Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Hikmet Ehli Zatlar Buyuruyor Ki

Açık kitap gibi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ hepimizi büyüklerin edebiyle edeblendirsin! Şah-ı Nakşibend hazretleri,(Hiçbir edebsiz, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz) buyuruyor. Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti) buyuruyor. Hazret-i Âişe validemize, Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda, (Onun ahlakı, Kur'an-ı kerim ahlâkıdır)buyurmuştur. Yani onun hayatı, sözleri Kur'an-ı kerimin tefsiridir, açıklamasıdır. Her hareketi Rabbimizin rızasına uygundu. O halde Peygamber efendimiz, her hareketiyle, her sözüyle, dinimizin emrini bildiren açık bir kitap gibiydi. İşte onun vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimleri de, ona tam tâbi oldukları için kâmil birer mürşid olmuşlardır.

Din doğru olarak, ancak bir mürşid-i kâmilin sohbetiyle veya böyle bir zatın kitabını okuyarak öğrenilir, çünkü mürşid-i kâmiller de birer açık kitap gibidir. Mürşid görünen sahteleri ise bozuk kitap gibidir, insanı felakete götürür. Bütün muteber din kitapları, İslamiyet'i öğrenmek içindir. Peki Eshab-ı kiram dinlerini öğrenmek için kitap mı okudular? Onların buna ihtiyacı yoktu. Açık kitap yani Peygamber efendimiz önlerindeydi. Öyle bir kitap ki, yanlarında bulunanlar, hem görerek dinlerini öğreniyor, hem de tasavvuf bakımından ilerliyor, yani Resulullah'ın kalbinden çıkan nurlara, feyzlere kavuşuyorlardı. 

Peygamber efendimiz, (Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız, kurtulursunuz. Eshabımı seven, beni sevdiği için sever, onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur) buyuruyor. Din büyüklerimiz de buyuruyor ki: 
(İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat'ını okumayan, Eshab-ı kiramın büyüklüğünü anlayamaz. Onların büyüklüğünü anlayamayan da, Peygamber efendimizin büyüklüğünü anlayamaz.) 

İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda buyuruyor ki: 
Hiçbir şey sohbet gibi faydalı değildir. Resulullahın Eshabı, sohbetle başkalarından, hatta Veysel Karani'den daha üstün oldular. Halbuki Veysel Karani, son dereceye yükselmiş ve sohbetten başka bütün üstünlüklere sahip, büyük evliya bir zattı. Bunun için, Hazret-i Muaviye'nin yanılması, Resulullah'ın sohbeti bereketiyle, başka evliyanın doğru işlerinden daha hayırlı oldu. Çünkü bu büyüklerin imanları, Resulullahı görmekle, melekle birlikte bulunmakla, vahyi ve mucizeleri görmekle, görerek inanmak oldu. Bu saydığımız üstünlükler, bütün başka üstünlüklerin temelidir, kaynağıdır. Eshab-ı kiramdan başkası bunlara kavuşamamıştır. (1/120)

 
Acımayana acınmaz!
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Veren aziz olur. İnsanın imanı kemâle erdikçe, vermesi çoğalır. Hiçbir cimri, Allah dostu olamaz. Bu dostluğun yolu cömertlikten geçer. Cömertlik de, öyle lafla olmaz. Çok parası olanın, Allah için verirken, sayarak, ölçerek, biçerek vermesi cömertlik sayılmaz. 

Büyük bir zatın talebesi, bir camide akşam namazını kılar. Orada garip birisinin, namazını kılıp dua ettiğini görür. Onun hâli dikkatini çeker, yanına yaklaşır, selam verir. Bir ihtiyacı olup olmadığını sorar. Garip kişi, (İhtiyacım yok) der gibi bir işaret yapar. Ama görünüşü çok perişan olduğu için, o talebe, (Belli ki bu, hâlini söylemeyen cinsten) diye düşünür ve ısrar eder, (Lütfen söyleyin, bir yardımımız dokunabilir mi?) der. O kişi, talebenin samimiyetle sorduğunu görünce, (Bir ekmek parası varsa iyi olur) der. Talebenin ciğeri sızlar, cebindeki paraların hepsini çıkarıp, hiç saymadan ona verir.

Evine vapurla gidebilmek için bilet almaya gider, ama cebinde bir kuruş kalmamıştır. Ne yapacağını şaşırır, Allahü teâlâya tevekkül ederek gemiye biner. Biletçiye, (Bugün bilet alamadım. Söz, yarın iki bilet vereceğim. Bana izin ver de geçeyim) der. Biletçi de, (Estağfirullah kardeşim, ben seni tanıyorum, geç bakalım) der. Ertesi gün iki bilet getirip verir.

Allahü teâlâ, kendisine sığınana bir çıkış kapısı açar. Yeter ki o şefkat, o merhamet içimizi yaksın! Çünkü Peygamber efendimiz, (Merhamet etmeyene, merhamet edilmez, acımayana acınmaz) buyuruyor. Biz acırsak, bize de acırlar. Şimdi bu merhamet azaldı. İnsanlar birbirinden kaçar hâle geldi.

İnsan, iyilik gördüğü kimseye, elde olmadan muhabbet besler. Onun için dinimiz diyor ki:
Kötü kimselerin bize iyilik etmesine fırsat vermemeli, çünkü ister istemez kalb onlara meyledebilir. Kâfire muhabbet, Allah korusun, küfre kadar götürür. Onun için Peygamber efendimiz, (Yâ Rabbi, kötülerin, bana iyilik etmesini nasip etme!) diye dua ederdi. Salihlerle birlikte olmaya çalışmalıdır.

Tabiînin en büyüklerinden Hasan-ı Basri hazretleri, bir gün talebelerine buyurur ki:
Eğer siz, Eshab-ı kiramı görseydiniz, onları mecnun zanneder, bunlar deli derdiniz. Eğer onlar sizin iyilerinizi görseydi (Bunlar, hayırdan nasipsiz kimseler) derlerdi. Kötüleriniz için de, (Bunlar Müslüman mı? Müslümansa ne biçim Müslüman?) derlerdi.

O hâlde kendimize, (Bunlar ne biçim Müslüman) dedirtmemeliyiz. 

Paranın gittiği yerden geldiği yer belli olur! 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Çok zengin biri camiye gider. Yanına da tesadüfen fakir ve garip birisi namaza durur. Aslında o bir Allah adamıdır. Namazdan sonra bu fakir, duasında, yemeklerin isimlerini de sayarak, (Yâ Rabbi, acıktım, bana şu yemekleri gönder!) der. Zengin, bunu işitince, kendisine duyurmak için böyle dua ettiğini zannedip ona, (Kardeşim, ne diye böyle dolaylı yoldan söylüyorsun, açıktan isteseydin verirdim) der. Fakir, (Ben Rabbimden istedim, sen de kimsin?) der ve bir kenara çekilir, uyumaya başlar. Az sonra birisi, elinde tepsiyle gelir. Fakiri uyandırıp, (Efendim, yemekleriniz geldi. Ben dışarıda bekliyorum, yemekten artan olursa alacağım) der. Tepside fakirin duada istediği yemeklerin aynısı var. Zengin şaşırır. Merakla dışarı çıkıp yemeği getirene der ki:

- Sen kimsin, bu fakir kim, bununla ne ilgin var?

- Ben hamalım. Bugün yükünü taşıdığım zengin, on lira yerine, yüz lira ihsan etti. Eve çokça erzak alıp götürdüm. Hanım yemekleri yaptıktan sonra, bir kenarda uyuya kalmış. Rüyasında Peygamber efendimiz ona, (Bu yemekleri, şu camide bir Allah dostu var. Ona gönder, ondan arta kalanını yerseniz, çok bereketini görürsünüz. Bunu yaparsanız, Cennete gireceğinize kefil olurum) buyurmuş. Hanım da, (Baş üstüne Yâ Resulallah) demiş. Uyanınca durumu bildirdi. Ben de yemekleri getirdim. O zenginin parası, ne hayırlıymış ki, o parayla bu nimet bana nasip oldu.

- O sana yüz lira verdi, ben beş yüz vereyim, o sevabın bir kısmını bana ver!

- Cenab-ı Peygamber, Cennete girmeme kefil oluyor, sen beş yüz lirayla bunu elimden mi alacaksın? Dünyayı versen kabul etmem.

İmam-ı a’zam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur)buyuruyor. Birinci zenginin parası hayırsızdı, hayırlı işe nasip olmadı. Ama ikinci zenginin parası hayırlıydı, Allahü teâlâ ona bu hayırlı işi yaptırdı. Hem kendisi, hem hamal, hem de hanımı kurtuldu. Peygamber efendimiz, (Hayra vesile olan, hayır işlendikçe sevab kazanır, şerre alet olan, o şer yapıldıkça kendisine günah yazılır) buyuruyor. Kendi paramızla, kendimizi Cehenneme atmak olacak şey mi?

Demek ki marifet, çok kazanmak değil, helâlinden kazanıp, helâl yere sarf etmektir. Harcamak, kazanmaktan daha önemlidir. O hâlde parayı, âhiretimizi kazanacak şekilde harcamalıyız.
Acınacak mahlûk kimdir?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hayırlı insan, hayırlı işlere vesile olur. Hayırlı yerlerde, mesela mescidlerde namaz için, nikâh için bir araya gelinmesine sebep olur. Eğer hayırlı olmasaydı, kim bilir hangi barda, hangi sazda olacaktı. Bu yüzden, insanın kaderi, icraatıdır, yani yaptığı iştir. Ne yapıyorsa, alınyazısının gereğini yerine getiriyor. Alınyazısı neyse, insan onu yapar. Kötü işler yapıp da, suçu alınyazısına bulmak da yanlıştır. Çünkü kötülüğü kendi iradesiyle işliyor.

Hayırlı insanın alın yazısı mescidlerdir, dua alınacak yerlerdir. Karşıya geçmek için, köprü vardır, Cennete gitmek için de, dünyada bir köprü vardır, o da mescidlerdir. Ne mutlu, işlerini mescidlerde halledenlere! O ne talihsiz kişidir ki, sokak köşelerinde gayrimeşru işlere bulaşır. Çok yazık! Bakıyoruz da, (Yâ Rabbi bu nasıl yanacak?) diyoruz. İçimiz sızlıyor. Şu anda böylelerine kızacak zaman değil, onlara acıyacak zamandır. Niye? Köre kızılır mı? Kör görmüyor. Rehbersiz, yardımcısız gidince, ya bir araba ona çarpar, ya o bir yere çarpar veya bir çukura düşer. Kalbi kör olan, yani imansız da, eğer o hâliyle âhirete giderse, Cehennem çukuruna düşer.

Bize, (Siz deli misiniz? Bu hizmetlerden bir menfaatiniz yok. Hayatınız, sıhhatiniz bu yolda mahvolmuş. Derdiniz nedir?) deseler, (Adam yanacak) deriz. Bir kimse ateşe giderken, Müslüman nasıl keyif sürer, nasıl zevkine bakar? Mümkün değil! Bu emr-i maruf ateşini içinde, taşımayanların imanı kâmil değildir. Çünkü dinimiz baştan aşağı merhamet, acımak dinidir. İnsan acınacak mahlûktur. Hayvanlar toprak olup gidecek. Fakat insan öyle değil. Hesaba çekilecek. Dünyada yaptıklarının hesabını verecek. İyilikleri onu sevindirecek, kötülükleri ise perişan ve rezil edecektir.

İnsanın yaptığı pislikleri, bir çöpçü, bir bekçi görse, kafasına sopayı indirir. (Vay utanmaz adam, sen bunları nasıl yaptın?) der. Hâlbuki Allahü teâlâ devamlı görüyor. Ona buna yaranmak için uğraşırız da, niye Rabbimize yaranmak için çalışmayız? En kıymetli bir dostumuz olsa, nihayet bizi günde birkaç kere görür. Ama Allah, her an, her yerde görüyor ve biliyor. Yapılan her şeyi Hafaza melekleri kayda alıyor, kameraya çekiyor. Demek ki, önce Allah’a vereceğimiz hesabı düşünmeliyiz.

Eden kendine eder

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder. O hâlde hep iyilik etmeli. Yaratılış itibarıyla, insan kendine düşkündür. Fakat nefsine, şeytana uyduğu için, maalesef kendine kötülük eder. Bari kalan şu ömrü, kendimize iyilik etmekle geçirmeye çalışalım. Peki, kendimize nasıl iyilik edilir? Başkasına iyilik etmekle. Yani başkasına ne kadar çok iyilik edersek, o kadar kendimize iyilik etmiş oluruz. Bir zat anlatır:
Bugün bu noktaya gelmemiz, hep başkasına iyilik etmekle olmuştur. Anneme çok iyilik ettim. Annem vefat edene kadar, bir gün olsun elini öpmeden dışarı çıkmadım, hattâ (Annesinin ayağının altını öpen, Cennetin eşiğini öper)hadis-i şerifine uymak için, ayağını da öptüm. Annem, (Ne yapıyorsun?) dedi. (İçimden geldi. Cennetin kapısının dibini öpmek için senin ayağının altını öptüm) dedim. (İnşallah sen de evladından öyle görürsün) dedi. Seneler sonra, bir gün eve geldim, uzanıp biraz dinleniyordum. Oğlum çok küçüktü o zaman, çocuk yürüyüp geldi, şap diye ayağımın altını öptü. (Ne yapıyorsun?) dedim. (İçimden öyle geldi) dedi. Hemen (Annem bunu bana haber vermişti) diye düşündüm.

İşte böyle, eden kendine eder. Bir musibete maruz kalınca, hemen karşımızdakine kızarız. (Filan niye böyle yaptı?) deriz. Hâlbuki kabahatli biziz, hata bizdedir. (Hata bende) diyen dünyanın en mutlu insanı olur. Ama (Kabahat onda, ben haklıyım, o haksız) diyen, hep üzüntü ve sıkıntı içinde yaşar. O hâlde ferahlamak, huzurlu olmak, başkalarının huzurunu temin etmekten geçer. Daha çok neşeli olmak isteyen, herkese iyilik etmeli. Kendimize iyilik etmek de zaten budur.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Bir lokantacı, para kazanmak niyetiyle de olsa, Allah’ın kullarına yemek yedirse, yine sevab kazanır)buyurmuştur. Çünkü Rabbimizin en çok sevdiği amellerden biri de, Onun kullarına hizmettir. Allahü teâlânın mahlûklarına karşı merhametli ve şefkatli olan, daima merhamet ve şefkatle karşılanır. Bu yüzden, Cenab-ı Hakk'ın rızasını, sevgisini kazanmanın en kestirme yolu, Onun kullarına iyilik etmek ve onların dualarını almaktır.
Affından şüphe etmemeli
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Günah olan işlerde niyete bakılmaz. İyi niyetle de yapılsa, günah günahtır. Ama iyi işlerde niyetin önemi büyüktür. Yani her iyilik için, muhakkak sevab alınacak diye bir şey yoktur. Çünkü iyiliğin kabul olup olmadığını bilemeyiz. İhlâsla yapılmamışsa sevab alınmaz. Hangi iş olursa olsun, mutlaka Allah’ın rızasını düşünmeli. Razı olacağına emin olduğumuz işleri yapmalı. 

Nasr suresi, çok büyük müjdedir. Bu sûrede, (Allah’a tevbe, istiğfar eden, Onu mutlaka affedici bulur) buyuruluyor. Ölünceye kadar tevbeyi terk etmemeli. Acaba affedildim mi diye şüphe de etmemeli. Çünkü şüphe eden, Rabbimize suizan etmiş olur. Allahü teâlâ affedeceğini, (İnnehü=Mutlaka) diye kesin bildiriyor. Unutmamalı, Allah verdiği sözden dönmez. 

Bir insanın cebinde veya evinde çok kıymetli cevher olsa, aman hırsız çalmasın veya kaybolmasın diye 24 saat onu düşünür. Bundan daha çok hassasiyeti iman için göstermeli. Ölüm var, âhiret var. Cennet var, Cehennem var. Üçüncü bir yer yok. Siyahla beyaz var, gri yoktur. Yani ya iman ya küfür. Ya Cennet, ya Cehennem... 

Seni hep gören var
Suç işleyen bir genci, zaptiyeler yakalayıp kırbaçla dövmeye başlarlar, ancak gençten hiç ses çıkmaz. Zaptiyeler, (Çok yorulduk, biraz ara verelim, sonra devam ederiz) derler. Kalabalığın içinde olan Bişr-i Hafi hazretleri gencin yanına gidip der ki:

- Bu kadar dayak yiyorsun, sesin hiç çıkmıyor. Acımıyor mu yoksa?

- Acımaz olur mu efendim? Delirecek gibi oluyorum.

- Peki, niye sesin çıkmıyor? 

- Efendim, kalabalığın arasında sevdiğim kız var, şu an bana bakıyor, o beni görürken, erkekliğe leke süremem, ufak bir ses çıkaramam. 

- Peki, Allahü teâlâ seni görmüyor mu? O sana bu kızdan daha sevgili değil mi?

Evliya zattan bu sözü duyan gençte, âni bir değişme olur:

- Evet, efendim. Kızdan vazgeçtim, bundan sonra Rabbimin rızası için çalışacağım.

Zaptiyeler de, dövmeyi bırakırlar. Genç, Allah demenin mükâfatını hemen görür. Sözünde de durup, ilim tahsili yapar, Evliya bir zat olur. Büyüklerin sözünde Rabbanî tesir vardır. Onun için, bu büyükleri tanımak büyük saadettir.
Ahiret için kanaat olmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünya için kanaat olur, ahiret için kanaat olmaz. Dünya için tevekkül olur, ahiret için tevekkül olmaz. Herkes kıyamette pişmanlık duyacaktır. Dünyada pişmanlık nimettir; fakat kıyamette pişmanlık felakettir.

İnsanlara hizmet etmek, insanlara faydalı olmak için, dinimizi doğru anlatmak gerekir. İslamiyet insanların hem dünyada rahat olmasını sağlar, hem de ahirette Cehennemden korur. Zaten mutluluk da budur. Dünyada insan rahat yaşamak ister, bu da dinimize uymakla olur. İnsan ahirette Cennete gitmek ister, bu da iman edip, ibadet yapmakla olur. O halde insanlara yapılacak en büyük iyilik, dinimizi doğru anlatmaktır.

İnsanın, maddi gıdasının temiz olması gerektiği gibi, manevi gıdasının da temiz olması, yani dinini doğru olarak öğrenmesi gerekir.

