefeste Allahdiyebilmek, imanla ölmektir. Muteber olan sondur. Son nefeste, Allah demek yerine (Aman doktor, kurtar beni!) diyen tehlikededir. Mademki son nefes şüphelidir, o zaman daima korkacağız ve istiğfar edeceğiz. İbadet etmekle emrolunduk. İbadetimizin kabul olması için de yalvaracağız. Çünkü sahih olsa bile, ihlâsla yapılmazsa kabul olmayabilir, yani sevab verilmeyebilir.

Peygamber efendimiz, (Ey Eshabım, siz öyle zamanda geldiniz ki, emirlerin onda birini yapmasanız helâk olursunuz. Âhir zamandaki ümmetim, emirlerin onda birini yapsa kurtulur) buyuruyor. Burada, Eshab-ı kiramın helâk olması demek, faziletlerinin azalmasıdır. Bu, onların helâki sayılır. Âhir zamandaki ümmetin, onda birini yapıp kurtulmasından murat da, imanlarını koruyup, imanla ölmeleridir.

Eshab-ı kiram, lüzumsuz konuşmamak için veya Allah Resulü bir şey buyurduğu vakit, (Hayır) deseler kâfir olacaklarını bildikleri için, dillerinin altına taş koyarlardı. Çünkü Peygamber efendimiz, (Cennette yanımda olmak isteyen boş laf konuşmasın) buyuruyor. Kıyamet yaklaştıkça çok kötü şeylerin olacağı bildirilmiştir. Bir hadis-i şerif:
(Kıyamet yaklaştıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse, akşam kâfir olarak döner. Akşam mümin iken, gece imanları gider.)

Bundan kurtulmak için Fâtiha sûresinin son üç âyetini okurken mânâsını düşünmeli. Tefsirlerde bildirilen mânâsı şöyledir: (Ya Rabbî, bana doğru imanı, Ehl-i sünnet itikadını göster, o büyüklere ihsan ettiğin yolu bize de nasip et, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği o kötü insanların küfründen, dalaletinden, bozuk yolundan beni koru!) Bu mânâyı düşünerek okursa, Allahü teâlâdan doğru imanı istemiş, kâfirlikten ve sapıklıktan Ona sığınmış olur ve küfürden korunur. Aynı zamanda tevbe etmiş olur. Dinimiz hastalığı da, ilacını da bildiriyor. Çünkü günümüzün hastalığı küfürdür. Bu zamanda haram helâl, iman küfür karıştığı için, haramları hafif görerek veya dinî bir hususla alay ederek küfre düşen çok sayıda insan, küfre düştüğünü bile bilmiyor, hâliyle tevbe de etmiyor. İşte bu korkunç hastalığın ilacı, bu üç âyet-i kerimeyi, mânâsını düşünerek okumaktır. 

Hakikate kavuşmak için 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, her kulunu bir yerde istihdam ediyor. Hikmet-i ilahi, bazı kulları küfre hizmet ederken, bazı kulları da her şeyini feda ederek, insanların dünya ve âhiret saadetlerine kavuşmaları için dinimize hizmet ediyor. Binlerce evliyanın, ulemanın hayatını okuyoruz, hepsi aynı şeyi söylüyorlar:
1- Allah’ı ve ölümü unutmayın!
2- Dünyanın cazibesine ve nefsinize aldanmayın.

İnsana gezdiği yerlerden mutlaka ya rahmanî veya şeytanî bir şeyler bulaşır. Eğer İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi Allahü teâlânın sevdiği, büyük bir zatın kitaplarını rehber edinmemişse, yani mürşidi yoksa, artık onun mürşidi şeytan olur. Şeytanın ve nefsin elinde oyuncak olur ve sapıtır.