Yarın ahirette hiç kimse, (Benim bundan haberim yoktu) diyemez. Bu din asırlardır anlatılıp kitaplara yazılmış, eksik bir şey bırakılmamıştır. Onun için akıllıca hareket edip, hesabımız görülmeden önce hesabımızı görelim. Evliya zatlar, sadece yaptıklarının değil, düşündüklerinin bile hesabını yapmışlardır.

Büyük zatlardan birisi, bir gün kabristandan geçerken, yeşil sarıklı, yeşil cübbeli mübarek bir zatın kabrin başında beklediğini görür. Hemen yanına giderek selam verip sorar:

— Dünya ehlinden misin, ahiret ehlinden misin?

— Ahiret ehlindenim.

— Hayırdır inşallah?

— Cenâb-ı Allah, (O kuluma git, sorduğuna cevap ver) buyurduğu için buradayım. Şimdi bana bir sual sor; ama sadece bir sual soracaksın.

— Herhalde Cennettesin. O zaman soruyorum, bu nimete neyle kavuştun?

— Allahü teâlâ bana üç şeyle Cenneti nasip etti:

1- Ben, Rabbimin sevdiğini sevdim, sevmediğini sevmedim. Kim dinimi yani Müslümanlığı sevdiyse onu çok sevdim. Kim dinime yan gözle baktıysa ondan uzaklaştım, nefret ettim.

2- Rabbimin emir ve yasaklarına elimden geldiği kadar uymaya riayet ettim, ne emrettiyse yapmaya çalıştım.

3- Saçım, sakalım Onun yolunda ağardı. Rabbim, kusurlarımı, bu sakalımın, saçımın beyazlığı sebebiyle affetti.

Mübarek zat bunları söyleyip gözden kaybolur.


Dağıttıkların bizim oldu! 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, Aişe validemize, (Ya Aişe kurbanın etini ne yaptın?)diye sorunca, (Ya Resulallah, iki kolu kendimize bıraktım, diğerlerini, fakirlere dağıttım) dedi. (Demek ki, iki kol hariç hepsi bize kaldı, yani asıl o dağıttıkların bizim oldu) buyurdu. Demek ki, verilenlerin sevabı daha çok oluyor.

Çok varlıklı olmak, çok zengin olmak, her zaman ve her yerde iyiye alamet olmayabilir. Eğer dinimizin emir ve yasaklarına ihlâsla sarılırsak, o mal ve mülk insanı Cennete götürür. Hazret-i Osman’ın sorgusuz sualsiz, hesap görmedenCennete girmesine, malını ve mülkünü Allah yolunda hesap yapmadan vermesi sebep olmuştur. Allah için çok verdi, her şeyi kazandı.

Büyük zatların yolunda olan bir kimse vefat edince, büyükler onu hoş geldin diye karşılar. Nasıl ki insan, gurbetteyken, orada bir dost onu hoş geldin diye karşılayınca, insan sevinçten ne yapacağını şaşırırsa, vefat edince de, mesela İmam-ı Rabbani hazretleri bizi orada hoş geldin diye karşılarsa ne hoş olur, dünyalar bizim olur! Bu nimete, bu hitaba kavuşmak için, insan o büyükleri çok anmalı, kitaplarını severek çok okumalı.

Dünya sevgisini kalbden çıkarmak, kalbden dünya sevgisini çıkaranlarla beraber olmak yani o büyük evliya zatları sevmek ve onlara tâbi olmakla mümkündür ancak.

En zor iş İslamiyet’e hizmet etmektir; çünkü Allahü teâlâ en zor işi, en güvendiğine, en çok sevdiklerine, yani Peygamberlere ve vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimlerine vermiştir.

Dünyadayken Allahü teâlânın dinine doğru olarak hizmet edenler, Allahü teâlânın kullarının müşküllerini halledenler, mahşerde, tahtlar üzerinde, kürsülerde, gölgelerde oturacaklar. Allahü teâlâ onlarla mekândan münezzeh olarak konuşacaktır. Onlar için ne hesap var, ne de azap...

Allah’ın dinini, Onun kullarına öğretmeye giderken basılan yere, melekler kanatlarını serer. Birkaç Müslümanın Allah için toplanıp sohbet ettiği yere gökteki melekler imrenir. Hizmet ettiği yerlere ise, bütün mahlûkat imrenir.

Bir topluluk içinde Allahü teâlâ, en çok, o topluluğa hizmet edeni sever. Dünyalarına hizmet etmek de kıymetli; ama ahiretlerine hizmet etmek, yani dinlerini doğru olarak öğrenmelerine vesile olmak daha kıymetlidir.

Çalışmak, sebeplere yapışmak dinimizin emridir. Biz emri yerine getirip, sebeplere yapışalım. Ondan sonrası Allahü teâlâya kalmıştır. Dilerse ihsan eder, dilerse ihsan etmez. Neticeyi Allahü teâlâdan değil de, sebeplerden bilmek küfürdür. Kulun işi emre uymak ve sebebe yapışmaktır, takdir Allahü teâlânındır.
Ahirette bizi kurtaracak iş
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan, ya nefsi yani kendisi için veya Allah için yaşar. Nefsi için yaşıyorsa felakettir. Çünkü nefis denilen şey, Allah’ın düşmanıdır. Bizi yediren, içiren, besleyen yüce Rabbimizi bırakıp da nefsimiz için yaşarsak, sonumuz felaket olur. Hubb-i fillah ve buğz-i fillah bu dinin esasıdır.Hubb-i fillah dururken gidip de hubb-i nefs yapanı, yani Allah'ın düşmanı olan nefsini sevgili kabul edeni, Cenab-ı Hak nefsiyle baş başa bırakır, sonunda da Cehenneme atar.

Dünyada insanın nefsinden daha ahmak hiçbir mahlûk yaratılmamıştır. Çünkü nefsin her istediği kendi aleyhinedir, yani ateştir. Hem dünyada, hem âhirette dost, ancak Allah için olandır. Menfaat için olan dostlukların sonu mutlaka hüsrandır. Âhirette, bizi kurtaracak olan, ancak Allah için sevgidir.

Kıyamet kopar, terazi kurulur, herkesin hesabı görülürken, bir Müslümanın günahları ve sevabları tartılır, ama hikmet-i ilahi, tam eşit gelir. Melekler, (Yâ Rabbi, buna ne yapacağız?) derler. Allahü teâlâ, (Gitsin, akrabalarından bir sevab alsın, teraziye koyun, Cennete gitsin!) buyurur. Melekler, (Git, akrabalarından bir sevab al gel!) deyince, hemen sevinçle, anne, baba, kardeş, evlat, amca gibi akrabalarına gider. Çok az bir sevab lazım olduğu için pek ümitlidir. Durumu anlatır, (Çok küçük bir sevab verirseniz kurtulacağım) der, hepsine teker teker yalvarır, ancak zerre kadar sevab veren çıkmaz. Hepsi de, (Biz kendi durumumuzdan korkuyoruz) derler. O Müslüman, şaşkın, üzgün, boynu bükük gelir, (Bulamadım) der. Melekler durumu arz edince, Allahü teâlâ,(Dünyadayken onun din kardeşleri de vardı. Gitsin, bir de onlardan istesin!) buyurur. Melekler, (Git, bir din kardeşinden al gel!) deyince, gider bir arkadaşını bulur, (Vaziyetim kötü, çok az bir sevab verirsen kurtulacağım) diye durumunu anlatır. O Müslüman da, (Çok az da ne demek, al, hepsi senin olsun) der. Müslüman hemen sevinerek gelir, sevabları verir ve cennetlik olur. Melekler merak ederler, (Yâ Rabbi, buna sevablarının hepsini hediye eden Müslümanın hâli ne olacak? Bunun hiç sevabı kalmadı) derler. Allahü teâlâ, (Ben o sevgili kulumdan daha cömerdim, ona da hiç hesap sormayın! Kol kola Cennetime girsinler) buyurur.

İşte din kardeşi budur. Onun için dünyadayken ihlaslı, cömert, samimi, birkaç tane de olsa, böyle din kardeşimizin olmasına çalışmalıyız.

Sevgi, Allah için olur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bağdat’ta zengin bir tüccarın elli işçisi varmış. Bu tüccar, mübarek bir zatın cömertliğini, iyiliklerini, talebelerinin ve dergâhta hizmetli işçilerinin onu çok sevdiğini duyar. (O zatı yanında olanlar nasıl seviyorsa, ben de kendimi bu işçilerime sevdireceğim, onlara çok para vereceğim, her çeşit yardımı yapacağım) der. Onlara bol maaş, bol yemek verir, onlarla hoş sohbetler yapar, ancak ne yaptıysa, yine hiç kimse onu sevmez. 

Bunun üzerine, mübarek zatın o şehirdeki bir talebesine gider ve (Arkadaş, senin hocanın yaptığından da fazlasını yaptım. Ama beni kimse sevmiyor, arkamı dönüyorum, kimse yok. Bu zatın ne özelliği var? Yani bu zat benim verdiğimden daha fazla ne veriyor ki, siz onu deli gibi seviyorsunuz? Ben bu kadar iyilik ediyor, çok şey veriyorum, bugün yüzüme bakıyorlar, yarın yine arkalarını dönüp gidiyorlar. Hâlbuki siz uzakta da onu hep iyilikle anlatıyorsunuz. Bunu çok merak ettim) der. O talebe de, (Efendim, hocama gittiğim zaman bunu anlatır, verdikleri cevabı size söylerim) der. Hocasına gelip durumu anlatınca, hocası buyurur ki:

(Kardeşim, Allah için olan bir işte sevgi olur. Dünya için olan işte sevgi olmaz. O tüccar, dünya için onları besliyor. Dünya için iş yapıyor ve bundan sevgi bekliyor. Sevgi Allah için olur. Dünyanın tabiatında sevgi yoktur. Allahü teâlâ dünyayı yarattığı günden beri, bir defa olsun dünyaya rahmet nazarıyla bakmamıştır. Çünkü dünya, nefs ve şeytanın azmasına yardımcı olmaktadır. İnsanın dünyalığı arttıkça, nefsi kuvvetlenir, gururu, kibri artar, şeytan onu azdırır. 

İnsanlar da âhireti bırakmışlar, hep dünyalığı arttırmak için gece gündüz çalışıyorlar. Hâlbuki sıkıntıyı, üzüntüyü, sevgisizliği arttırıyorlar. İki sevgi bir kalbde birleşmez. Bir insanın kalbinde dünya sevgisi varsa, o insanda Allah sevgisi olamaz. Sevimsizleşir. Hem ailesi, hem çocuğu, hem birlikte bulunduğu insanların nazarında daima sevgisizdir. 

O tüccar, bir menfaat karşılığı kendisini sevdirmek için uğraşıyor. Ben ise hiç böyle bir şey düşünmeden, sırf Allah için seviyorum. Tabiî sevgi Allah için olunca, bunun sonu, sınırı yok. Dolayısıyla sevginin esası zaten budur. Bu sevgi insan için o kadar faydalı ki, Peygamber efendimiz, (Dünyada Allah için birbirini seven, Cennette de beraber olur) buyuruyor. Benim arzum, beni sevenlerle, benim sevdiklerimle, dünyada da, ahirette de beraber olmaktır.)
Âhirette en önemli sual
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âhirette sorulacak en önemli sual şudur: (Kulum, bunu ne maksatla yaptın?)
Bu sualin iki türlü cevabı vardır: Ya Allah rızası için veya nefsimiz için. Allah rızası için yapan kurtulur, nefsinin menfaati için yapan yanar. (İhlâssız amel, yani Allah rızası için olmayan ibadetler, hizmetler, işler, içi boş çekirdeğe benzer) buyurulmuştur. Bu çekirdek ekilse, içi boş olduğu için çimlenemez, ağaç olamaz, meyve veremez. Bu çekirdeği yemek istesek, içi boştur, yenmez. Boş çekirdeği ateşe veya çöpe atarlar.

Sonsuz hayat için Allah rızasını bırakıp da, üç günlük dünya için başkalarından bir aferin almak maksadıyla çalışmak çok yanlıştır. Bu kısa hayat, çok uzun da olsa sonu vardır, sonsuz hayatın yanında hiç kıymeti yoktur.

Bir Ehl-i sünnet âlimi buyuruyor ki:
Din için yapılan hizmetler, Cennetten dünyaya inen sofradır. Bunun sahibi kimse olamaz. Kim eğer bunu sahiplenmeye kalkarsa, yanar gider. Maddî olsun, manevî olsun, kavuşulan bir nimetin zerresini şahsından bilen yanar. Hepsi Allah’ın izniyle, büyüklerin bereketiyledir. Çünkü biz bu yoldan habersizdik, başka bir yoldaydık. O mübarek zatlar, bizi o yoldan aldı, bu yola koydular. O hâlde bu yola girdikten sonra, bu yolda yapılan her hizmet, her nimet, o mübarek zatlara aittir. Onlara ait olan bu yolda, insan kendi menfaati için ne düşünebilir? Sadece o yoldan kaymamaya, o yolda yaşamaya dikkat eder.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Eğer Allahü teâlâ size böyle bir yol nasip ettiyse, bu öyle kıymetli bir yol ki, bu yolda olanlar, günahkâr, fâsık da olsa, hepsi azizdir ve makbuldür.
Bu kıymet, o kişinin şahsından değil, yolun kıymetinden dolayıdır.

Şah-ı Nakşibend hazretlerinin şöyle bir duası var:
Yâ Rabbi, bana mutlak kavuşturucu bir yol ver ki, bu yolda olanlar, bu büyükleri tanıyanlar mahrum kalmasınlar, kolayca nimete kavuşsunlar.

Bu öyle bir yol ki, Cenab-ı Hakk’ın rızasına mutlak kavuşturucudur. Dünyada olmazsa ölürken, ölürken olmazsa kabirde, bu da olmazsa mahşerde veya Cennette mutlaka kavuşur. Böyle mutlak kavuşturucu olan bu yolun kıymetini bilmeli, başka yollara sapmamalı, başkalarının da, bu yola girmesi için çalışmalı.
Âhirette kurtulmanın ilk şartı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Allahü teâlânın bir kulunu sevmediğinin alameti, o kulun mâlâyâni ile uğraşmasıdır) hadis-i şerifinde bildirilen mâlâyâni, kişinin dinine ve dünyasına yaramayan boş işler demektir. Cenab-ı Hakk’ın bir kulunu sevdiğinin alameti ise, o kuluna İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi, Peygamber efendimizin vârisi olan sevdiği bir kulunu tanıtmasıdır. Allah'ın rızasının, dolayısıyla âhirette kurtulmanın ilk şartı, Onun sevdiği kullarının rızasını kazanmaktır. Bunların rızası kazanılınca, onların hocalarının da rızası kazanılır. Böylece Resulullah efendimizin de, Allahü teâlânın da rızası kazanılır. Büyüklerin rızasının hangi işte olduğu, zamana, şartlara ve şahsa göre değişir. Bu zamanda en önemli iş, dinimizi önce kendimiz doğru olarak öğrenmek, sonra da bunu anlatan doğru kitapları yaymaktır.

Her şey büyüklerin kitaplarında yazılıdır. Bu kitapları okumayı en büyük nimet bilmeli. Yazılanları elden geldiği kadar yapmaya çalışmalı. İnsan, her an bir şeye karar verir. Verdiği karar nefsinin arzusuna uygunsa, bu karar, onu Cehenneme götürür. Allahü teâlânın rızasına uygun karar verirse, bu da onu Cennete götürür.

Her şeyden önce haramları terk etmeli, kibirlenmemeli, gıybet etmemeli, Allah'ın kullarına merhamet etmeli, onlara ikram etmeli, iktisada riayet etmeli, israf etmemeli, fakat hizmette ve ikramda cömert olmalı, bugünün işini yarına bırakmamalı. Büyük zatlar buyuruyor ki:
(Çocuklarınıza itikad ve amel bilgilerini, Kur’an-ı kerim okumayı öğretin! Eshab-ı kiramın, mezhep imamlarının, Evliya-yı kiramın ve Osmanlıların sevgisini onların kalblerine yerleştirin! İslâmiyet’i yaymaya çalışmanın peygamberlerin vazifesi olduğunu, bu hizmetle şereflenmenin dünyada pek az insana nasip olduğunu bilip hizmet yaparken nazlanmasınlar. Bu hizmetin kendilerine verilmesini bir nimet bilsinler.)

Bu hizmetlerin kıymetini anlamaya ve anlatmaya bizim gücümüz yetmez. Bu hizmetleri severek yapmak, Cenab-ı Hakk'ın fazlı ve ihsanıdır. O, bunu sevdiklerine verir. Bu büyük nimet için, Ona ne kadar şükretsek azdır.

Dünya sevgisinin tek ilacı 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan hasta olunca, hem ibadetlerini, hem hizmetlerini tam yapamaz. Bunun gibi, insanın kalbi hasta olunca da, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tam yapamaz. İstenildiği gibi ibadet yapabilmek için tedavi gerekir. Nasıl bedenimizi tedavi ettirmek için doktora gidiyorsak, ibadetlere mani olan kalb hastalığını da tedavi etmek lazımdır. Kalb hastalığı demek, Allahü teâlâdan, âhiretten, Peygamber efendimizden ve dinden başka şeylere gönül vermektir.

İnsanın gönül verdiği iki şey, servet ve şöhrettir, ikisi de felakettir. Kim para ve şöhret düşkünü ise, bilsin ki kalbi hastadır. Merhum Hocamız buyururdu ki:
(Kalb hastalığının bir tek ilacı vardır. İnsan, sabahlara kadar zikretse, akşamlara kadar namaz kılsa, her gün oruç tutsa kurtulamaz, çünkü kalbden dünya sevgisini çıkarmanın ilacı bunlar değildir. Bunun ilacı büyüklerin sevgisidir. Buna kavuşmak için de, kitaplarını severek çok okumak ve bunlara uygun yaşamak şarttır.)

Sevgi itaattir
Bir gün, merhum Hocamıza, (Efendim, hep büyüklerin sevgisinden bahsediliyor, büyükleri sevmek lazım deniyor. Bu sevginin tarifi, ölçüsü nedir?) diye sorulunca, cevaben buyurur ki:
(Sevmek itaat etmektir, bir kişi, sevdiğini söylediği kimseye, ne kadar itaat ediyorsa o kadar seviyordur, yani ne kadar itaat varsa o kadar sevgi vardır. Seviyorum dediği hâlde itaatten uzak olanların sevgisi sahtedir, yalandır. Sevmek aynı zamanda istifade etmektir ki, istifade etmek için yanında, yanı başında bulunmak da şart değil. Uzakta olan da itaati oranında istifade eder. İtaati ne kadar çoksa sevgisi de o kadar çoktur. İtaati ne kadar azsa sevgisi de o kadar azdır. Mesela Hazret-i Ebu Bekir’in sevgisi en çoktu, çünkü itaati çoktu, herkes Cenab-ı Peygamberi inkâr ederken o kabul etti. Herkes Mirac olayından sonra, “Mescid-i Aksa‘ya kaç zamanda gidilip gelinir?” diye konuşup, kimi inkâr ederken,(O söylüyorsa doğru söyler, inandım) diyerek, hiç fikir yürütmedi, tam teslim oldu. Çünkü sevgisi tamdı. Dolasıyla, “Efendim ben Allah’ımı, Peygamberimi, Kitabımı, büyükleri çok seviyorum” diyenin doğru söyleyip söylemediğini anlamak için, ne kadar itaat ettiğine bakılır. Sevginin ölçüsü itaattir.)
Akıl ve kalb ayrıdır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hiç kimse kendi kendine kurtulamaz. Çünkü dünya bir sarmaşık otu gibi insanın her tarafını sarmıştır. Bundan kurtulmak için İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bir Allah adamını tanımak ve salih arkadaşlarla beraber olmak şarttır.

Akıl ve kalb ayrı birer dünyadır. Bir kitaptan akıl ve kalb yoluyla istifade edilir. Akla, tıpkı teybe doldurur gibi, istediğimiz kadar bilgi doldurabiliriz. Ama kalbin istifade etmesinin şartları vardır. Okuduğumuz kitabın yazarı, kalbi Allah sevgisiyle dolu, yetkili bir âlimse, farkında olmadan bizde dünyaya karşı bir soğukluk başlar ve din kardeşlerimize karşı sevgimiz artar. Bunlar da kalbimizin temizlendiğine alâmettir. O mübarek kalbdeki feyz, bizim kalbimize akar.

İnsan yemek yemezse bir müddet sonra açlıktan öldüğü gibi, kalb de, gıdası olan ilmi alamazsa bir gün ölür. Fakat kalbin gıdasını vereceğim derken zehir verilirse, yani mezhepsiz, itikadı bozuk kimselerin kitapları okunursa, o kötü yazarların kalbindeki zulmet ve pislik, bizim kalbimize akar, kalbimiz zehirlenir ve hattâ ölür de farkına bile varmayız. Onun için, bir kitabın yazarı, içindeki bilgiden daha önemlidir.

Bizi kurtaracak olan beynimizdeki bilgiler değildir. Onları nasıl olsa unutacağız. Ancak büyüklerin temizlediği, nur ve sevgiyle dolu kalbler kurtulacaktır. Büyükler, (İnsanlar helak olmuştur, âlimler hariç. Âlimler de helak olmuştur, ilmiyle amel edenler hariç. İlmiyle amel eden âlimler de aldanmıştır, ihlâsla amel edenler hariç) buyuruyorlar. Demek ki ilim, amel ve ihlâsın üçü de şarttır.

Muhlis, kalbi temizlenmiş ihlâs sahibi insan demektir. Mektubat-ı Rabbânî'nin ve büyüklerin sohbetlerinin tamamı, insanın kalbi içindir. Çünkü kalb kurtulmadıkça insan kurtulamaz. Nitekim insan ölürken beyni durur. Ruh en son, kalbden çıkar. Dolayısıyla kalbin ilimle, bilgiyle değil, sevgiyle alâkası vardır. Ölürken sevdiğini yani Resulullah efendimizi ve onun vârisi olan büyükleri andığı zaman ruhları orada hazır olacağı için dünyadan imanla ayrılır.

Kalbi temizlemeye çalışmalı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İslamiyet üç kısımdır:
1- İlim: İslamiyet’in en büyük düşmanı cehalettir. İlim öğrenmek farzdır. Farzları, haramları öğrenmek farz, vacibleri öğrenmek vacib, sünnetleri öğrenmek sünnettir. (Erkek olsun kadın olsun, Müslümanların ilim öğrenmesi farzdır) buyuruyor Peygamber efendimiz. Beşikten mezara kadar ilim öğrenmeli.

2- Amel: Öğrenilenler tatbik edilmelidir. İlaç, kullanmak içindir. Dağda kalan kimsenin yanında, çeşitli silahlar bulunsa, bunları kullanmasını iyi bilse ve çok cesur olsa, kendine hücum eden aslana karşı kullanmadıkça, bu silahların faydası olur mu?

3- İhlâs: Kalbin dünya sevgisinden tasfiyesi yani temizlenmesi için uğraşmak vacibdir. Merhum Hocamız buyuruyor ki:
(Ahlâk bilgilerini öğrenmek, mesela İslam Ahlâkı kitabını okumak farzdır. Bu bilgileri öğrenip onları yapmaya çalışmakla da kalb temizlenir. İslam Ahlâkıkitabındaki kalb hastalıklarını öğrenen, hele hele onları hazmedenin kalbi tasfiye olur. Farzı yapınca, vacib olan kalbin temizlenme işi, kendiliğinden yapılmış olur.)

Şu hâlde, ihlâs elde etmek için, kalbin temizliği şarttır. Mesela namaz kılmak, Kur’ân-ı kerim okumak, salih arkadaşlarla bir araya gelip sohbet etmek gibi şeyler, kalbin temizliği içindir. Eğer kalb, nefsin isteklerinden kurtulursa, hemen zikretmeye başlar. Çünkü kalb boş durmaz. İçindeki su boşalınca bardağa hemen havanın dolması gibi olur. Onun için esas zor olan, kalbin ve nefsin temizlenmesidir. Bu da, nefsin isteklerine engel olmakla olur. Nefsin gıdası dünya nimetleri değil, haramlardır. Mübarek bir zat buyuruyor ki:
(Hakiki Müslüman ol, layıkıyla ibadet et, Allah’a teslim ol, istersen dünya saltanatı içinde yaşa! Hiç mahzuru yoktur. Yeter ki sadakatle İslamiyet’e uy!)

İnsanların kalbleri hastadır. Bu hastalığın tedavisi şarttır. Bunun doktoru da, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi büyüklerin ruhlarıdır. Evet, onlar vefat ettiler, ama ruhları bizden ayrı değildir. Onlar vefat etmekle bizi bırakmazlar, bizden ayrılmazlar. Ancak, istifade etmek için mutlaka hatırlamak, anmak, onlara Fatiha okuyarak irtibat kurmak gerekir. Yoksa sadece bakıp geçerler, istifade edemeyiz. Gerek kitaplarını okuyarak, gerekse kabirlerine giderek bir bağlantı kurmalıdır. Onlar zaten feyz vermeye, tedaviye, kurtarmaya hazırdır. Bir adım atana, onlar on adım yaklaşır.
Akıl veren talebeler
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Vaktiyle Horasan’da çok yaşlı, fakat dinç bir şeyh efendi varmış. Bu zatı sevenler bir gün onu ziyarete gelirler. Gayet neşeli, genç ve dinç görünmesini merak edip sebebini sorarlar. (90 yaşımda olmama rağmen böyle dinç olmamı ve neşemi talebelerime borçluyum) buyurur. Ziyaretçilerin bu söze şaşırdığını görünce, bir talebesini çağırıp, (Evladım, kilerden bir karpuz getir, kesip misafirlerimize ikram edelim) der. Talebe, hemen gidip elinde bir karpuzla gelir. Hocasına verince, o zat karpuza eliyle hafifçe vurur. Tam olmamış hissini vermek için, (Git başkasını getir) der. Talebe gidip başka bir karpuz getirir, hocası yine eliyle karpuza vurur, onu da beğenmez. (Git başkasını getir) der. Bu şekilde tam yedi defa karpuzu geri gönderir, başkasını ister. Talebe de her seferinde (Peki efendim) der, götürüp başkasını getirir. Sonunda hocası, getirdiği karpuza eliyle hafifçe vurunca, (Tamam, bu güzel) diye beğenip keser ve misafirlere ikram eder. Karpuz yenirken o zat onlara der ki:

(Gördünüz, her seferinde talebemin getirdiği karpuzu beğenmedim. Yedi defa kilere gönderdim ve daha iyisini getirmesini istedim. Halbuki kilerde sadece bir karpuz olduğunu biliyordum. Her seferinde onu geri gönderirken, “Kilerde başka karpuz yok” demeden aynı karpuzu getirip götürdü, sizin yanınızda beni mahcup etmedi. İşte bu yüzden, yani bana akıl veren talebelerim olmadığı için, hep neşeli ve genç kaldım.)

Akıl, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir büyüğü tanıyana kadar işe yarar, ondan sonra teslim olmak gerekir. Hazret-i Mevlana, (Hocamı tanıdım, aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyurmuştur. Her mürşid denilene değil, gerçekten mürşid-i kâmil olana veya onun kitaplarına uyan kimsenin, aklını devreden çıkarması gerekir. 

Allahü teâlâ, (Allah’a, Peygambere ve sizden olan âmire itaat edin)buyuruyor, kendi aklınıza göre hareket edin demiyor. Kim kendi aklına göre hareket ederse, helâk olur. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri, yazdığı kitapların özetini, parmağındaki yüzüğe yazdırmış, (Kendi aklına uyan pişman olur)buyurmuştur. İnsan ya aklına, ya nefsine, ya şeytana veya İmam-ı Rabbanihazretleri gibi büyük bir zata teslim olur. Büyüklere teslim olup kurtulmalı. Teslim olduktan sonra, aklına uymak doğru olmaz. Ya gemiye binmemeli, binilmişse de artık kaptana teslim olmalı, geminin rotasına karışmamalıdır.
Akşam mümin, sabah kâfir!
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Hakiki bayram, son nefeste Allahdiyebilmek, imanla ölmektir. Muteber olan sondur. Son nefeste, Allah demek yerine (Aman doktor, kurtar beni!) diyen tehlikededir. Mademki son nefes şüphelidir, o zaman daima korkacağız ve istiğfar edeceğiz. İbadet etmekle emrolunduk. İbadetimizin kabul olması için de yalvaracağız. Çünkü sahih olsa bile, ihlâsla yapılmazsa kabul olmayabilir, yani sevab verilmeyebilir.

Peygamber efendimiz, (Ey Eshabım, siz öyle zamanda geldiniz ki, emirlerin onda birini yapmasanız helâk olursunuz. Âhir zamandaki ümmetim, emirlerin onda birini yapsa kurtulur) buyuruyor. Burada, Eshab-ı kiramın helâk olması demek, faziletlerinin azalmasıdır. Bu, onların helâki sayılır. Âhir zamandaki ümmetin, onda birini yapıp kurtulmasından murat da, imanlarını koruyup, imanla ölmeleridir.

Eshab-ı kiram, lüzumsuz konuşmamak için veya Allah Resulü bir şey buyurduğu vakit, (Hayır) deseler kâfir olacaklarını bildikleri için, dillerinin altına taş koyarlardı. Çünkü Peygamber efendimiz, (Cennette yanımda olmak isteyen boş laf konuşmasın) buyuruyor. Kıyamet yaklaştıkça çok kötü şeylerin olacağı bildirilmiştir. Bir hadis-i şerif:
(Kıyamet yaklaştıkça, fitneler çoğalır. Gece başlarken karanlığın artması gibi olur. Sabah evinden mümin olarak çıkan çok kimse, akşam kâfir olarak döner. Akşam mümin iken, gece imanları gider.)

Bundan kurtulmak için Fâtiha sûresinin son üç âyetini okurken mânâsını düşünmeli. Tefsirlerde bildirilen mânâsı şöyledir: (Ya Rabbî, bana doğru imanı, Ehl-i sünnet itikadını göster, o büyüklere ihsan ettiğin yolu bize de nasip et, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği o kötü insanların küfründen, dalaletinden, bozuk yolundan beni koru!) Bu mânâyı düşünerek okursa, Allahü teâlâdan doğru imanı istemiş, kâfirlikten ve sapıklıktan Ona sığınmış olur ve küfürden korunur. Aynı zamanda tevbe etmiş olur. Dinimiz hastalığı da, ilacını da bildiriyor. Çünkü günümüzün hastalığı küfürdür. Bu zamanda haram helâl, iman küfür karıştığı için, haramları hafif görerek veya dinî bir hususla alay ederek küfre düşen çok sayıda insan, küfre düştüğünü bile bilmiyor, hâliyle tevbe de etmiyor. İşte bu korkunç hastalığın ilacı, bu üç âyet-i kerimeyi, mânâsını düşünerek okumaktır. 

Hakikate kavuşmak için 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, her kulunu bir yerde istihdam ediyor. Hikmet-i ilahi, bazı kulları küfre hizmet ederken, bazı kulları da her şeyini feda ederek, insanların dünya ve âhiret saadetlerine kavuşmaları için dinimize hizmet ediyor. Binlerce evliyanın, ulemanın hayatını okuyoruz, hepsi aynı şeyi söylüyorlar:
1- Allah’ı ve ölümü unutmayın!
2- Dünyanın cazibesine ve nefsinize aldanmayın.

İnsana gezdiği yerlerden mutlaka ya rahmanî veya şeytanî bir şeyler bulaşır. Eğer İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi Allahü teâlânın sevdiği, büyük bir zatın kitaplarını rehber edinmemişse, yani mürşidi yoksa, artık onun mürşidi şeytan olur. Şeytanın ve nefsin elinde oyuncak olur ve sapıtır.

Merhum hocamız buyururdu ki:
(Abdülhakim Arvâsî hazretlerinden öğrendiklerimin vesikalarını bulmak için, ömrüm kitap okumakla geçti. Vardığım kanaat şu olmuştur ki, çok kitap okuyan, çok şaşırır, yolunu sapıtır. O kitap öyle diyor, bu kitap böyle diyor. Hakikate kavuşmak için çok kitap okuyan, hakikatten uzaklaşır. Ancak bir mürşid-i kâmilden İslamiyet’i öğrenen, onun dediği yolda yürüyen, onun eserlerini okuyan kurtulur. Fakat o mürşid-i kâmilden istifade etmek için de, çok ağır bir şart vardır. Boş olmak, bilgiçlik taslamamak, akıl yürütmemek, kendini aradan çıkarmak şarttır.)

Dolu bir bardak boşalmadan, içine bir şey konamaz. Kirli bardak temizlenmeden, içine zemzem konulsa bozulur, içilemez. Onun için kalblerimizdeki kirleri temizlemeden kendimizden vazgeçmeden, aklımızı, ilmimizi, faziletimizi, ne varsa hepsini sıfırlamadan, büyük zatlardan istifade etmek mümkün değildir. İstifade etmenin alametleri vardır. Birincisi, aşkla hizmet etmektir. Daha sonra, alçakgönüllü, merhametli, güler yüzlü ve cömert olmaktır, yani onlardaki güzel ahlâkın intikal etmesi lazımdır. Aksi hâlde kendi bilgisiyle, kendi aşkıyla, kendi düşüncesiyle hareket ettiği müddetçe, adım adım hakikatten uzaklaşır.

İstifade etmek için, teneşir tahtasındaki ölü gibi olmalı. Teslimiyet ne güzeldir. Çünkü en zor iş odur. Herkes, (Bu işte ben varım) diyor. Eğer sen varsan, onlar yoktur. İki var olmaz. Biri varsa, diğeri yoktur.
Âlimleri tanımanın kıymeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün mesele imanla ölmektir. İmanla öldükten sonra, günahlar dağ kadar da olsa, kurtuluş kolay olur. Çünkü çok şefaat var. En başta Peygamber efendimiz, hem günahı çok olanlara, hem de büyük günah işleyenlere şefaat edecektir. Ondan sonra onun vârisleri şefaat edecektir. (Âlimler peygamberlerin vârisleridir) ve(Talebeleri arasında âlim, Ümmeti arasında peygamber gibidir) hadis-i şerifleri, âlimlerin ve şefaatin önemini göstermektedir.

Bir delikanlı ölür, hesabı görülür. Günahı dağ gibi, sevabı bir avuçtur. Cehenneme götürülürken, Allahü teâlâ Cebrail aleyhisselama, (Bu kuluma dört şey soracağım. Vereceği cevaba göre muamele olunacak) buyurur:

1- (O kulum dünyadayken bir Ehl-i sünnet âlimini tanıdı mı, onun sohbetinde bulundu mu?) sorusuna delikanlı, (Hayır, böyle bir şerefe kavuşamadım) der.

2- (Peki, böyle bir âlimin sofrasında bulundu mu, onunla yemek yedi mi?) sorusuna da, (Hayır) der.

3- (Onun mahallesinde oturdu mu?) sorusuna da, (Hayır) der.

4- (Böyle zatın oğlunu sevdi mi, onunla arkadaşlık etti mi?) sorusuna, delikanlı, (Evet, komşu köyde bir âlim vardı, onun oğluyla arkadaştım ve onu çok seviyordum, o da beni çok severdi) der. Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurur ki:
(Evlada yapılan babaya yapılmış demektir. Onun evladını seven de, onun şefaatine kavuşur. O genç, âlimin şefaatine kavuşmuştur. Bütün günahlarını affettim. Onu Cennetime götürün!)

İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitaplarını, talebelerini seven de böyle olur. Çünkü bu büyükler, (Talebelerimizin hepsi bizim evlatlarımızdır)buyuruyor. Onun için bu büyüklerin, talebelerine olan sevgisi, en yakınlarına olan sevgiden daha fazladır.

Resulullah’ın bu vârislerine kavuşmak demek, kendilerine bizzat olmasa bile, kitaplarına ve onları tanıyan kimselere kavuşmak demektir. Hallac-ı Mansur, o zaman hayatta olan Silsile-i aliyye büyüklerinden Abdülhâlık Goncdevani hazretlerinin bir talebesine rastlasaydı, idamına sebep olan sözü söylemezdi. Çünkü büyükler gibi, büyüklerin talebeleri de fitneye sebep olacak iş ve sözden sakınırlar. Bir mürşid-i kâmile veya bir talebesine yahut bir kitabına rastlamayanın kurtulması çok zordur. 


Allah sevgisinin alameti 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanın haramlardan ne kadar sakındığı, ibadetlere ne kadar sarıldığı ve Allah sevgisine ne kadar kavuştuğu, bir alametle anlaşılır. Eğer bu alamet kendisinde varsa, her şeyi tamamdır. Bu alamet şudur: Allah sevgisi arttıkça, kendisinin yanlışlarını görür. Ömür boyu hatalarını hiç unutmaz. İşte bu, tevbesinin kabul edildiğini ve istikametinin doğru yönde olduğunu gösterir.