Merhum hocamız buyururdu ki:
(Abdülhakim Arvâsî hazretlerinden öğrendiklerimin vesikalarını bulmak için, ömrüm kitap okumakla geçti. Vardığım kanaat şu olmuştur ki, çok kitap okuyan, çok şaşırır, yolunu sapıtır. O kitap öyle diyor, bu kitap böyle diyor. Hakikate kavuşmak için çok kitap okuyan, hakikatten uzaklaşır. Ancak bir mürşid-i kâmilden İslamiyet’i öğrenen, onun dediği yolda yürüyen, onun eserlerini okuyan kurtulur. Fakat o mürşid-i kâmilden istifade etmek için de, çok ağır bir şart vardır. Boş olmak, bilgiçlik taslamamak, akıl yürütmemek, kendini aradan çıkarmak şarttır.)

Dolu bir bardak boşalmadan, içine bir şey konamaz. Kirli bardak temizlenmeden, içine zemzem konulsa bozulur, içilemez. Onun için kalblerimizdeki kirleri temizlemeden kendimizden vazgeçmeden, aklımızı, ilmimizi, faziletimizi, ne varsa hepsini sıfırlamadan, büyük zatlardan istifade etmek mümkün değildir. İstifade etmenin alametleri vardır. Birincisi, aşkla hizmet etmektir. Daha sonra, alçakgönüllü, merhametli, güler yüzlü ve cömert olmaktır, yani onlardaki güzel ahlâkın intikal etmesi lazımdır. Aksi hâlde kendi bilgisiyle, kendi aşkıyla, kendi düşüncesiyle hareket ettiği müddetçe, adım adım hakikatten uzaklaşır.

İstifade etmek için, teneşir tahtasındaki ölü gibi olmalı. Teslimiyet ne güzeldir. Çünkü en zor iş odur. Herkes, (Bu işte ben varım) diyor. Eğer sen varsan, onlar yoktur. İki var olmaz. Biri varsa, diğeri yoktur.
Âlimleri tanımanın kıymeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün mesele imanla ölmektir. İmanla öldükten sonra, günahlar dağ kadar da olsa, kurtuluş kolay olur. Çünkü çok şefaat var. En başta Peygamber efendimiz, hem günahı çok olanlara, hem de büyük günah işleyenlere şefaat edecektir. Ondan sonra onun vârisleri şefaat edecektir. (Âlimler peygamberlerin vârisleridir) ve(Talebeleri arasında âlim, Ümmeti arasında peygamber gibidir) hadis-i şerifleri, âlimlerin ve şefaatin önemini göstermektedir.

Bir delikanlı ölür, hesabı görülür. Günahı dağ gibi, sevabı bir avuçtur. Cehenneme götürülürken, Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselama, (Bu kuluma dört şey soracağım. Vereceği cevaba göre muamele olunacak) buyurur:

1- (O kulum dünyadayken bir Ehl-i sünnet âlimini tanıdı mı, onun sohbetinde bulundu mu?) sorusuna delikanlı, (Hayır, böyle bir şerefe kavuşamadım) der.

2- (Peki, böyle bir âlimin sofrasında bulundu mu, onunla yemek yedi mi?) sorusuna da, (Hayır) der.

3- (Onun mahallesinde oturdu mu?) sorusuna da, (Hayır) der.

4- (Böyle zatın oğlunu sevdi mi, onunla arkadaşlık etti mi?) sorusuna, delikanlı, (Evet, komşu köyde bir âlim vardı, onun oğluyla arkadaştım ve onu çok seviyordum, o da beni çok severdi) der. Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurur ki:
(Evlada yapılan babaya yapılmış demektir. Onun evladını seven de, onun şefaatine kavuşur. O genç, âlimin şefaatine kavuşmuştur. Bütün günahlarını affettim. Onu Cennetime götürün!)

İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitaplarını, talebelerini seven de böyle olur. Çünkü bu büyükler, (Talebelerimizin hepsi bizim evlatlarımızdır)buyuruyor. Onun için bu büyüklerin, talebelerine olan sevgisi, en yakınlarına olan sevgiden daha fazladır.