İnsan kendi kusurlarını ne kadar çok düşünürse, Allahü teâlâya ve Müslümanlara olan sevgisi ve onlara verdiği kıymet, o kadar çok artar. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Kendini beğenenin Allahü teâlâyı tanıması mümkün değildir. İnsan, kendini bir Frenk kâfirinden daha üstün görse, ne hocasını tanır, ne de Allahü teâlâyı tanır) buyuruyor.

Şah-ı Nakşibend hazretleri (Hocasını imtihan eden melundur) buyuruyor. Yol, teslimiyet yoludur. Bu, hazret-i Ebu Bekri Sıddık’ın yoludur. Bu yolda,(Aklımı bıraktım ve kurtuldum) sözü meşhurdur. Çünkü akıl hep kendini bir şey zanneder.

Birisi, Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine imtihan niyetiyle, (Efendim bir şey sorabilir miyim?) der ve sorusunu sorar. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri, (Bu sualin iki cevabı var. İster dille, istersen kalbden manevi olarak söyleyeyim. Hangisini istiyorsun?) der. Adam, (İkisi de olur) deyince buyurur ki:
(Keşke bizi imtihan edeceğine kendini imtihan etseydin. Nereye gittiğini, ne olduğunu, ne işe yaradığını sorsaydın, bize soru sormaya vaktin olmazdı. Böyle bir maksatla gelen bizden ayrılmıştır. Feyz kapıları kapanmıştır. Ama unutma ki, senin imtihanınla bu Allah adamları cevap veremeyecek, üzülecek diye düşünürsen, bu senin felaketine sebep olur.)

Bunları dinleyen adamın yüzü simsiyah olur, danalar gibi bağırmaya başlar. Adamı oradan götürürler, ama günlerce feryat eder, ben yandım, tevbe ettim der. Bütün komşuları rahatsız olurlar. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine gelip, (Efendim Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlanmış bir zatsınız. Allahü teâlâ affedicidir. Lütfen siz de merhamet edin, affedin) derler. (Affettim) der demez, adam eskisinden daha güzel olur.

Şu hâlde Allah dostlarını imtihan etmekten çok sakınmalıdır.
Alın yazısı insanın icraatıdır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünyada farklı yerlere akan nehirler vardır. Kimi Karadeniz’e, kimi Akdeniz’e, kimi de başka denizlere akıyor. O nehirlerin aktığı yerden, gidecekleri yeri bilmek zor değildir. İnsanlar da, dünyada Cennete ve Cehenneme akan iki nehir gibidir. Yaşayışıyla, konuşmasıyla, icraatlarıyla, ibadetleriyle herkes bir yere akıyor. Herkesin nereye aktığı, gittiği yoldan bellidir. İstisnalar olabilir. Yani kudret sahibi Cenâb-ı Hak, bir taraftan alıp diğer tarafa koyabilir. Ama âdeti şöyledir ki, nehrin aktığı yer belli olduğu gibi, insanların da âhirette gideceği yer, dünyadaki işlerinden bellidir. Demek ki, alın yazısı insanın icraatı oluyor.

Yani insanın alın yazısı ne ise, onu yapar. Kimi dinin yıkılması veya değiştirilip bozulması için, kimi de İslamiyetin yayılması, insanların huzura kavuşması, kötülüklerin önlenmesi için çalışır. İkisinin de alın yazısı bellidir. O hâlde, insanın kaderi ne iş yaptığından bellidir.

(Allahü teâlânın bir kulunu sevmediğinin alameti, o kulun boş şeyle uğraşmasıdır) hadis-i şerifi gösteriyor ki, bir kimse ne dünyaya, ne de âhirete hiç faydası olmayan işlerle uğraşıyorsa, Allah onu sevmiyor demektir. Çünkü Allahü teâlâ, Müslümanın, iyi niyetle çalışmasını ibadet kabul ediyor. Çalışan, vazifesine düşkün olan, gerek dünyası gerekse âhireti için faydalı olan bilsin ki, Allah onu seviyor. Tembel olanı, işine geç geleni, işinden kaytaranı da Allah sevmiyor.

Kişi, namazı öyle bir kılıyor ki, ne tâdil-i erkâna, ne tumaninete riayet ediyor, alelacele kılıp kaçıyor. Peygamber efendimiz, (Hırsızın en büyüğü, namazından çalandır) buyuruyor. Hırsızlık illa birinin cebinden mal çalmak değildir. İşinden, vazifesinden, ibadetinden çalan, yani bunları hakkıyla ifa etmeyen de hırsızdır.

Yaptığımız her şey, videoya alınır gibi kayda geçiyor, âhirette önümüze konacak. Onun için hiç kimse, kendisini haklı göstermek, temize çıkarmak için, bir başkasını ikna etmeye uğraşmasın! Allahü teâlâ, her şeyi görüyor ve biliyor. Müslüman, buna inanan ve bilen insan demektir. O hâlde, başkalarını bırakıp, aynaya bakalım, kendimizi görelim ve ne hâlde olduğumuza karar verelim. Bize kendimizi gösterecek ayna, Silsile-i aliyye büyüklerinin hayatı ve kitaplarıdır.

Anlamak, kalbe nakşetmek demektir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Faydasız ilimden sana sığınırım yâ Rabbî) diye dua ediyor. Bu dua, (Öğrendiklerimizle amel etmeli, yoksa vebal altında kalırız) demektir. Duyduktan, öğrendikten sonra yapmamak çok tehlikelidir. Çünkü hadis-i şerifte, (Âhirette en şiddetli azap, ilminden istifade etmeyen âlimlere olacak) buyruluyor.

İlim demek, illa yüzlerce kitabı ezberlemek değildir. Çünkü maksat, araba, uçak gibi bir vasıtayla Mekke’ye varmaktır. Bir vasıta ki Kâbe'ye, Mekke’ye götürmüyor, o vasıta ne işe yarar? İlimden maksat da, Allahü teâlânın rızasına kavuşmaktır. Bu maksada ulaşmaya faydası olmayan ilim vebaldir, yanlış bir şey öğrenmişiz demektir. Dolayısıyla işittiğimiz, öğrendiğimiz şeyi yapmak mecburiyetimiz vardır. Peygamber efendimiz, (İşitip öğrendiği hâlde, haramdan sakınmayan, Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan, âhirette en şiddetli azabı görecektir) buyuruyor. Çünkü Allahü teâlâ, (Kulum, bunu sen işittin, öğrendin, filan kulum vasıtasıyla ben bunu sana bildirdim. Ne yaptın) buyuracak. Cevap veremeyenin hâli ne olur?

Allah korusun, biraz sıcaksa veya kaynarsa abdest suyuna bile dayanamayız. Cehennem çok dehşetli bir yerdir, hesap günü, çok dehşetli bir gündür. Âhirete dönelim, biraz kendimizle uğraşalım. Niye hep başkasıyla uğraşıyoruz? Biz çok mübarek bir kimse miyiz? Hiç mi hatamız, kusurumuz yok? Niye sağa sola dil uzatıyoruz? Belki de kısa bir zaman sonra öleceğiz. Biz neyi bekliyoruz, neye göre hesap yapıyoruz? Neye güvenerek hayırlı işlerimizi tehir ediyoruz?

Seyyid Abdülhakîm-i Arvasî hazretleri, (Bayezid Camiinde 30 sene imanı anlattım, anlayan 3-5 kişiyi geçmez) buyurmuş. Nasıl oluyor da bu kadar az anlayan çıkıyor? Anlamak, kalbe nakşetmek demektir, imanın kalbe yerleşmesi zordur. Mesela İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Bir kimse Peygamberlerin yaptığı ibadetleri yapsa, fakat üzerinde başkasının bir kuruş hakkı bulunsa, o hakkı ödemedikçe Cennete giremez) buyuruyor. Kul hakkının önemini anlayan bir kimse, ayaklarını uzatıp yatamaz. İnsan şehid olarak vefat edip, Cennetin kapısına kadar gitse bile, eğer üzerinde kul hakkı varsa, ilahi adalet yerini bulmadıkça Cennete giremez.
Alın yazısını okumak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Herkesin yaptığı iş, alın yazısının gereğidir. İnsanın alın yazısı icraatıdır. O hâlde herkes, kendi alın yazısını, yaptığı işe bakarak okuyabilir. Dünyada her iş, her konuşma, her çalışma, akla ne gelirse, mutlaka ikiye ayrılır. Hepsi ya Rahmanî veya nefsanîdir. Rahmanî olanlar sağ tarafa, nefsanî ve şeytanî olanlar ise sol tarafa yazılır. Ortada ve boşlukta hiçbir şey kalmaz. Âhirette orta yok, ya Cennet var, ya Cehennem! Dolayısıyla insan, ölünceye kadar daima imtihana tâbidir. Her an, her yaptığı kayda geçiyor ve hepsinin teker teker hesabı sorulacaktır.

Bu imtihanı kazananlar Cennete, kazanamayanlar Cehenneme gider. Ortası yoktur. Ancak kusurlu olan bazıları âhirette, o meydanda şefaati bekler. Şefaate uğrarsa kurtulur, Cennete gider; şefaat olmazsa Cehenneme gider. Nitekim öğretmen de, sene başında derslere başladığı zaman hiçbir talebesine ayrım yapmadan herkese eşit davranır. En sonunda yapılan imtihanlar sonucunda, kimi sınıfı geçer, kimi kalır. İkmale kalan da olur. O da, âhirette şefaati bekleyen gibi, öğretmenler kurulu kararına göre, ya sınıfı geçer, ya kalır.

İnsanlar, ya faydalıdır, ya zararlıdır. Peygamber efendimiz, (Hayrun-nâs men yenfe’un-nâs, şerrün-nâs men yedurrun-nâs) buyuruyor. 

İnsanların hayırlısı faydalı olandır. Kime? Tabiî önce kendisine. İnsanın kendisine faydalı olması demek, ölürken, mahşerde, Cehennemde azab-ı ilahiden kurtulmak demektir. Bu, insanın kendisine yapacağı en büyük iyilik, en büyük faydadır. Sonra, canlı olan her şeye karşı merhametlidir. Ağaç, insan, hayvan, ne akla gelirse, katiyen onlara zararlı olamaz.

İnsanların kötüsü de zararlı olandır. Okuyor, işitiyor ve görüyoruz. (Yâ Rabbi, bir insan bu kadar nasıl kötü olabilir?) diyoruz. O ancak zarar verdiği vakit, haz ve zevk duyar.

Şimdi insanlar birbirini sevmez hâle geldi, acıma duygusu kalmadı. İnsan kimden iyilik görürse onu sever. Onun için dinimiz, (Kâfirden, mürtedden kaçın, iyilikleri size dokunmasın, çünkü kalbiniz onlara meyleder) diyor. Kâfire muhabbet küfre kadar götürür. Onun için daima salihlerle, ilim ve ihlâs sahipleriyle birlikte olmaya çalışmalıdır.

Niçin yaptın?

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünya melundur. Dünyada Allah için olmayan şeyler de melundur. Mesela kılınan namazlar, tutulan oruçlar bile, Allah için değilse melundur. Yani hiçtir, reddedilmiştir, üstelik cezaya lâyıktır.
Âhirette herkes, yapılan her şey için, (Niçin yaptın?) sorusuna cevap verecek. Allah için olanlar alınacak, başka maksatlarla yapılanlar atılacaktır.

Çok mübarek bir zatın, çok da iyi bir ahbabı varmış. Bir araya gelip, namaz kılarlar, Kur’an-ı kerim okurlar, teheccüde kalkarlar, zikrederler. Yıllar böyle geçerken, arkadaşı bir ara gelmez olur. Yanındakilere, (Bizim böyle böyle bir kardeşimiz vardı, ne oldu?) diye sorar. (Efendim, o ölüm döşeğinde, ağır hasta!) derler. O zat, (Hemen ziyaretine gidelim) der. Gelip bakarlar ki, odanın ortasına kendisini atmış, gözleri fırlamış, yüzü kapkara, saçları dimdik, şekli insana benzemiyor. Allah muhafaza etsin! Korku içinde hemen yanına eğilip, sesli olarak der ki:

- Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü.

Arkadaşı itiraz eder:

- Onu bana sakın söyleme!

- Arkadaş, sen böyle değildin, takva ehli bir zattın, ne oldu sana böyle?

- Ben bütün ibadetleri, hizmetleri yalnız insanların takdiri için, herkes benden bahsetsin, (Ne mübarek zat) desinler diye yaptım, benim âhiretle, dinle alakam yoktu.

- Peki, ne olacak şimdi?

- Bu hâl benim başıma birkaç kere geldi. Defalarca ölüm hastası oldum. Tevbe ettim, Rabbim kabul etti, affetti. Çok rahat yaşamaya başladım. Artık bir daha öyle düşünmeyeceğim dedim, ama daha beterini düşündüm. Hattâ evde yalnız başıma olunca, daha büyük günahlar işlemeye başladım. Sonra hastalandım, daha da beter oldum, Allah’a yalvardım, yine Allah affetti. Bir müddet geçti, yine aynı, hiç değişen bir şey yok. Sözümde hiç duramadım. Şu anda Kelime-i şehadetle aramda öyle bir duvar var ki, onu delmem mümkün değil. Ben bu yolda öleceğim, beni bırakın!

Arkadaşı mecburen çıkıp gider, biraz sonra da feci şekilde öldüğü, yüzü hayvana döndüğü haberini alır. Bunlardan ibret almalı, her işi, her ibadeti Allah rızası için yapmalıdır.
Allah diyen aziz olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah diyen aziz, para diyen rezil olur. Herkes bu iki kutup etrafında toplanmıştır. Bir kısmı Allah yolunu, bir kısmı paranın yolunu tutmuştur. Paranın yolunu tutan, daima hüsrana uğrar ve Cehennemin dibine gider. Allah diyen, bol paraya kavuşur, parasını hep hayra sarf eder. İnsanların değil, Allah’ın kıymet verdiğine kıymet verir, çünkü insan fanidir. Onun verdiği değer de fanidir. Allah’ın verdiği değer ise bakidir, çok kıymetlidir.

Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin hak yolu bulması şöyle anlatılır:
(Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan inip, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını görür. Dikkat edince, kutunun içindeki susamı kuşun yediğini görür. Daha sonra başka bir yeri gagasıyla eşer ve o kutuda bulunan suyu içer. Tekrar gagasıyla gömüp ağaca çıkar. Topraktaki kutuların yerleri belirsiz hâle gelir. Bunları görünce, Allahü teâlâya tevekkül etmenin hakikatini anlar ve tevekkül etmeye karar verir. Biraz ileride, bir viranede fakirlerle karşılaşır. Geceyi birlikte geçirirler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın bulur. Küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah ismi yazılıdır. Altınları fakirlere dağıtır, kendisi de tahtayı alıp, o gece orada yatar. Uyandıkça, yazıyı öpüp, başına koyar, gözüne sürer. Gece rüyasında, (Allah’ın ismini aziz tuttun. Sen de aziz ol!)derler. Sonra uyanır. O anda, gönlü ve içi nurla dolar.) 

Kendisi de şunu anlatır:
(Bir gün dağda dolaşırken bir topluluk gördüm. Herkesin belli bir rahatsızlığı var. (Burada ne yapıyorsunuz?) diye sorduğumda, (Şu mağarada bir âbid var, her yıl bir sefer dışarı çıkar, bize okur, hepimiz şifâ buluruz) dediler. Ben de onlara katılarak, dışarı çıksın diye bekledim. Beyaz sakallı heybetli bir zat çıktı. Heybetinden sanki dağ sallandı. Sonra şefkatli bir gözle onlara baktı, bir şeyler okudu, onlara doğru üfledi. Okumalarını bitirip mağaraya girerken eteğine yapışıp (Milletin bedenî hastalığına okuduğunuz gibi, benim de kalbî hastalığıma şifa okur musunuz?) dedim. Bana hiç bakmadı bile ve eteğini elimden çekip, (Sen Rabbini bırakarak benim yanıma gelme, git Rabbin için çalış!) dedi. Ondan sonra kemâle geldim.)

Allah görüyor ve biliyor

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Konuşmamızda, alışverişimizde ve her işimizde Allahü teâlâya hesap vereceğimizi düşünmeliyiz. (O bu, bana ne der?) diye düşünmeyi bırakmalı. Başkası değil, Allah ne der, ona bakmalı. Başkalarını belki atlatabiliriz, ama Allahü teâlâyı hâşâ atlatmak mümkün mü? Kabirde kendi yaptığımız işleri kendimiz okuyacağız.

Bir bakkal ölünce, kabrinde, eline mesela elli bin sayfa verecekler. Bakkal, (Bu ne?) diyecek. (Dünyadayken elli bin kişiyle görüştün, çeşitli şekilde irtibatın oldu. Onlara nasıl muamele ettin, oku şimdi kitabını!) diyecekler. Teker teker hesap verecek, eğer hileli mal sattıysa, eksik tarttıysa, aldattıysa, hepsi meydana çıkacak. Kamerada hepsi görülecek, gizli bir şey kalmayacaktır.

Biz Allah'ı görmüyorsak da, O bizi görüyor ve her şeyimizi biliyor. İşte böyle inanmalı. Bu imana, bu şuura kavuşan, melek gibi olur. Niye? Çünkü öfke biter. Büyüklerin veya hocasının yanında kimseye kızamazken, Allahü teâlânın yanında nasıl kızar? Biri ona vursa, utanır, cevap vermez, çünkü Allah'ın gördüğünü biliyor. Bunu bilirken gıybet etmesi, mümkün mü? Dilini keser, yine konuşamaz.

Herkesin gönlünde ne yatıyorsa, Cenab-ı Hak, ona o yolu açar, kolaylaştırır. Gönlünde günah işleme arzusu yatana, günah işleme yolları açılır. Gönlünde para kazanma hırsı olana, para kazanma yollarını açar. Gönlünde dine hizmet aşkı olanlara, hizmet yollarını açar. Yani nasıl ki, bir gemi, pusulayla bir yere giderse, insanlar da kalblerindeki niyetlerine, arzu ve isteklerine göre, bir yere giderler. Onun için büyük zatlar, kalbe önem vermişlerdir. Peygamber efendimiz de,(Allahü teâlâ, şeklinize, amellerinize bakmaz. Kalbinize ve ne niyetle yaptığınıza bakar) buyuruyor. İnsan yaptığı her işte, (Bunu Allah için mi, yoksa başkaları için mi yaptın?) sorusuna muhatap olacağını düşünmelidir. Niyeti, Allahü teâlânın rızasını kazanmak ise, alıp verilen her nefes zikir olur. Yok, eğer bunda nefsin bir payı varsa, (Şu meşhur falancadır, şu kadar malı, parası var) desinler diye yapmışsa, dünyada maksadına kavuşabilir, fakat âhirette on para alamaz. O iş bitmiştir.
Allah dostlarını sevmek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah dostlarını seviyorum diyenin, sevgisinde samimiyse, onlara itaat etmesi gerekir. Hocasının sevdiklerini sevmesi, sevmediklerini sevmemesi gerekir. Hocasını sevenleri sever, sevmeyenleri de sevmez. Yani hocasında fani olur, çünkü böyle büyük bir zatın sevgisine ulaşan, Resulullah efendimize kadar bütün büyüklerin sevgisine kavuşur. Bir şeye kavuşan, her şeye kavuşur. Ama her şeye kavuşmak isteyen, her yere bağlanmaya çalışan, hiçbir şeye kavuşamaz.

Bir kimse, birine, (Seni çok seviyorum, sana âşığım, senin için ölüyorum) diyebilir, ama sözünde doğruysa, bunu ispat etmesi gerekir. Bu üç şekilde ispat edilir:

1- Sevdiğini sevenleri sevmesi, sevmeyenleri sevmemesi; sevdiğinin sevdiklerini sevmesi, sevmediklerini sevmemesi gerekir. Buna hubb-i fillah, buğd-i fillahdenir. Eğer onun sevdiklerini sevmiyor, sevmediklerini seviyorsa sevgisinde samimi değildir. 

2- Seven, sevdiğinin hem sevincine, hem derdine ortak olmalı. Dertleri neyse çaresini aramalı.

3- Onun gıyabında dua etmeli ve onun aleyhinde konuşulmasına fırsat vermemeli. 

İşte bütün bunlar sevginin alametidir. Bu üç maddeyi uygulayanın sevgisi artar.

Bir Allah dostunun, (Ben seni sevdim) sözüne kavuşmak için, eskiden tekkelerde otuz sene, kırk sene çile çekerlermiş. Çünkü Allahü teâlânın sevgili bir kulu, (Seni sevdim) derse, Resulullah efendimize kadar bu yolun bütün büyükleriyle, Allahü teâlâ da sevdi demektir. Zaten insan, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için yaşar. Onun için maksat Mekke’ye varmak, orada olmaktır. Yoksa yolda oyalanmak değildir. Bütün ilimler ve hizmetler yolculuk sayılır. Kâbe’ye varmak, yani maksada kavuşmak için insanlar, otuz sene, kırk sene çeşitli sıkıntılara katlanarak gece gündüz durmadan okuyorlar, çalışıyorlardı. 

İlimden maksat da, Kâbe’ye varmaktır. Kâbe’ye varmaktan maksat hedefe, maksada kavuşmaktır. Peki, Eshab-ı kiram acaba bu ilimleri tahsil ettiler mi? Onlar, Resulullah efendimizin ilk sohbetlerinde Kâbe’nin içine girdiler. Artık başka şeylerle niye uğraşsınlar ki? Onun için Eshab-ı kiramı herkesin anlaması kolay değildir. İşte Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Biz sondakini başa yerleştirdik)buyuruyor. Sohbetimize kavuşana, bütün ilimlerden, zikirlerden, rabıtadan, tasavvufun bütün gayelerinden elde edilmesi gereken şeyleri biz, başta veriyoruz diyor.
Allah dostlarının iki alameti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın dostlarının iki alameti vardır. Bu alametlere bakarak, onun Allahü teâlânın sevgili kulu olup olmadığı anlaşılır.

Birincisi, onlar Allah için yaşar, Allah için konuşur. Yaptıkları her iş Allah rızası içindir. Onlar, Allahü teâlânın emir ve yasakları için vardır.

İkincisi, Allahü teâlânın sıfatlarıyla sıfatlanmışlardır. Mesela Allahü teâlânın sıfatlarından birisi rahmettir. Dinli dinsiz, canlı cansız, kâinatta ne varsa hepsinde Cenab-ı Hakk’ın şefkati, merhameti vardır. Bu zatlar da Allahü teâlânın bu şefkat, rahmet sıfatıyla sıfatlandıkları için kesinlikle, hiçbir canlıya zarar vermezler, intikam almazlar; ama onların kılıçları çok keskindir, kılıçları kâğıdı keser. Kılıçlarına çarpmamak gerekir. Cenab-ı Hakk’a çok yaklaştıkları için, Onda fani oldukları için, o yüce kudret sahibinin kudretiyledir. Allah muhafaza etsin!

Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin bir talebesi bir hata yapmış, yüz bin türlü özür dileyince, Mevlana hazretleri buyurmuş ki, (Benden özür dilemen yeter mi? Ben kırılınca, benim hocam, onun hocası, onun da hocası yani hepsi kırıldı, hangisini bulup özür dileyeceksin?)

Çok tehlikelidir. Ne iş yaparsak yapalım; ama saygı ve edepten geri kalmayalım; çünkü öyle bir yol ki, tasavvufun zirvesine ulaşsak, ilmin zirvesine ulaşsak, büyük zatlara karşı bir saygısız hareket yaparsak, hepsi elimizden çıkar.

Edeb, ilmin başı olduğu gibi, hem ortası, hem de sonudur. Edep, haddini bilmek, sınırı aşmamak demektir. Ailede, cemiyette, herkesin bir sınırı vardır. Bütün sıkıntı ve geçimsizlikler, hep haddi aşmaktan kaynaklanır. Herkes haddini bilip, sınırı aşmazsa, mesela evin hanımı da, erkek de, kendi sınırını bilip ona göre hareket ederse, o ev Cennet gibi olur. Cennet gibi olan evden ahirete gidenler de elbette Cennete gider. Her hususta dinimiz ne emrediyor, onu öğrenip, ona göre hareket eden, haddini bilmiş, sınırı aşmamış olur. O zaman ne kavga, ne geçimsizlik, ne de savaş olur. Dünya güllük gülistanlık olur. Herkesin sınırını ise, dinimiz bildirmektedir. Sınır tecavüzü yapmamalı, hiç kimsenin sınırına girmemeli! Neticede karşımızdaki de bir insandır, o da Allah’ın kuludur, kalbini kırmayalım. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Mahşerde, güneş bir mızrak boyu alçaldığı zaman, yedi sınıf insan, Arş’ın altında gölgelenecektir. Onlardan biri de müminin yüzüne sevgiyle, muhabbetle bakandır.)

Allahü teâlânın sevdiği kul 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimleri, Allahü teâlânın sevdiği, razı olduğu kullarıdır. Peygamber efendimizin vârisleridir. Bir kimseye tâbi olan, iyi veya kötü, her neye kavuşursa, uymuş olduğu kimseden kavuşur. Büyük zatlara tâbi olanlar ve hizmet edenler için, büyüklere gelen nimetlerden pay vardır. Resulullahın vârislerine uyanın kavuştuğu şey, nimettir, rahmettir, hazinedir. Bozuk insanlara uyanın kavuştuğu şey ise zehirdir, felakettir, iflastır. O büyük zatlara uyan, onlardaki nimetlere kavuşur, dünyada ve ahirette rahat eder.

Allahü teâlânın en büyük nimeti, ihsanı, ikramı, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi sevdiği bir kulunu tanıtmasıdır. Allahü teâlânın bir kulunu sevdiğinin alameti, o kulun böyle mübarek bir zatı sevmesidir. Allahü teâlâdan ağlayarak, yalvararak bu nimeti istemek gerekir; çünkü onlar bizi Resulullaha götürüyorlar. Resulullah efendimizi ise Allahü teâlânın sevdiğinde hiç şüphe yoktur.

Gece gündüz ibadet yapan çok mübarek bir zatın bir gün dişi ağrır. Istıraptan ibadet yapamaz hale gelince doktora gidip der ki:
— Ne olur, şu ağrımı dindir!
— Diş ağrını gideririm, ancak sen bana ne vereceksin?
— Kaç para istersen veririm.
— Senden para istemiyorum, sen salih bir zatsın, yaptığın bütün ibadetlerin sevabını olduğu gibi bana ver, ben de senin ağrını dindireyim.

Mübarek zat, gece gündüz namaz kılmış, ibadet yapmış, bir diş ağrısına hepsini feda edecek. Verse bir türlü, vermese bir türlü... Vermese, ibadet yapacak hali yok. Kendi kendine, (Ya Rabbi, ben bu sevabları vereyim, sana tekrar ibadet yapmaya başlarım. Sen çok merhametli ve çok cömertsin, ben verdim desem de sen zaten benden almazsın, ona da verirsin) diye düşünür. Sonra, (Tamam, verdim) der. Doktor da ağrısını giderir. Tam giderken, doktor der ki:
Dur bakalım nereye? Sen bir diş ağrısına bütün ömrünün ibadetlerini verdin, daha otuz bir dişin var, gözlerin, kulakların var. Her zerren için, daha vereceksin, ibadetin yeter mi? İnsan acizdir, bir diş ağrısına bile bütün ibadetlerini verir. O halde bizim Allahü teâlâya arz edeceğimiz ne ibadetimiz olabilir ki?

Salih zat doktora (Sen benden daha mübarekmişsin) der. Bunun üzerine doktor der ki:
Kimin mübarek olduğu belli olmaz, dış görünüşe göre karar verilmez. Mübarek olan, doktor da olabilir, tüccar da olabilir, kimyager de olabilir. Bu doktordur, tüccardır, kimyagerdir, dinden ne anlar diyen, öyle aldanır ki, bu aldanması dünyasını da ahiretini de harap eder.
Allah dostunu üzmek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah dostları, Allah rızası için yaşarlar. Allahü teâlânın bazı sıfatlarıyla sıfatlanmışlardır. Allahü teâlâya çok yaklaştıkları, Onda fâni oldukları, Onun sevgisini ve rızasını kazandıkları için, Onun yüce kudretiyle beraber olurlar.

Bu büyüklerin kalbi kırılırsa felaket olur. Onlar, Allah’ın kılıcıdır. Onlar kılıcı sallamazlar, ama haddini bilmeyerek başını dokunduranın, yani onlara dil uzatanın, edepsizlik edenin kellesi kesilir. Yani dünyada ve âhirette felakete düşer. Hele bir de kılıç sallarsa, hayvanları bile zarar görür. Nitekim Şeyh Salih hazretlerinin hayvanlarına dokunan diğer hayvanlar ölüyormuş. (Efendim, böyle giderse, mahlûkat kırılacak) diye arz eder. Mübarek zat tebessüm edip, tamam der ve iş hâllolur.

Bu büyük zatların kızmaları da, Allah rızası içindir, bizim iyiliğimizedir. Onların kızıp ikaz etmeleri tehlikeli değil, bir nimettir, ama kalbleri kırılırsa, yedi kat gökten düşmekten beter olur. Onun için büyüklerin üzüleceği iş ve sözden uzak durmalı.

Seyyid Atâ, Zengi Atâ hazretlerinin dört büyük halifesinden biridir. Onun zamanında, Silsile-i aliyye büyüklerinden, Ali Ramitenî hazretleri hayattaydı. Seyyid Atâ, kendi şeyhine muhabbetinden, Ali Ramitenî hazretleri hakkında yakışıksız bir söz söyler. O gün eşkıyalar oğlunu kaçırır. Yetkililer seferber olurlarsa da bulamazlar. Sonunda Seyyid Atâ, hatasını anlar. Hemen bir yemek hazırlayıp ileri gelenleri çağırır. Ali Ramitenî hazretlerine çok ısrar eder, o da gelir. O gelmeden önce oradakilere, (Bu yemeğin esas sebebi Ali Ramitenî’dir. O elini sürmedikçe hiç kimse yemeğe başlamasın) der. Sofra kurulur, (Buyurun) denildiği hâlde, hiç kimse elini sürmez. Ali Ramitenî hazretleri de şaşırır. Seyyid Atâ, ona hitaben, (Hocam, lütfen başlayın!) der. (Estağfirullah, burada büyüklerimiz var) der. Seyyid Atâ, (Hocam, buranın büyüğü sizsiniz) der. Ali Ramitenî hazretleri anlar ki, Seyyid Atâ hatasını itiraf ediyor. (Peki) der, (Kaybolan oğlunuz kapıdan girmeden ağzıma lokma koymam) der. O anda kapı açılır, çocuk içeri girer. Tabiî, içeride feryat figan kopar, herkes her şeyi unutur. Çocuğa, (Neredeydin, nasıl geldin?) derler. Çocuk, (Bilmiyorum, çok uzak yerdeydim, beni zincirlere vurup zindana atmışlardı. Bir anda kendimi burada buldum) der. Şu hâlde, büyüklere dokunan yanar, onlara sığınan kurtulur.

Büyüklerin gözünden düşmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, (Mürşidinin gözünden düşmek, yedi kat göklerden düşmekten daha kötüdür) buyuruyor. Yedi kat gökten düşen ölür. Hocasının gözünden düşen ise, Cehenneme düşer, yani sonsuz ölür. Çünkü onun kalbi, başka bir kalbe, o diğer kalb de bir başka kalbe bağlıdır. Bu, silsile yoluyla Resulullah'a gider. O hâlde mümin, hocasının karşısında teneşir tahtasındaki ölü gibi olmalı. Çevirirse döner, çevirmezse dönmez. Yani onun huzurunda, kendi iradesini terk etmelidir.

Karlı soğuk bir kış günü, Behaeddin-i Buhari hazretleri, hocası Seyyid Emir Gilâl hazretlerinin aşkına daha fazla dayanamayıp yollara düşer. Yara bere içerisinde, yarı donmuş vaziyette, çok uzaklardan gelip kendisini dergâhın kapısına gece vakti zor atar. Dışarıda gürültü olunca dergâhtaki bir talebe bakıp gelir. (Efendim, Behaeddin-i Buharî gelmiş) deyince, Emir Gilâl hazretleri, (Kimden izin alıp da gelmiş? Almayın içeriye. Dönsün geldiği yere!) buyurur. Giden talebe güçlükle, (Geriye dönün!) der ve içeri gider. Behaeddin-i Buhari, hayatının en büyük imtihanını o gün vermiştir. (İçeri giremedim, ama bari kapının eşiğinde öleyim) diye kapının önüne yatıp kendinden geçer.

Gece Emir Gilâl hazretleri, bir ara dışarı çıkar. Bir şeye bastığını fark eder. Eğilip bakınca, Behaeddin-i Buhari’yi görür. Kucaklayıp içeri alır. Elini yüzünü temizler. Yaralarını sarar. Behaeddin-i Buharî kendine gelince, (Ben neredeyim?) der. Hocası, (İyi yerdesin evladım) diye cevap verince çok sevinir. (Efendim, canımızı, malımızı, her şeyimizi, kabul etseniz de, reddetseniz de size feda ettik, buradan bir adım gitmeyiz. Ancak, biraz önce dışarı atılmışken şimdi içeride, hem de kucağınızdayım, bu şefkatin hikmeti nedir?) diye sorar. Emir Gilâl hazretleri, (Behaeddin, her şeyin iyiydi, fakat kalbinde, bana olan aşkın düşürdüğü, farkında olmadığın bir kibir vardı. Bu kibir çıkmadan oraya faydalı bir şey giremezdi. Bu yüzden onun çıkmasını istedim. “Onu içeriye almayın” demek, bana da ne kadar zor gelmişti. Elhamdülillah şu anda sendeki o kibir de yok oldu. Kalbimde ne varsa, hepsi senin olsun) dedi. İşte bundan sonra Behaeddin-i Buharî, Şah-ı Nakşibend hazretleri oldu.
Allah için vermek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Sadece Allah yolunda harcanan mal, kendi malımız olur. Verdiğimiz mal bizim, aldığımız bizim değildir. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Ya Âişe, kurbanın etini ne yaptın?

- Ya Resulallah, hepsini dağıttım, sadece iki kürek bize kaldı.

- Ya Âişe, demek ki, iki kürek hariç hepsi bize kaldı.

Hocasını çok seven zengin bir tüccar talebe, muhtaçlara yardım etmenin daha tam şuurunda değilmiş. Mürşid-i kâmil olan hocası ona acıyıp, bu durumdan kurtulması için der ki:
- Hayatımda çok cimri gördüm, ama senin gibisini görmedim.

Talebe şaşırır, rengi sararıp solar:
- Ne yaptım efendim?

- Bak, yüce Allah seni ne güzel yaratmış. Senin gibi binlerce insan şu an hastanelerde, acı içindedir. Sen, ne hastanedesin, ne de hapishanedesin. Gözün, kulağın, her uzvun yerli yerinde. Bunları sana kim verdi?

- Elbette Allahü teâlâ verdi efendim.

- Peki, seni yoktan var eden, her an seni varlıkta durduran, iman veren, büyükleri tanıtan, daha çeşitli nimetler ihsan eden Allahü teâlâya ne verdin?

- Allahü teâlâya ne verilir ki efendim?

- Rabbimiz âhirette, bir kula, (Ben açtım, bana ekmek vermedin, beni doyurmadın?) buyuracak. Kul, (Yâ Rabbi seni nasıl doyurabilirim?) diyecek,(Fakirleri doyursaydın, beni doyurmuş olacaktın yani rızamı kazanacaktın.) Yine (Ben hastaydım, beni ziyaret etmedin) buyuracak.(Yâ Rabbi seni nasıl ziyaret edebilirim) denince de, (Hasta kullarımı ziyaret etseydin, benim rızamı orada bulacaktın) buyuracak. Sen onun kullarına bir şey vermezsen, âhirete nasıl gideceksin, onun huzuruna ne yüzle çıkacaksın? O sana her şeyi verdi, sen ise, bütün bu lütuflarına karşı elini sıkıyor, Allah’a vermemekte ısrarlısın. İnsanların bid’at ve küfür içinde yüzdükleri bir zamanda, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından kaç tane alıp dağıttın veya dağıtılmasına sebep oldun?

- Efendim mesele anlaşılmıştır.

Talebe, eline geçenleri Allah yolunda harcar, hocasının yanına geldiğinde, boş ceplerini gösterir, (Hepsini verdim efendim) der.

Mal sevgisi ve cimrilik 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mal sevgisi ve cimriliğin zararı çok olur. Asıl maksattan uzaklaştırır, sıkıntıya düşürür. Bu hastalıktan kurtulmak, ancak çok sevdiği şeyleri muhtaçlara vermeye, kendini alıştırmakla mümkün olur.

Tarlaya tohumu burada ekmeli. Cimri tüccar değil, akıllı tüccar olmalı. Âhiret için kendisi yapmayıp, geride kalanlara, (Ben ölünce şunları yapın) dememeli. Ne yapabilecekse, hayattayken bizzat kendisi yapmalı.