Resulullah’ın bu vârislerine kavuşmak demek, kendilerine bizzat olmasa bile, kitaplarına ve onları tanıyan kimselere kavuşmak demektir. Hallac-ı Mansur, o zaman hayatta olan Silsile-i aliyye büyüklerinden Abdülhâlık Goncdevani hazretlerinin bir talebesine rastlasaydı, idamına sebep olan sözü söylemezdi. Çünkü büyükler gibi, büyüklerin talebeleri de fitneye sebep olacak iş ve sözden sakınırlar. Bir mürşid-i kâmile veya bir talebesine yahut bir kitabına rastlamayanın kurtulması çok zordur. 


Allah sevgisinin alameti 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanın haramlardan ne kadar sakındığı, ibadetlere ne kadar sarıldığı ve Allah sevgisine ne kadar kavuştuğu, bir alametle anlaşılır. Eğer bu alamet kendisinde varsa, her şeyi tamamdır. Bu alamet şudur: Allah sevgisi arttıkça, kendisinin yanlışlarını görür. Ömür boyu hatalarını hiç unutmaz. İşte bu, tevbesinin kabul edildiğini ve istikametinin doğru yönde olduğunu gösterir.

İnsan kendi kusurlarını ne kadar çok düşünürse, Allahü teâlâya ve Müslümanlara olan sevgisi ve onlara verdiği kıymet, o kadar çok artar. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Kendini beğenenin Allahü teâlâyı tanıması mümkün değildir. İnsan, kendini bir Frenk kâfirinden daha üstün görse, ne hocasını tanır, ne de Allahü teâlâyı tanır) buyuruyor.

Şah-ı Nakşibend hazretleri (Hocasını imtihan eden melundur) buyuruyor. Yol, teslimiyet yoludur. Bu, hazret-i Ebu Bekri Sıddık’ın yoludur. Bu yolda,(Aklımı bıraktım ve kurtuldum) sözü meşhurdur. Çünkü akıl hep kendini bir şey zanneder.

Birisi, Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine imtihan niyetiyle, (Efendim bir şey sorabilir miyim?) der ve sorusunu sorar. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, (Bu sualin iki cevabı var. İster dille, istersen kalbden manevi olarak söyleyeyim. Hangisini istiyorsun?) der. Adam, (İkisi de olur) deyince buyurur ki:
(Keşke bizi imtihan edeceğine kendini imtihan etseydin. Nereye gittiğini, ne olduğunu, ne işe yaradığını sorsaydın, bize soru sormaya vaktin olmazdı. Böyle bir maksatla gelen bizden ayrılmıştır. Feyz kapıları kapanmıştır. Ama unutma ki, senin imtihanınla bu Allah adamları cevap veremeyecek, üzülecek diye düşünürsen, bu senin felaketine sebep olur.)

Bunları dinleyen adamın yüzü simsiyah olur, danalar gibi bağırmaya başlar. Adamı oradan götürürler, ama günlerce feryat eder, ben yandım, tevbe ettim der. Bütün komşuları rahatsız olurlar. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine gelip, (Efendim Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlanmış bir zatsınız. Allahü teâlâ affedicidir. Lütfen siz de merhamet edin, affedin) derler. (Affettim) der demez, adam eskisinden daha güzel olur.

Şu hâlde Allah dostlarını imtihan etmekten çok sakınmalıdır.
Alın yazısı insanın icraatıdır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünyada farklı yerlere akan nehirler vardır. Kimi Karadeniz’e, kimi Akdeniz’e, kimi de başka denizlere akıyor. O nehirlerin aktığı yerden, gidecekleri yeri bilmek zor değildir. İnsanlar da, dünyada Cennete ve Cehenneme akan iki nehir gibidir. Yaşayışıyla, konuşmasıyla, icraatlarıyla, ibadetleriyle herkes bir yere akıyor. Herkesin nereye aktığı, gittiği yoldan bellidir. İstisnalar olabilir. Yani kudret sahibi Cenâb-ı Hak, bir taraftan alıp diğer tarafa koyabilir. Ama âdeti şöyledir ki, nehrin aktığı yer belli olduğu gibi, insanların da âhirette gideceği yer, dünyadaki işlerinden bellidir. Demek ki, alın yazısı insanın icraatı oluyor.