Verme huyu bozulmasın diye, isteyeni boş çevirmemeli. Eğer isteyenin ihtiyacı yoksa, ona ateş olur. Bunu, alan düşünsün! Vermeyi âdet hâline getirmeli, maddî ve manevî yardımda bulunmalı. Verecek bir şeyi yoksa, hiç olmazsa ekmek vermeli.

Allahü teâlânın rızası için bir fakire bir parça ekmek vermeyip de, nefsin isteklerini tatmin etmek için gösterişli ziyafetler hazırlamak, Cehennemlik olmanın alametidir. Cennetlik olmanın alameti ise vermektir, verecek bir şeyi olmasa da vermeyi sevmektir. Vermek için gayret göstermektir. Cimri, varlıkta da, darlıkta da, yalnız kendisini düşünür, başkasını düşünmez. 

Çok cimri ve çok zengin bir tüccar, ölüm hastalığında oğluna, (Oğlum, hayatımı biliyorsun. Yemedim yedirmedim, giymedim giydirmedim, hep para biriktirdim. Şu bir çift çorap, bana çok uğur getirdi, bakarsın orada da işim rast gider, ben ölünce, bunları ayağıma giydir! Eğer hoca giydirmezse, şu mektubu ver, açıp orada okuyun) der.

Zengin tüccar ölünce oğlu, (Hocam, babamın vasiyeti var, şu çorapları giydirin!) der. Hoca, dinini iyi bildiği için, (Dine aykırı böyle vasiyet geçerli olmaz, ölüye kefenden başka bir şey giydirilmez) der. Sonra mektubu açıp okurlar: 

“Oğlum görüyorsun ki, malım, servetim pek çoktu, ama eski çoraplarımı bile âhirete götürmeme izin vermediler. Unutma ki, benim âkıbetim seni de bekliyor. Çok zengin olsan da, çorapsız ayrılacağın bu dünyaya meyletmeyesin! Bu mal, Allahü teâlânın rızasına uygun kullanılmazsa zehirdir. Onun rızasına uygun kazanılan ve harcanan mal, dünyalık değildir. Yapmadığını söylemek tuhaftır, ama sen böyle olma! Vermeye alış! Ben bildiğim halde veremedim, cimrilik hücrelerime işlemiş. Ben yapamadım, sen yap! Ben yediremedim, sen yedir! Ben dağıtamadım, sen dağıt! Yoksa sen de sonunda benim gibi pişman olursun.”
Allah için yapmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah’ın dinine ihlâsla hizmet edene, Allah yardım eder) buyuruluyor. Peygamber efendimiz de buyuruyor ki:
(Kim, insanların kızacakları şeyde Allah'ın rızasını ararsa, Allahü teâlâ onu, insanlardan gelecek zarardan korur. Kim de, Allah’ın kızacağı şeyde, insanların rızasını ararsa, Allahü teâlâ onun işini insanlara bırakır.)

Meşhur bir tüccar, büyük bir zata, (Çok merak ediyorum. Yaptığınız her iş, bize göre yanlış, ama doğru netice alıyorsunuz. Şu anda bile, gelen adamlarınıza verdiğiniz talimatlar, ne ekonomiye, ne de ticarî usule sığıyor. Riskli, büyük işlere giriyorsunuz. “Bu bitti, battı” derken sonunda yine başarıyla çıkıyorsunuz. Bunun sırrı nedir?) diye sorar. O zat şöyle cevap verir:
Büyüklerimiz, (Soran Allah rızası için sorar, cevap veren Allah rızası için cevap verirse, verdiği cevap yanlış da olsa, Allahü teâlâ bu ihlâs sebebiyle, o işin neticesini düzeltir) buyuruyorlar. Bir işin başı değil, neticesi önemlidir. Hüküm sonuca göre verilir. Eğer işlerimizde zerre kadar kendi şahsımızı, menfaatimizi düşünürsek, o işten hayır gelmez, hepsi bozulur. Yapılan hareket, yanlış da olsa, sonucu neden doğru oluyor? Çünkü Cenab-ı Hak, Allah için yapılan işi, Allah için konuşulan sözü zayi etmez. Allah için iş göreni, utandırmaz, yanlış yapılsa da, düzeltir. Şuna inanmalı ki, eğer Allah’a gönül bağlayarak, insanlara faydalı olmak için yola çıkılmışsa, yapılan her yanlış iş, sonunda düzgün olur. Büyük hizmetler, büyük parayla değil, büyük inançla olur.

Tüccar, (Peki bu çalışanlar, size nasıl böyle sevgiyle bağlanıyorlar?) diye sorar. O zat, (Parayla sevda, bir araya gelmez. Parayı seveni insanlar sevemez. Çalışanların menfaatini her zaman kendi menfaatimizin üstünde gördük. Onların rahatlığını, saadetini, huzurunu, kendimizinkinden daha kıymetli bildik. Bu inançla yaşadık) diye cevap verir. Çünkü bütün geçimsizlikler, bütün kırgınlıklar, (Sen çok aldın, ben az aldım) diye menfaat çatışmasından kaynaklanır. Kendimizden başkasını görmezsek, onların menfaatini düşünmezsek, bizi nasıl sevebilirler? 

Hizmette insan eğitimi

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyük zatlar, hizmetlerinde çalışanı, hiçbir zaman işçi gibi görmezler. O işinin sahibidir. Onu bir kardeş, yardımcı, Allah’ın lütfettiği bir emanet olarak bilirler. Ona asıl maksadın Allah rızası olduğunu anlatıp, onu şuurlandırır, ona yetki ve imkân verir, böylece onu kendi işinin sahibi yapmaya çalışırlar. İnsan, kendine, kendi işine ihanet eder mi? Kendi evini, kendi çocuğunu, kendi makinesini kim vurup kırar?

Kendi işi gibi görmesine rağmen, böyle bir şey olursa, sebebi eğitimsiz veya zayıf karakterli olmaktır. Allahü teâlâ, insanların kimini sağlam, kimini de zayıf karakterli olarak yaratmıştır. Zayıf karakterli olan, daima, kendine benzetmek için, sağlamları bozmak ister ve onların arasında laf taşır. Onun için, ailede, akrabada veya bir şirkette, böyle zayıf karakterliler elbette olabilir. Bunu bilip ona göre tedbir almalı. Büyük bir zat anlatır:

Âmirlik görevi verdiklerime diyorum ki:
Bu çalışanlar, size emanettir. Bunların abisi, babası olun, bu arkadaşlarınıza sahip çıkın! Onlar için sizden istediğim en büyük iş, onlara kişilik kazandırmak ve zayıf karakterli olanlar varsa, onları eğitip olgunlaştırmaktır. Çünkü din nasihattir, yani söylemektir. Nasihat de sertlikle, kavgayla değil, yumuşaklıkla olur. Eğitilmemiş bir insanı eğitmek, bir mahlûku ehlileştirmekten daha zordur. O mahlûk bir yere bağlanıp yemi, suyu verilebilir. Ama insan her an ayrı bir davranışa, ayrı bir hileye, ayrı bir bilgiye, her an değişen bir kişiliğe sahiptir. Onlara faydalı olmak için, onlar yanlış da yapsa, haklıymış gibi davranmalı. Çünkü tıpta bir kaide vardır: Bir hasta gelse, bizim tıp verilerimize göre yüzde yüz sağlam olsa da ona, (Evet efendim, bu rahatsızlığınızın tedavisi mümkündür) demek gerekir. Eğer daha en başta, (Sende bir şey yok, sen hastalık hastasısın!) denirse, (Hastalığımı anlamadı) der, itimadı sarsılır. Çünkü onun, o anda muhtaç olduğu şey şefkattir. O fiziken hasta değilse de, ruhen hastadır. O hâlde, önce ona bir haklılık payı ayırıp, (Merak etme, bunun bir çaresi vardır, şöyle yapar, böyle yapar, bu işi düzeltiriz) diyerek onu rahatlatmalı!
Allah İman Selameti Versin
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan doğduğu zaman bir beyaz beze sararlar, buna kundak bezi derler, bunda cep yoktur. İnsan ölünce, yine beyaz bir beze sararlar, buna da kefen bezi derler, onun da cebi yoktur. O halde insanın ömrü, kundak beziyle kefen bezi arasıdır.

İmanla ölmek, en büyük gayedir. Son nefeste imanla ölmek için dua etmek çok önemlidir.

Kibir, küfre en yakın, en büyük günahtır; çünkü Allahü teâlâ, (Azamet ve kibriya bana aittir, kim bu hususta bana ortak olmak isterse onu yakarım) buyuruyor. İki felaket vardır ki, bu kötü huylar kimde varsa çok fenadır. Biri inat, biri de kibirdir. Yani ben haklıyım demek ve kendini başkasından üstün görmek... Bunlar kâfirde varsa, Müslüman olmasına engeldir. Şayet Müslümanda varsa, son nefeste imansız gitmesine sebep olabilir.

Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethettiği zaman, hocası Akşemseddinhazretlerine, Cuma namazını Ayasofya’da kılmak istediğini ve hocasına kendisinin imam olmasını söyler. Ayasofya’yı cami yapmak için seferber olunur. Cuma gününe cami yetiştirilir, cemaat namaza başladığı sırada Fatih Sultan Mehmed Han’ın abdesti kaçar. Tabii sultanın yanında da rastgele insanlar olmaz. Sağında ve solunda da en büyük hocalar, şeyh efendiler saf tutarlar. Kamet getirilir, imam Allahü ekber der. Fatih Sultan Mehmed han, ne yapacağını şaşırır. Abdestsiz namaz kılınmaz. Abdest almaya çıksa izdiham olacak... Namaz kılar gibi eğilip kalksa, Cumadan mahrum kalacak. Ya Rabbi, ben ne yapayım şimdi derken, yanındaki bir şeyh efendi firasetiyle vaziyeti anlar. Cübbesini açar, buradan abdest al der. Sultan bakar ki, çeşme var, su var. Acele olarak abdestini alır ve rükûa varmadan önce imama yetişir. Namaz biter, selam verilir, dualar yapılır.

Ertesi gün Fatih Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddin hazretlerini ziyarete gider. Ayrılırken, (Hocam dua buyurun) der. O da, (Allah iman selameti versin) der.

Daha uzun dua bekleyen Fatih Sultan Mehmed Han, şaşırıp kalır. Hocası sorar;

— Ne oldu, beğenmedin mi?

— Bu kadar mı efendim?

— Evladım yetmez mi? En kıymetli dua budur. Dün sana cübbesini açıp abdest aldıran şeyh, bir saat önce öldü; ama imansız gitti; çünkü bu kerametinden dolayı ona kibir geldi.
Allah var, şeriki yok
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan niçin yaratıldı? Allahü teâlâ insanları niye yarattı? Rabbimiz insanı, kendisini tanımakla ve Ona kulluk etmekle şereflenmesi için yarattı. Yaratılış gayesini bilmeyen insan, hep sıkıntı içinde olur.

Her zaman kendimize, (Dünyaya niçin geldik, geliş gayemiz nedir?) diye sormak gerekir. Hepimiz Allah’ın kullarıyız. O, kullarına ne isterse yapar. O ne isterse, yapmak mecburiyetindeyiz. Ne yaparsak yapalım, Onun rızası için yapmamız gerekir. Hac Onun için, namaz Onun için, hediyeleşmek Onun için, para Onun için, yani her şey Onun için olmalı. Eğer Onun için değil de, başkası içinse, felaket olur.

Arkadaşlık, dostluk, düşmanlık, sevgi, nefret, hatıra ne gelirse, burada Rabbimizin emri ne, yasağı ne, rızası ne, onu düşünmek zorundayız. Aksi halde nefsimizin istediğini yapmış oluruz ki, bu çok tehlikelidir.

Ana baba, sadece dünyaya gelmemize sebeptir. Su, hava, ekmek de sebeptir. Bunlar olmasa yaşayabilir miyiz? Ama biz onlar için yaratılmadık, Allah için yaratıldık. Bu sebeplerin hepsine hürmetimiz var; fakat biz onların değil, Allah’ın kuluyuz. Eğer Onun rızasını gözetmeden, ana babamıza yıllarca, hatta asırlarca hizmet etsek, zerre kadar kıymeti yoktur.

Bunun gibi, Hazret-i Ali’yi Peygamber efendimizden ayırarak seven, ayrı bir din gibi gören küfre girer. Ehl-i beytin ve Eshab-ı kiramın hepsini sevmeliyiz; ama Cenab-ı Peygambere iman ettikleri için, Ona tâbi oldukları için sevmeliyiz. Bütün müslümanları da bunun için sevmeliyiz.

Şirk, Allah’a ortak koşmaktır, en büyük felakettir. Allah var, şeriki yani ortağı yoktur. Allahü teâlâ, (Şirk hariç her günahı affedebilirim; ama şirki affetmem) buyuruyor. (Şirki affetmem) demek, (Şirk üzere [imansız] ölenleri affetmem) demektir. Yoksa bir müşrik, Müslüman olunca onu affeder.

Yiyip içtiğimiz, çalıştığımız, konuştuğumuz, dinlediğimiz, yazdığımız her şey, yani bütün yaptıklarımız Allah için olmalı; çünkü Cenab-ı Hak Kur’an-ı kerimde mealen,(Kim Allah içinse, Allah da onun içindir) buyuruyor. Hiçbir köle, iki evin birden kölesi olamaz. Ya o evin kölesi oluruz, ya bu evin kölesi oluruz. Hem nefsimizin kölesi, hem de Allah’ın kölesi olamayız. İkisinin de kölesi oluruz dersek, kendimizi kandırmış oluruz. Sadece nefsimizin kölesi olmuş oluruz, Rabbimizin kölesi olmamış oluruz.

Allahü teâlâyı, her şeyimizi yaratan Rabbimizi bırakıp da, başkasına tapmamız olacak şey değildir. Her şeyi Rabbimiz veriyor, biz kime teşekkür ediyoruz? Rabbimiz bizi görüyor, işitiyor, yani ne yapıyorsak biliyor; ama biz utanmadan ona isyan edersek, bunun vebali büyük olur.

Ölmeden önce tevbe eden, geç kalmamıştır. O halde hemen tevbe edip, kendimize gelmek zorundayız.


Kurtulmanın tek çaresi 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Ölmeden önce ölün) buyuruyor. Öldükten sonra bütün gerçekler ortaya çıkacak ve insanlar eyvah diyecekler. Öldükten sonra, dinimizin bildirdiği her şeyin doğru olduğunu göreceğiz. Ölmeden önce ölmek demek, başımıza gelecekleri şimdiden görmek demektir. Öldükten sonra karşılaşacağımız bu işlere ölmeden önce karşılaşmaya çalışmak, yani ölmeden önce bunların gerçek olduğuna yakîn elde etmek demektir.

Bugüne kadar geçen ömrümüz gitti, hayal oldu, bundan sonra da öyle olacak. Kurtulmanın tek çaresi, kurtulanlarla beraber olmaktır. İyilerle beraber olmak, kurtulmanın alametidir. Ahirette kiminle beraber olmak istiyorsak, dünyada onunla beraber olmalıyız. Kendi başımıza kaldığımız müddetçe, felaketten kurtulamayız. İyi arkadaş seçmeyen, kurtulamaz. Kötülük, bulaşıcı bir hastalıktır. İyilik, her zaman çok zor yayılır; çünkü iyiliğin baş düşmanı insanın kendisi yani nefsidir. Kötülük ise çok çabuk bulaşır; çünkü nefs ona müsaittir. Kabulü içerden görür.

İki kişi bir araya gelince dedikodu, gıybet yerine, dinimizi öğrenmek için, uygun bir ilmihalden birkaç satır okumalı, yani Allah demeli. Düşüncesi yalnız dünya olan kişilerle görüşmemeli, onlardaki dünya sevgisi bize de bulaşır. Görüşme mecburiyeti olunca da, ihtiyaç kadar yanında durup, hemen oradan uzaklaşmalıdır.

Bir mümin, din kardeşine ait hoş olmayan bir iş duyarsa, yetmiş özür kapısı aramalı. Yani bunu, şu haklı sebepten dolayı işlemiştir diye, yetmiş tane mazeret bulmalı. Yine kalbi rahat etmezse, (Bak arkadaşın sana yetmiş tane mazeret söyledi, sen onun bu kadar özür dilemesini kabul etmiyorsun) diyerek, nefsini azarlamalı.

Büyük zatlardan istifade etmek için iki şart lazımdır:
1- Sahih-ül-yed olmaktır; yani hocasının, onun da hocasının böylece Resulullah efendimize kadar silsilesinin belli olması gerekir.

2- İntisap ettiği, bağlandığı ve Resulullaha kadar silsilesi belli olan bu zat hakkında, (Bu Allah adamı mıdır, değil midir? Bu anlattıklarında yanlışlık doğruluk var mıdır, yok mudur?) diye zerre kadar şüphesi olmamalı. Böyle zerre kadar şüphe varsa istifade yolları kapanır. Feyz, güneşin ışığı gibi ona yine gelir; fakat içeride zehre dönüşür; aynı şeker hastasının baklava yemesi gibi olur. Nitekim Allahü teâlâ mealen, (Kur’an-ı kerim, imanı olanların imanını, kâfirlerin de küfrünü artırır) buyurdu; çünkü Kur’an-ı kerim nurdur.

Büyük zatlardan birisi vefat etmiş, mezarlığa defnetmişler. Bir başka zat, bu zatı rüyasında görmüş; ama devamlı ağlıyormuş. (Efendim niye ağlıyorsunuz?) diye sormuş. O da, (Bu mezarlığa gelen on kişiden sadece biri imanlı geliyor. Ona ağlıyorum) buyurmuş. 

İmanla ölmenin yani kurtulmanın yolu ise, kurtulmuş olanları yani Ehl-i sünnet âlimlerini sevmek, onların yolunda olmak ve onların yolunda bulunanlarla beraber olmaktır.
Allahü teâlâ beni görüyor
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyan, seven ve yollarında olan Müslümanlar, yeryüzünün en bahtiyar insanlarıdır, hepsi çok şanslıdır. Bunu bir anlasak, ufak tefek bütün kusurlar bitecek, herkes birbirine âşık olacak. Eskiden bu yoldakiler, birbirlerinin değil elini, ayağının altını öpmek için fırsat kollarmış, uyuyunca gidip ayağının altını öperlermiş. Birkaç saat birbirlerini görmeseler, hasretten ağlarlarmış. Bu nimetin ve birbirlerinin kıymetini anlayanlar öyle yaparmış. Biz de birbirimizin kıymetini bilelim, çünkü çok büyük nimete kavuştuk. Allahü teâlâ idrak nasip etsin! Bir nimetin kıymeti ne kadar çok bilinirse, Cenab-ı Hak (O nimeti arttırırım) diye söz veriyor. Bir nimetin kıymeti ne kadar bilinmezse,(Elinizden alırım ve sonra acı azab yaparım) diyor.

İnsan olmanın, sıhhatli olmanın, aklın, imanın, büyükleri tanımanın, camide olmanın kıymeti, hepsi, ayrı ayrı şükrü gerektiren nimetlerdir. Cami, Allahü teâlânın evidir. İnsan evine sevdiğini ve tanıdığını davet eder. Cenab-ı Hak sevdiğini mescide çağırıyor. Sevmediğini çağırmıyor. Bir insana Cenab-ı Hak, camiye gitmek nasip ediyorsa, o, çok şanslı, talihli bir insandır. Nasip etmiyorsa, Cenab-ı Hakk’a yalvarması lazım. (Ya Rabbi! Ne kusurum var ki, beni çağırmıyorsun? Benim kulaklarımdan bu gaflet pamuğu çıkmıyor, ben göremiyorum, işitemiyorum) diye yalvarması gerekir, çünkü Kur’an-ı kerimde Cenab-ı Hak, (Kulakları vardır işitmez, gözleri vardır görmez) buyuruyor. Niye görmüyor ve duymuyor? Kapı kilitli çünkü. İnsan bir yere girerken kapıdan girer. Kapı kilitliyse giremez. O kapı neresidir? Kalbdir.

Peygamber efendimiz, (Allah’a, onu görür gibi ibadet edin. Siz onu görmüyorsunuz, ama O sizi görüyor) buyuruyor. İnsanlar yalnız bu hadis-i şerifle amel etse, ne harama bakabilir, ne harama el uzatabilir, ne harama gidebilir, ne kalb kırabilir, çünkü Allahü teâlânın her an kendisini gördüğünü biliyor. Gördüğünü bile bile nasıl günah işler? Muhbir-i sadık böyle haber veriyor. İnsan, sevdiği bir kimsenin istemediği şeyleri, onun yanında yapamıyorsa, ama Allah’ın istemediği şeyleri yani haramları Allahü teâlânın huzurunda yapıyorsa, bir haramı hiç çekinmeden işliyorsa, onun imanı tehlikededir.

Mübarek bir zat, üç yaşındaki yeğenine, (Allahü teâlâ benimledir, beni görüyor, her sözümü duyuyor, ne yaparsam biliyor) sözünü ezberletmiş ve her gece okutmuş ve ona, (Sana öğrettiğimi iyi muhafaza et ve hep o halde ol! Ölünceye kadar bırakma! Dünya ve ahirette mükâfatını alırsın) demiş. Buna devam eden o çocuk, Sehl bin Abdullah Tüsteri hazretleri oluyor. Böyle söyleyen, böyle inanan, hiç günah işleyebilir mi?
Allahü teâlâ imana kefil değildir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Allahü teâlâ rızka kefildir ama imana kefil değildir. 

* Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyalıklara aldanmamalıdır.

* Kulluk; her an Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek ve Onun Resulüne tam tâbi olmaktır.

* Kur'an-ı kerim okunan eve bereket ve iyilik gelir. Melekler toplanıp, şeytanlar oradan kaçar.

* Nafile ibadetlerin, farzlar yanındaki kıymeti, okyanus yanında, bir damla su gibi bile değildir.

* Mal biriktirme hırsı olan kimseler, her zaman sıkıntı ve üzüntü içinde olurlar.

* Dua, müminin silahıdır ve dinin direğidir. Göklerin ve yerin nurudur.

* Allahü teâlâ günahları görür ve örter. İnsanlar ise, görmez ve söyler.

* En büyük sermaye, Allahü teâlâya güvenip, insanlardan bir şey beklememektir.

* Kim gülerek günah işlerse, ağlayarak Cehenneme gider.

* Adalet, halkın dirliği ve düzeni; idarecilerin ise, süsü ve güzelliğidir. 

* Müminde, ihlas ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.

* Eshab-ı kiram, sadece sohbet ile nihayetsiz kemalata vasıl oldular.

* Elem ve üzüntü, ayrılık ve musibet, madem ki Allahü teâlânın irade ve takdiri iledir. O halde Ondan gelen her şeye razı olmak lazımdır.

* En büyük günahlardan biri de, insanlarla alay etmektir.

* Ahireti verip dünyayı almak, yani Haktan halka yüz çevirmek akılsızlıktır.

* İnsanlar arasında bulun, fakat kimseye yük olma!

* Akıllı kimse, korktuğu başına gelmeden önce, onun çaresine bakar.

* Lüzumsuz şeylerin peşinden koşan, lüzumlu şeyleri kaçırır.

* Günlerin hayırlısı Cuma, ayların hayırlısı Ramazan, amellerin hayırlısı da vaktinde kılınan namazdır.

* Tedbirini aldıktan sonra, Allahü teâlânın takdirine bağlanan, tevekkül sahibidir.

* Anaya-babaya itaat etmek, büyük günahlara kefarettir.

* Bir kimse, cahil iken varlıklı olduğu halde, âlim olunca muhtaç hâle düşebilir. Eğer rızk, akla ve ilme göre verilseydi, hayvanlar cehaletleri sebebiyle helak olurlardı.

* En iyi haslet dindar olmaktır. Bu haslet iki olursa, dindarlık ve mal sahibi olmak. Üç olursa, dindarlık, mal ve haya. Dört olursa, dindarlık, mal, haya ve güzel ahlak. Beş olursa, dindarlık, mal, haya, güzel ahlak ve cömertliktir.

* Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.

* Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.

* Allahü teâlâ bize rahmeti ile, ihsanı ile muamele etsin, adaletiyle muamele ederse, yanarız.

* İhlaslı insan, en iyi halinde de, en zayıf halinde de tavrı değişmeyendir. Allah için sevinmek, Allah için üzülmek lazım. 

* Dua etmekle beraber sebeplere yapışıp çalışmak lazımdır. Sebeplere yapışmadan dua etmek silahsız harbe gitmek gibidir. Sebeplere yapışacağız ancak sebeplerden de bilmeyeceğiz. Yaratan Allahü teâlâdır. 

* Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Ancak, Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak sebepsiz şeyler de yaratır.

* Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet öyle gerektiriyor demektir.

* Her şey geçicidir. Ancak Allahü teâlâ bâkidir. Geçici şeylere gönül bağlamak aptallık olur. Sen de geçeceksin sevdiklerin de geçecek. Kalıcı bir şeye gönül bağlamak lazım. O da Allahü teâlâdır, Allah sevgisidir.

* Sözün hayırlısı kısa ve yol gösterici olanıdır. 

* Gayrimüslimlere muhabbet imanı giderir. 

* Âlim, dinini doğru bilene denir. Medrese [üniversite] bitirene denmez. 

* Nefsin azgınlığı doğrudan doğruya dinedir. Onun için en büyük riyazet, dinimize uymaktır. Haramlarla kandıramıyorsa, nafilelerle uğraştırır ki farzı işlemesin diye. İnsan nefsini tanırsa Allah’ı tanır, nefsten kurtulmadıkça, insan kendini emniyette hissedemez. En büyük mücadele nefsle olmalı. Bu iş, Allah’ın dinine sarılmak yoludur.

* Allah için olan işte sevgi vardır. Dünya için olan işte sevgi yoktur. Dünyanın tabiatında sevgi yoktur. 

* Dünya, nefsin ve şeytanın tuzağıdır. Varlıkta imtihan, darlıktan daha zordur. Çünkü darlıkta hep Allah deniyor, varlıkta akla gelince söyleniyor. Bu çok tehlikeli.

* Cennete gitmek için bütün yollar, bütün kapılar açık. Cehennem için de öyle. Siz Cennete götüreni tercih edin. Sizin için hayırlı olan budur. Asırlardır aynı şeyler söyleniyor, adeta size sizin için yalvarılıyor. Biraz da siz kendinize acıyın. 

* Sefih ve cahil bir kimse konuşunca ona cevap verme. Sükut, ona cevap vermekten daha hayırlıdır. Ahmağa verilecek en güzel cevap sükuttur.

* Başında ağaran saçlar, nefsinin ateşini söndürmeli. Başında beyaz saçların yanmasıyla, senin gecenin başladığını anla. (Çünkü bunlar, ölümün habercileridir.) İhtiyarlığın habercileri yanaklarına indikten sonra, nasıl rahat yaşarsın, insanın ömrünün en iyi kısmı, ihtiyarlıktan öncekidir. Halbuki, gençliği yok olan bir nefs, yok olmuş demektir. İnsanın rengi sararıp, saçları ağardığı zaman, güzel ve tatlı günleri de, o güzellik ve tatlılığını kaybeder. Yeryüzünde büyüklenerek yürüme. Çünkü, bir müddet sonra bu yer, seni de içine çekip alacaktır.

* Bütün düşmanlıkların sevgiye dönüşmesi umulur. Fakat hasetten dolayı olan düşmanlık böyle değil.

* Allahü teâlâyı sevdiğini söylersin, halbuki, Ona isyan edersin. Böyle sevgi olmaz. Eğer sevginde samimi olsaydın, Allahü teâlâya itaat ederdin. Çünkü seven, sevdiğine itaat eder.

* Sana gelene sen de git. Sana kötülük ve eziyet edene sen eziyet etme.

* Dilini muhafaza et, seni sokmasın. Çünkü o, büyük bir yılandır. 

* Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz. 

* Kendisine hayrı olup olmadığını merak eden, beş vakit namaza verdiği öneme baksın. Doğru kılınan namaz her hayrın anahtarı, her derdin ilacıdır. 

* Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer.

* İnsanlar Allahü teâlâya kulluk, ibadet etmek için yaratılmıştır. İnsanlar saadete kavuşmak için yaratılış gayelerine dikkat etmeli ve dünyaya düşkün olmaktan kaçınmalı. Dünya nimetleri geçicidir. Dünya ebedi kalınacak bir yer değildir. Ahirette saadete kavuşmak için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı kimse, bu fani dünyaya düşkün olmayıp kulluk vazifesini hakkıyla yapar.

* İnsan, dünya ve ahiret saadeti için dinimize muhtaçtır. Zaten bunun için ihsan edilmiştir. Yalnız, ondaki nimet ve faydalara iki ipe yapışmakla kavuşabilirsiniz. Birisi, ehli sünnet itikadını öğrenmek diğeri de bunu öğretmektir. Bu ipten birisini bıraktığınız zaman nimetler uçar gider. Şahsınızdan uçar, evinizden uçar, cemiyetinizden uçar gider. Siz artık, yaptıklarınızı, yaşadıklarınızı din yani nimet zannedersiniz. 

* Kalbini düşmandan boşalt! Dostu kalbe çağırmaya lüzum kalmaz. Kalb denilen latife hiç boş kalamaz. Mahlukların düşüncelerinden temizlenen kalb, kendiliğinden Allahü teâlâya teveccüh eder. [Boşaltılan bir şişeye havanın kendiliğinden dolması gibidir.]

* Bir iş nasıl başlarsa öyle devam eder. Hizmete, bir işe başlayınca iki maksat olmalı: Birincisi, Allah’ın dinine hizmet etmek. İkincisi Onun kullarına faydalı olmak. İşinizi adaletle idare edin. O işi yaparken, hep beraber sıkıntılar da sevinçler de paylaşılmalı. 

* İki kişinin darıldıktan sonra, birbirlerinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir. 

* Tevbenin hakikati, geçmiş günahlara pişman olmak, gelecektekiler için istiğfar etmek ve affını istemektir.

* Her sabah ve akşam tevbe etmeyen kimse, kendine zulmetmiş olur.

* İhlas; bütün işleri, insanlara yaranmak için değil, Allahü teâlânın rızası için yapmaktır.

* Âlimin hatası, kaptanın hatasına benzer. Gemi batınca, onunla beraber birçok insan da batar.

* Üç gün geçince arkadaşınızı arayınız! Hasta ise ziyaret ediniz! Eğer bir işle meşgul ise, yardımda bulununuz! 

* Cimrilik, herkes için sevimsiz ve iğrenç bir sıfattır.

* Hastanın ilaç kullanması bir sebeptir. Şifayı verecek olan, Allahü teâlâdır.

* Dünya temeli zorluk üzerine kurulmuş bir evdir. Orada zorluk olmadan yaşamak imkansızdır.

* Yerinde söz söyleyen, özür dilemek zorunda kalmaz.

* Kendisini fazla metheden, başkasını da aynı derecede kötüler. Başkasını fazla kötüleyen, kendisini fazla över.

* Günah ve dünya sevgisiyle hastalanan kalblerinizi, dünyadan soğuyarak ve günahları terk ederek tedavi ediniz.

* Sabır; Allahü teâlâya dayanıp sebat etmek ve belayı gönül hoşluğu ve rahatlığı ile karşılamaktır.

* Allahü teâlâdan ve Onun dostlarından başkasına meyleden kalb, hasta demektir.

* Mescitler, Allahü teâlânın evidir. Ziyaret edilenin, ziyaret edene ikramda bulunması şânındandır.

* Kim ilim ararsa öğrenir. İlim öğrenen ise, günah işlemekten korkar.

* İyi veya kötü, ağızdan çıkan her sözün hesabı vardır.

* Cehennemi bildiği halde, günah işleyen kimseye hayret edilir.

* Kim bid'at ehlini severse, Allahü teâlâ, onun amelini yok eder ve kalbinden İslam nurunu çıkarır. 

* Nefsin aldatmasına, dünyanın yalancı ve geçici tadına kapılan, hayrın tadını alamaz. 

* Hayırdan bir şey öğrenirseniz onu insanlara öğretiniz! Böylece, bu hayrın meyvelerinden istifade edersiniz. 

* İbret alınacak hadiseler pek çoktur. Fakat, bunlardan ibret alanlar ise çok azdır. 

* Kim ilmi arayıp öğrenirse, günah işlemekten kaçar. Günahtan kaçan ise, kıyamet günü cezasından kurtulur. 

* Mal iyi de değildir, kötü de değildir. Mal, mülk gönüle girerse onu şımartır. Ve onun sonu olur. Mal mülk iyi niyetle kullanılırsa faydalı olur. Niyet iyi olmazsa insanın felaketi olur. 

* Razzak olan Hak teâlâ, rızklara kefil olmuş, kullarını bu sıkıntıdan kurtarmıştır.

* Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz. Kendinize güvenmeyin. Allahü teâlâya güvenin. Size düşen görev budur. Sabah kuş gibi... Yuvasından çıkıyor, tevekkül ediyor, akşama tok dönüyor. 

* Malı zarardan korumanın ilacı, zekat vermektir.

* Zekat niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar altını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevaptır.

* Borç yükü altında ezilmektense, taş taşımayı tercih et. Yoksulluktan korun. Yoksul düşenin dini ve aklı zayıflar ve mürüvveti kaybolur.

* Bir zenginle arkadaş olduğun zaman, onun yanında dereceni düşürmek istemiyorsan kendisinden bir şey isteme. Çünkü istemek insanoğlunun yüzünde siyah bir lekedir. Verileni red eden kimse ise, verenin gözünde büyük ve ona karşı makamını korumuş olur.

* Zenginlerin, alçak gönüllü olması güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olması lazımdır.

* Düşünmekle ibadet olmaz, oturmakla ticaret olmaz.

* İslamiyet’te paranın yeri, kalb değil ceptir. Para, Müslümanın kalbinde değil cebinde olmalı. Para, kalbde ise bu kötüdür ve sevilmez. Bir cep dolu olunca kalb boş olur. İki cep dolu olunca kalb bomboş olur. Cepte olmazsa, kalbde olur. Cepler boş olursa, kalb dopdolu olur hem de cerahatla karışık.

* İhtiyaçsızlık azgınlığa sebep olur. 

* Asıl cömert, veren değil, verdiğine sevinendir.

* Allahü teâlâ dünyada Müslümanlara da, kâfirlere de rızk veriyor, rahatlık, huzur veriyor. Kâfirle Müslümanı dünyada ayırt etmiyor. Müslümanlar Allahü teâlânın dostudur. Kâfirler düşmanıdır. Dünyada dostla düşman ayrılığı yok fakat ahiret öyle değil. Ahirette dostla düşman ayrılacak, yalnız dostlara merhamet edilecektir.

* Elhamdülillah Müslümanız. Cenab-ı Hakkın büyük ihsanına, büyük lütuflarına kavuştuk. Milyonda kişilere verilmeyen büyük saadet verildi. O da Elhamdülillah ki iman ettik. Bu imanın güzelliğini, bu imanın letafetini anlatmak zorundayız. Nasıl anlatmalıyız. Evvela bu imanın tezahürü bizde teşekkül etmelidir. Yalan söylememeliyiz. Hırsızlık, hile yapmamalıyız. Verdiğimiz sözde durmalıyız. İslam ahlakı ile ahlaklanmalıyız. Gıybet dedikodu yapmamalıyız. İnsanların kalblerini kırmamalıyız. Güler yüzlü olmalıyız. Ailelerimizi üzmemeliyiz. İnsanlar hasretimizi çekmeli. Zaten Müslüman hasreti çekilen insan demektir. Herkes, ah bir görsek, bir dinlesek demeliler. 

Böyle olursak anlatmaya lüzum yok. İnsanlar anlar. Herkes iyiyi kötüyü fark eder. Ve Müslümanlığa rağbet besler. Ama siz güzel numune olmadan, allame-i cihan olsanız, faziletler en güzel kelamlar ilimler sizde olsa hâliniz bozuksa insanlara zarar verirsiniz. İslamiyet’e de zarar verirsiniz.

Evvela iğneyi kendimize batıralım. İyi bir Müslüman olmaya, Müslümanları sevmeye ve hatta sevilmeye çalışalım. Nefsimize zor gelen şeylere veya nefsimize zorluk verenlere dua edelim. Kalbinin nurlanmasını istiyorsan, kızdıklarına dua et. 

* Allahü teâlânın feyzleri, nimetleri, ihsanları, yani iyilikleri, her an, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Herkese mal, evlat, rızk, hidayet, irşad ve selamet ve daha her iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir. Fark, bunları kabulde, alabilmekte ve bazılarını da almamak suretiyle, insanlardadır. Âyet-i kerimede mealen buyuruldu ki:
(Allah, kullarına zulüm etmez, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azaba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar.) [Nahl, 33]

Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayan adama, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakta iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır.