Yani insanın alın yazısı ne ise, onu yapar. Kimi dinin yıkılması veya değiştirilip bozulması için, kimi de İslamiyetin yayılması, insanların huzura kavuşması, kötülüklerin önlenmesi için çalışır. İkisinin de alın yazısı bellidir. O hâlde, insanın kaderi ne iş yaptığından bellidir.

(Allahü teâlânın bir kulunu sevmediğinin alameti, o kulun boş şeyle uğraşmasıdır) hadis-i şerifi gösteriyor ki, bir kimse ne dünyaya, ne de âhirete hiç faydası olmayan işlerle uğraşıyorsa, Allah onu sevmiyor demektir. Çünkü Allahü teâlâ, Müslümanın, iyi niyetle çalışmasını ibadet kabul ediyor. Çalışan, vazifesine düşkün olan, gerek dünyası gerekse âhireti için faydalı olan bilsin ki, Allah onu seviyor. Tembel olanı, işine geç geleni, işinden kaytaranı da Allah sevmiyor.

Kişi, namazı öyle bir kılıyor ki, ne tâdil-i erkâna, ne tumaninete riayet ediyor, alelacele kılıp kaçıyor. Peygamber efendimiz, (Hırsızın en büyüğü, namazından çalandır) buyuruyor. Hırsızlık illa birinin cebinden mal çalmak değildir. İşinden, vazifesinden, ibadetinden çalan, yani bunları hakkıyla ifa etmeyen de hırsızdır.

Yaptığımız her şey, videoya alınır gibi kayda geçiyor, âhirette önümüze konacak. Onun için hiç kimse, kendisini haklı göstermek, temize çıkarmak için, bir başkasını ikna etmeye uğraşmasın! Allahü teâlâ, her şeyi görüyor ve biliyor. Müslüman, buna inanan ve bilen insan demektir. O hâlde, başkalarını bırakıp, aynaya bakalım, kendimizi görelim ve ne hâlde olduğumuza karar verelim. Bize kendimizi gösterecek ayna, Silsile-i aliyye büyüklerinin hayatı ve kitaplarıdır.

Anlamak, kalbe nakşetmek demektir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Faydasız ilimden sana sığınırım yâ Rabbî) diye dua ediyor. Bu dua, (Öğrendiklerimizle amel etmeli, yoksa vebal altında kalırız) demektir. Duyduktan, öğrendikten sonra yapmamak çok tehlikelidir. Çünkü hadis-i şerifte, (Âhirette en şiddetli azap, ilminden istifade etmeyen âlimlere olacak) buyruluyor.

İlim demek, illa yüzlerce kitabı ezberlemek değildir. Çünkü maksat, araba, uçak gibi bir vasıtayla Mekke’ye varmaktır. Bir vasıta ki Kâbe'ye, Mekke’ye götürmüyor, o vasıta ne işe yarar? İlimden maksat da, Allahü teâlânın rızasına kavuşmaktır. Bu maksada ulaşmaya faydası olmayan ilim vebaldir, yanlış bir şey öğrenmişiz demektir. Dolayısıyla işittiğimiz, öğrendiğimiz şeyi yapmak mecburiyetimiz vardır. Peygamber efendimiz, (İşitip öğrendiği hâlde, haramdan sakınmayan, Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan, âhirette en şiddetli azabı görecektir) buyuruyor. Çünkü Allahü teâlâ, (Kulum, bunu sen işittin, öğrendin, filan kulum vasıtasıyla ben bunu sana bildirdim. Ne yaptın) buyuracak. Cevap veremeyenin hâli ne olur?

Allah korusun, biraz sıcaksa veya kaynarsa abdest suyuna bile dayanamayız. Cehennem çok dehşetli bir yerdir, hesap günü, çok dehşetli bir gündür. Âhirete dönelim, biraz kendimizle uğraşalım. Niye hep başkasıyla uğraşıyoruz? Biz çok mübarek bir kimse miyiz? Hiç mi hatamız, kusurumuz yok? Niye sağa sola dil uzatıyoruz? Belki de kısa bir zaman sonra öleceğiz. Biz neyi bekliyoruz, neye göre hesap yapıyoruz? Neye güvenerek hayırlı işlerimizi tehir ediyoruz?

Seyyid Abdülhakîm-i Arvasî hazretleri, (Bayezid Camiinde 30 sene imanı anlattım, anlayan 3-5 kişiyi geçmez) buyurmuş. Nasıl oluyor da bu kadar az anlayan çıkıyor? Anlamak, kalbe nakşetmek demektir, imanın kalbe yerleşmesi zordur. Mesela İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Bir kimse Peygamberlerin yaptığı ibadetleri yapsa, fakat üzerinde başkasının bir kuruş hakkı bulunsa, o hakkı ödemedikçe Cennete giremez) buyuruyor. Kul hakkının önemini anlayan bir kimse, ayaklarını uzatıp yatamaz. İnsan şehid olarak vefat edip, Cennetin kapısına kadar gitse bile, eğer üzerinde kul hakkı varsa, ilahi adalet yerini bulmadıkça Cennete giremez.
Alın yazısını okumak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Herkesin yaptığı iş, alın yazısının gereğidir. İnsanın alın yazısı icraatıdır. O hâlde herkes, kendi alın yazısını, yaptığı işe bakarak okuyabilir. Dünyada her iş, her konuşma, her çalışma, akla ne gelirse, mutlaka ikiye ayrılır. Hepsi ya Rahmanî veya nefsanîdir. Rahmanî olanlar sağ tarafa, nefsanî ve şeytanî olanlar ise sol tarafa yazılır. Ortada ve boşlukta hiçbir şey kalmaz. Âhirette orta yok, ya Cennet var, ya Cehennem! Dolayısıyla insan, ölünceye kadar daima imtihana tâbidir. Her an, her yaptığı kayda geçiyor ve hepsinin teker teker hesabı sorulacaktır.

Bu imtihanı kazananlar Cennete, kazanamayanlar Cehenneme gider. Ortası yoktur. Ancak kusurlu olan bazıları âhirette, o meydanda şefaati bekler. Şefaate uğrarsa kurtulur, Cennete gider; şefaat olmazsa Cehenneme gider. Nitekim öğretmen de, sene başında derslere başladığı zaman hiçbir talebesine ayrım yapmadan herkese eşit davranır. En sonunda yapılan imtihanlar sonucunda, kimi sınıfı geçer, kimi kalır. İkmale kalan da olur. O da, âhirette şefaati bekleyen gibi, öğretmenler kurulu kararına göre, ya sınıfı geçer, ya kalır.

İnsanlar, ya faydalıdır, ya zararlıdır. Peygamber efendimiz, (Hayrun-nâs men yenfe’un-nâs, şerrün-nâs men yedurrun-nâs) buyuruyor. 

İnsanların hayırlısı faydalı olandır. Kime? Tabiî önce kendisine. İnsanın kendisine faydalı olması demek, ölürken, mahşerde, Cehennemde azab-ı ilahiden kurtulmak demektir. Bu, insanın kendisine yapacağı en büyük iyilik, en büyük faydadır. Sonra, canlı olan her şeye karşı merhametlidir. Ağaç, insan, hayvan, ne akla gelirse, katiyen onlara zararlı olamaz.

İnsanların kötüsü de zararlı olandır. Okuyor, işitiyor ve görüyoruz. (Yâ Rabbi, bir insan bu kadar nasıl kötü olabilir?) diyoruz. O ancak zarar verdiği vakit, haz ve zevk duyar.

Şimdi insanlar birbirini sevmez hâle geldi, acıma duygusu kalmadı. İnsan kimden iyilik görürse onu sever. Onun için dinimiz, (Kâfirden, mürtedden kaçın, iyilikleri size dokunmasın, çünkü kalbiniz onlara meyleder) diyor. Kâfire muhabbet küfre kadar götürür. Onun için daima salihlerle, ilim ve ihlâs sahipleriyle birlikte olmaya çalışmalıdır.

Niçin yaptın?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünya melundur. Dünyada Allah için olmayan şeyler de melundur. Mesela kılınan namazlar, tutulan oruçlar bile, Allah için değilse melundur. Yani hiçtir, reddedilmiştir, üstelik cezaya lâyıktır.
Âhirette herkes, yapılan her şey için, (Niçin yaptın?) sorusuna cevap verecek. Allah için olanlar alınacak, başka maksatlarla yapılanlar atılacaktır.

Çok mübarek bir zatın, çok da iyi bir ahbabı varmış. Bir araya gelip, namaz kılarlar, Kur’an-ı kerim okurlar, teheccüde kalkarlar, zikrederler. Yıllar böyle geçerken, arkadaşı bir ara gelmez olur. Yanındakilere, (Bizim böyle böyle bir kardeşimiz vardı, ne oldu?) diye sorar. (Efendim, o ölüm döşeğinde, ağır hasta!) derler. O zat, (Hemen ziyaretine gidelim) der. Gelip bakarlar ki, odanın ortasına kendisini atmış, gözleri fırlamış, yüzü kapkara, saçları dimdik, şekli insana benzemiyor. Allah muhafaza etsin! Korku içinde hemen yanına eğilip, sesli olarak der ki:

- Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü.

Arkadaşı itiraz eder:

- Onu bana sakın söyleme!

- Arkadaş, sen böyle değildin, takva ehli bir zattın, ne oldu sana böyle?

- Ben bütün ibadetleri, hizmetleri yalnız insanların takdiri için, herkes benden bahsetsin, (Ne mübarek zat) desinler diye yaptım, benim âhiretle, dinle alakam yoktu.

- Peki, ne olacak şimdi?

- Bu hâl benim başıma birkaç kere geldi. Defalarca ölüm hastası oldum. Tevbe ettim, Rabbim kabul etti, affetti. Çok rahat yaşamaya başladım. Artık bir daha öyle düşünmeyeceğim dedim, ama daha beterini düşündüm. Hattâ evde yalnız başıma olunca, daha büyük günahlar işlemeye başladım. Sonra hastalandım, daha da beter oldum, Allah’a yalvardım, yine Allah affetti. Bir müddet geçti, yine aynı, hiç değişen bir şey yok. Sözümde hiç duramadım. Şu anda Kelime-i şehadetle aramda öyle bir duvar var ki, onu delmem mümkün değil. Ben bu yolda öleceğim, beni bırakın!

Arkadaşı mecburen çıkıp gider, biraz sonra da feci şekilde öldüğü, yüzü hayvana döndüğü haberini alır. Bunlardan ibret almalı, her işi, her ibadeti Allah rızası için yapmalıdır.
Allah diyen aziz olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah diyen aziz, para diyen rezil olur. Herkes bu iki kutup etrafında toplanmıştır. Bir kısmı Allah yolunu, bir kısmı paranın yolunu tutmuştur. Paranın yolunu tutan, daima hüsrana uğrar ve Cehennemin dibine gider. Allah diyen, bol paraya kavuşur, parasını hep hayra sarf eder. İnsanların değil, Allah’ın kıymet verdiğine kıymet verir, çünkü insan fanidir. Onun verdiği değer de fanidir. Allah’ın verdiği değer ise bakidir, çok kıymetlidir.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hak yolu bulması şöyle anlatılır:
(Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan inip, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını görür. Dikkat edince, kutunun içindeki susamı kuşun yediğini görür. Daha sonra başka bir yeri gagasıyla eşer ve o kutuda bulunan suyu içer. Tekrar gagasıyla gömüp ağaca çıkar. Topraktaki kutuların yerleri belirsiz hâle gelir. Bunları görünce, Allahü teâlâya tevekkül etmenin hakikatini anlar ve tevekkül etmeye karar verir. Biraz ileride, bir viranede fakirlerle karşılaşır. Geceyi birlikte geçirirler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın bulur. Küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıdır. Altınları fakirlere dağıtır, kendisi de tahtayı alıp, o gece orada yatar. Uyandıkça, yazıyı öpüp, başına koyar, gözüne sürer. Gece rüyasında, (Allah’ın ismini aziz tuttun. Sen de aziz ol!)derler. Sonra uyanır. O anda, gönlü ve içi nurla dolar.) 

Kendisi de şunu anlatır:
(Bir gün dağda dolaşırken bir topluluk gördüm. Herkesin belli bir rahatsızlığı var. (Burada ne yapıyorsunuz?) diye sorduğumda, (Şu mağarada bir âbid var, her yıl bir sefer dışarı çıkar, bize okur, hepimiz şifâ buluruz) dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Beyaz sakallı heybetli bir zat çıktı. Heybetinden sanki dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, bir şeyler okudu, onlara doğru üfledi. Okumalarını bitirip mağaraya girerken eteğine yapışıp (Milletin bedenî hastalığına okuduğunuz gibi, benim de kalbî hastalığıma şifa okur musunuz?) dedim. Bana hiç bakmadı bile ve eteğini elimden çekip, (Sen Rabbini bırakarak benim yanıma gelme, git Rabbin için çalış!) dedi. Ondan sonra kemâle geldim.)

Allah görüyor ve biliyor

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Konuşmamızda, alışverişimizde ve her işimizde Allahü teâlâya hesap vereceğimizi düşünmeliyiz. (O bu, bana ne der?) diye düşünmeyi bırakmalı. Başkası değil, Allah ne der, ona bakmalı. Başkalarını belki atlatabiliriz, ama Allahü teâlâyı hâşâ atlatmak mümkün mü? Kabirde kendi yaptığımız işleri kendimiz okuyacağız.

Bir bakkal ölünce, kabrinde, eline mesela elli bin sayfa verecekler. Bakkal, (Bu ne?) diyecek. (Dünyadayken elli bin kişiyle görüştün, çeşitli şekilde irtibatın oldu. Onlara nasıl muamele ettin, oku şimdi kitabını!) diyecekler. Teker teker hesap verecek, eğer hileli mal sattıysa, eksik tarttıysa, aldattıysa, hepsi meydana çıkacak. Kamerada hepsi görülecek, gizli bir şey kalmayacaktır.

Biz Allah'ı görmüyorsak da, O bizi görüyor ve her şeyimizi biliyor. İşte böyle inanmalı. Bu imana, bu şuura kavuşan, melek gibi olur. Niye? Çünkü öfke biter. Büyüklerin veya hocasının yanında kimseye kızamazken, Allahü teâlânın yanında nasıl kızar? Biri ona vursa, utanır, cevap vermez, çünkü Allah'ın gördüğünü biliyor. Bunu bilirken gıybet etmesi, mümkün mü? Dilini keser, yine konuşamaz.

Herkesin gönlünde ne yatıyorsa, Cenab-ı Hak, ona o yolu açar, kolaylaştırır. Gönlünde günah işleme arzusu yatana, günah işleme yolları açılır. Gönlünde para kazanma hırsı olana, para kazanma yollarını açar. Gönlünde dine hizmet aşkı olanlara, hizmet yollarını açar. Yani nasıl ki, bir gemi, pusulayla bir yere giderse, insanlar da kalblerindeki niyetlerine, arzu ve isteklerine göre, bir yere giderler. Onun için büyük zatlar, kalbe önem vermişlerdir. Peygamber efendimiz de,(Allahü teâlâ, şeklinize, amellerinize bakmaz. Kalbinize ve ne niyetle yaptığınıza bakar) buyuruyor. İnsan yaptığı her işte, (Bunu Allah için mi, yoksa başkaları için mi yaptın?) sorusuna muhatap olacağını düşünmelidir. Niyeti, Allahü teâlânın rızasını kazanmak ise, alıp verilen her nefes zikir olur. Yok, eğer bunda nefsin bir payı varsa, (Şu meşhur falancadır, şu kadar malı, parası var) desinler diye yapmışsa, dünyada maksadına kavuşabilir, fakat âhirette on para alamaz. O iş bitmiştir.
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:1,215
Dün:1,445
Bu Ay:35,542
Toplam:13,502,987
Online Ziyaretçiler:6
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842