[Bunun gibi, elmaya ve bibere aynı şekilde parladığı halde, elmayı kızartınca tatlılaştırır. Biberi kızartınca acılaştırır. Tatlılık ve acılık hep güneşin ışıkları ile ise de, aralarındaki fark, güneşten değil, kendilerindendir. Allahü teâlâ, bütün insanlara çok acıdığı için ve bir ananın yavrusuna olan merhametinden daha çok acıdığı için, dünyanın her tarafındaki, her insanın, her ailenin, her cemiyetin ve milletin her zamanda ve her işlerinde nasıl hareket etmeleri lazım geleceğini, dünyada ve ahirette rahat etmeleri ve seadet-i ebediyyeye kavuşmaları için, işlerini ne yolda yürütmeleri ve nelerden kaçınmaları lazım geldiğini, Peygamber efendimiz vasıtasıyla bildirdi.]

İnsanların, ahiretteki nimetlere nail olmamaları, Ondan yüz çevirdikleri içindir. Yüz çeviren, elbette bir şey alamaz. Ağzı kapalı bir kap, Nisan yağmuruna elbette kavuşamaz. Evet, yüz çeviren birçok kimsenin, dünya nimetleri içinde yaşadığı görülüp, mahrum kalmadıkları zan olunuyor ise de, bunlara dünya için çalışmalarının karşılığını vermektedir. Yalnız dünya için çalışanlara verdiği dünyalıklar hakikatte azap ve felaket tohumlarıdır. Mekr-i ilahi ile, istidrac olarak, yani Allahü teâlânın aldatarak, nimet şeklinde gösterdiği musibetlerdir. Böyle olduğunu Müminun suresinde bildirmektedir. Kalbleri [gönülleri] Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyalıklar, hep haraplıktır, felakettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir.

* Rızk tamam, ona Allahü teâlâ kefil ama çalışmak ibadettir. Çalışan Allah’ın sevgilisidir. Çoluğuna çocuğuna, namusuna ırzına sahip çıkabilmek için rızkını kazanmaya çalışana Allahü teâlâ ihsanda bulunur. Bir gün Peygamber efendimiz aleyhisselam eshab-ı kiramla sohbet ederken bir genç acele ile yanlarından geçti. Eshab-ı kiram dediler ki, keşke gelip dinleyip bir şeyler öğrenseydi, dünya için bu kadar koşuşturmasaydı. Peygamber efendimiz hemen müdahale edip, (Öyle söylemeyin, eğer helalinden rızkının, çoluk çocuğunun nafakası peşinde ise yaptığı ibadettir, Allah yolundadır) buyurdu.

* Yumuşak olun. Sertliğin hiçbir yerde ve hiçbir kimseye karşı faydası yoktur. 

* İmanı muhafaza etmek için, imanı gideren şartları iyi bilmek lazım. İman kalbde olur. Kalbin 40 tane hastalığı var. İnsan bu kırk tane hastalığı öğrenmezse, kalbi nasıl tedavi edecek. İnsan kalbinin hastalığını bilmezse nasıl tedavi etsin. Evet kalbimizin hastalığı var. Allahü teâlâ onu Kur’an-ı kerimde açık ve net olarak bildiriyor. Bu hastalık dünyaya düşkünlüktür. Peygamber efendimiz, (Dünyaya muhabbet bütün kötülüklerin başıdır) buyuruyor. 

* Peygamberlerden başka herkes günah işler. Allahü teâlâ sevdiği kullarının günahlarının cezasını ahirete bırakmaz. Çünkü günah suçtur. Karşılığı cezadır. Dünyada üç sıkıntı verir:
1- Hastalık verir. Sabrederse affeder. Sebeplere yapışmak ve geleni Allah’tan bilmek lazımdır. Ve ne maksatla geldiğini bilerek şükretmeli.

2- Günahların affı için ikinci yol maddi sıkıntıdır. Borçlu olmaktır. Borçlarını ödemek için çekilen sıkıntılardır. Bu da günahların affına sebeptir.

3- İnsanların yalan ve dedikodu ve iftiralarıyla haksız olarak iftiraya uğramaktır.

* Âlimlerle beraber olanın ilmi artar. Salihlerle beraber olanın, ibadete rağbeti ve günahlardan kaçma arzusu artar. Fasıklarla [açıktan günah işleyenlerle] düşüp kalkanın günah işleme cüreti artar. Zenginlerle düşüp kalkanın dünya sevgisi artar. Fakirlerle beraber olanın şükrü artar.

* Siz, âdem [yokluk] diyarından, bu varlık âlemine, kendiliğinizden gelmediğiniz gibi, oraya, kendiniz gidemezsiniz. Gördüğünüz gözler, işittiğiniz kulaklar, duygu edindiğiniz organlar, düşündüğünüz zekalar, kullandığınız eller ve ayaklar, geçeceğiniz bütün yollar, girip çıktığınız bütün mahaller, hulasa, rûh ve cesedinize bağlı bütün aletler, sistemler, hepsi Allahü teâlânın mülk ve mahlûkudur. Siz Ondan hiçbir şey gasp edemez, mülk edinemezsiniz! O, hayy ve kayyûmdur. Yani, görür, bilir, işitir ve her var olan şeyi, her an varlıkta durdurmaktadır. Hepsinin idaresinden, hallerinden bir an gafil olmaz. Mülkünü kimseye çaldırmaz. Emirlerine uymayanların cezasını vermekten de, aciz kalmaz. Mesela, Ay’da, Merih’te ve diğer yıldızlarda insan olmadığı gibi, bu Arz küresinde de bulunmasaydı, bir şey lazım gelmezdi. Bundan dolayı, büyüklüğünden bir şey eksilmezdi. Allahü teâlâ hadis-i kudside buyuruyor ki:
(Önce gelenleriniz, sonra gelenleriniz; küçüğünüz, büyüğünüz; dirileriniz, ölüleriniz; insanlarınız, cinleriniz; en mütteki, itaatli kulum gibi olsanız, büyüklüğüm artmaz. Aksine olarak, hepiniz, bana karşı duran, Peygamberlerimi aşağı gören, düşmanım gibi olsanız, ülûhiyyetimden bir şey eksilmez. Allahü teâlâ, sizden ganidir, Ona hiçbiriniz lazım değildir. Siz ise, var olmanız için ve varlıkta kalabilmeniz için ve her şeyinizle, hep Ona muhtaçsınız.) [Müslim] 

* Bil ki Allahü teâlânın insanlar üzerinde hakları vardır. Gündüz yapılması gereken ibadetin gece, gece yapılması gereken ibadetin de gündüz yapılmasını kabul etmez. Farz borçlarını ödemedikçe, o farzla ilgili nafileleri kabul etmez. Kıyamet gününde mizanın ağır gelmesi için hakka uy ve onu hakim kıl. Allahü teâlânın, rahmet ve azap âyetlerini bir arada bildirmesinin sebebi, kulun, korku ile ümit arasında olması içindir. Bu vasiyetime uyarsan, ölümden daha sevgili bir şeyin olmaz. Bunlara uymazsan ölümden kötü bir şeyin olmaz. Halbuki ölüm muhakkak seni bulacaktır.

* Allahü teâlâ bir kuluna iki şey vermişse her şeyi vermiştir: 
Doğru iman, yani ehli sünnet itikadı. 
Büyükleri tanımak. [Mezhep ve itikat imamlarımızı, ehli sünnet âlimlerini, silsile-i aliyye büyüklerini tanımak, yani yollarında olmak, hepsinin yolu birdir.]
Allahü teâlâ bu iki nimeti vermişse bu seçilmiş demektir. Bunu Allahü teâlâ seçmiş ve sevmiş, ben seçmiyorum, ben sevmiyorum olur mu hiç öyle şey.

* Dünyada en zor şey, bu büyükleri tanımaktır. Her şeye bu büyükleri tanımakla kavuşulur. 

* Büyüklerin kalbinde bir kuruş menfaat düşüncesi olsaydı, yaptığı hizmetler dururdu.

* Mürşid-i kâmil demek, hakkı hak, bâtılı bâtıl bilen zat demektir. Onlara kavuşanın ve hatta onların sâdık bendelerine, talebelerine kavuşanın en büyük kârı, hakkı hak, bâtılı bâtıl bilmesidir. Bu ise, erişilmesi en zor noktadır. Dünyada en zor şey, doğruyu bulmaktır . 

* Hakiki Müslümanın üç vasfı vardır:
1-Doğru iman, 
2-Sahih ibadet, 
3-Ehli sünnet itikadını yaymak. Bu üç büyük nimetin devam etmesinin şartı, ihlas ve sabırdır. 

* Allah rızası için yapılan hizmette vermek vardır, almak yoktur. Bu yolda dünyada almak yoktur, ahirette alınacak. Eğer almak istiyorsanız dünyada verin. Dünyada almak olmaz. Almak ahirette.

* İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle dirilir. Allah’ın dinine hizmet için yaşamalı. Yoksa kendi için, bilmem ne için yaptığı, uğraştığı her şey, boştur. Sıfırla uğraşan, sıfırdır. Gerçekle uğraşan, aziz olur. Gerçek, Allahü teâlânın beğendiği şeylerdir.
Allahü teâlâ rızka kefildir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ezelde rızıkların üzerlerine, kime ait olduğu yazılmıştır. Bir kimse Hindistan’da, Afganistan’da veya Bağdat’ta olabilir. Allahü teâlâ bizi yaratmadan önce rızkımızı yarattı, sonra bizi yarattı. Onun için, dünyada en ahmak insan, rızkı için endişe duyandır; çünkü rızkın kefili Allahü teâlâdır. Peygamber efendimiz de,(Rızkın için üzülme! Takdir edilen rızkın seni bulur) buyuruyor.

Afrika’da insanlar açlıktan ölüyor, başka yerde kazadan, diğer bir yerde zelzeleden ölüyor. Oradakileri öldüren kıtlık, kuraklık, buradakileri öldüren kaza, deprem ve benzerleri, birer sebeptir. Gerçek olan odur ki, rızkı biten ölür. Kimse kimsenin rızkını yiyemez, hiç kimse de rızkını bitirmeden ölmez. 

İsmail Fakirullah hazretleri, çocuk yaşta bir talebesini çeşmeye, su almaya gönderir. Çocuk oraya gider; fakat bakar ki, arkadaşları oyun oynuyor. Testiyi bırakır, başlar onlarla koşup oynamaya. Aradan iki saat geçer, çocuk su getireceğini hatırlar, eyvah, yandım der. Alır testiyi, gider suyu doldurur, gelir; fakat gelince kendisinden daha büyük olan diğer arkadaşları, (Sen nasıl hocamızı bekletirsin) diyerek onu döverler. Yapmayın, etmeyin, vurmayın derken, Fakirullah hazretleri gürültüye gelir, ne oluyor diye sorar. Çocuklar, (Efendim, bu edepsiz tam iki saat oyuna dalmış, suyu geç getirdi, o yüzden onu haşlıyorduk) derler. Mübarek zat buyurur ki: 
(Dokunmayın çocuğa! Allahü teâlâ ezelde herkesin rızkını ayırmış ve üzerine ismini yazmıştır. Bu arkadaşınız çeşmeye gittiğinde, bize ait olan su daha yoldaydı, o bizim rızkımızı bekledi. Allahü teâlâ bir gaflet verdi, unutturdu. Ne zaman bizim su çeşmeye geldi, o zaman hatırlattı. Dolayısıyla, o gittiği zaman dolduramazdı; çünkü o rızık bize ait değildi. Hiç kimse bir başkasının rızkını yiyemez.)

Bütün üzüntüler, dertler, sıkıntılar, hepsi bu dünyada kalacak, ahirete gitmeyecektir; ama sevgi, muhabbet bu dünyadan bizimle beraber ahirete gidecektir. İki zıt şey bir arada bulunmaz, yan yana gelmez. Dünyayla ahiret birbirinin zıddıdır. Bu yüzden, neyi tercih ettiğimize, neyi sevdiğimize çok dikkat etmeliyiz. Nasibi olan, aklı olan, elbette ahireti tercih eder, dinimizin emir ve yasaklarına severek uyar. Bu sevgiyle de dünyadan imanla ayrılır, ebedi Cennet nimetlerine kavuşur. 

Bu dinin esası, gönül kırmamak ve müminlerin arasını bulmaktır. Sen haklısın, sen haksızsın demek kolaydır; ama bu makbul değildir. Çünkü haksız olanın kalbi kırılır, adı yalancıya, kötüye çıkar. Bir mümin, bir mümin kardeşine bunu yapamaz. Makbul olan, haksız olana gerekirse kendi malından verip, bu iki müminin arasını bulmaktır.


Namaz ve tefekkür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Günahlarımız için mağfiret dileyelim. İyilikler günahları giderir. Her iyilik, bir günaha kefarettir. Namaz hasenattır. Namaz kılmayanın hiçbir iyiliğine sevab verilmez, isterse cami yaptırsın! Beş vakit namaz kılıyorsa, her iyiliğine sevab verilir. Namazsız Müslüman düşünülemez. İmanla namaz, bir bütündür. Namaz imandan bir parça değil; ama İslam’ın birinci şartıdır. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimin birçok yerinde, imanla namazı birlikte zikretmiştir. Kıyamette hesap, önce imandan, sonra namazdandır. Tek vakit namazı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih etmeliyiz. Nerede ve ne şart altında olursa olsun, mutlaka namaz kılmalıyız.

İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaştıran şey, namazdır. Namaz kılmak, huzur-u ilahiye çıkmak demektir. Namazda, Allahü teâlânın huzurunda olduğumuzu bilmeliyiz. Namazı, ne olduğunu bilerek kılmalıyız.

Bir namazda 12 tane farz var. Bir günde 60 farz eder. Bir Müslüman, beş vakit namazını kılmazsa, günde tam 60 kere Allahü teâlâya karşı gelmiş oluyor. Bu insan nasıl kurtulacak?

Namaz kılmamak üç türlüdür. Birincisi farz olduğunu bilmiyordur, ikincisi tembellikle kılmıyordur, üçüncüsü de önem vermiyordur. Önem vermeyen dinden çıkar. Önem vermemek, zerre kadar da olsa üzülmemek demektir.

Tefekkür etmek, çok önemlidir. Yani belli bir zaman diliminde Allahü teâlâyı tefekkür etmek, 60 senedeki nafile namaz, oruç ve diğer ibadetlerden daha kıymetlidir. Mesela, insan vücudunda milyonlarca hücre vardır. Bu, Allahü teâlânın kudretini gösterir. Fen ilimleri, İslami ilimlerin bir koludur. O yüzden, İslami ilimlerle fen ilimlerini birbirinden ayrı tutmak yanlıştır.

Bir anneyle oğul, insanlardan uzaklaşıp, bir köşeye çekilerek, (Biz haramlardan uzak duralım, bütün ömrümüzü ibadetle geçirelim, tefekkür edelim) derler. Bu genç oğlan, tefekkür ve ihlâs sahibi olduğu için, dışarıya çıktığı zaman üzerine bir bulut gelir, sıcaktan korunması için gölge eder. Bir gün yine dışarıya çıkar; fakat bulutu göremez. Hemen, acaba ben ne günah işledim diye düşünmeye başlar. Düşünür, düşünür, bir sefer bile hata işlediğini hatırlayamaz ve hemen annesine koşar. Olayı annesine anlatır. Annesi de evliya bir kadındır. (Mutlaka bir hata veya günah işledin, o yüzden bulut kayboldu, hemen tevbe et!) der. O da, (Ne günah işlediğimi hatırlayamadım. Bugün tefekkür etmemiştim, acaba o olabilir mi?) der. Annesi de, (Tabii oğlum, bundan büyük günah olur mu?)der. Oğlu da, hemen tevbe, istiğfar edip, tefekkür eder. Dışarı çıktığı zaman bulut tekrar üzerine gelir.
Allahü teâlânın razı olduğu iş
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbanî hazretleri bir gün yerden bir çöp alıp buyurur ki:
(Bu çöpe bir teveccüh etsem, bunun nasıl zikrettiğini hepiniz işitirsiniz ve zikirden nasıl vecde geldiğini görürsünüz. Bir teveccüh etsem, bu nur bulunduğu yerden Kıyamete kadar bütün dünyayı aydınlatır, Güneş söner, fakat Allahü teâlânın razı olduğu işler bunlar değildir. Onun Habibine, yani Peygamber efendimize tâbi olmaktır, onun yolundan gitmektir. Ne kazandıysam sadece tâbi olmaktan kazandım.)

İmam-ı Rabbanî hazretlerine bir gün biri gelip, (Efendim, çok ağır hastayım ölecek durumdayım. Bana bir dua edin!) der. (Hısn-ül hasîn okuyun!) buyurur. Yan odada, Hısn-ül hasîn okuyup gelir. (Okudum efendim) der. (Senin etrafında büyük bir kale görüyorum, fakat bu kalenin bazı yerleri açık, bazı tuğlalar düşmüş. Sen bunu iyi okumamışsın) buyurur. (Evet efendim, bazı yerleri silikti, oraları geçtim. Bazı yerleri de zordu, galiba yanlış okudum) der.(Öyle olur mu? Al bu yenisini, buradan oku!) buyurur. O kişi, hiç atlamadan harfleri bozmadan baştan aşağı tekrar okur ve hastalıktan kurtulur.

Bir gün biri dergâha gelirken, (Neden hep İmam-ı Rabbanî hazretleri imam oluyor? Arada bir başkası imam olsa olmaz mı?) diye kalbinden geçirir. Dergâhta İmam-ı Rabbanî hazretleri ona buyurur ki: (Biz imam olma heveslisi değiliz, ama Şâfiî mezhebinde imam arkasında da Fâtiha okumak farzdır. Hanefî’de ise tahrimen mekruhtur, harama yakındır. Biz dört mezhebin de şartlarını gözettiğimiz için, hem Hanefî'nin, hem de Şâfiî mezhebinin şartlarına uymak ve onlara aykırı bir şey yapmamak için imamlık yapıyoruz.)

Namazda da dört mezhebin şartlarına uymaya çalışırdı. Vefat ederken mübarek oğullarına buyurur ki:
(Peygamber efendimizin, tespit edebildiğim bütün sünnetlerini ifa ettim. Birini yapamadım. Vasiyet ediyorum, benden sonra o sünnet yerine getirilsin! O da şudur: Benim kızım evlenecek, bir oğlu olacak. O torunumu benim kabrime getirin, omzumun hizasına oturtun, çünkü Peygamber efendimizin, mübarek kızı hazret-i Fâtıma’dan olan torunları Hazret-i Hasan’la Hazret-i Hüseyin’i omzuna aldığı gibi, kızımdan bir torunum olup da omzuma alamadım. Bu hususta da ona benzemek istiyorum.)

Dert ve beladan zevk alanlar 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyüklerin başına gelen felaketler, sıkıntılar onları zerre kadar üzmez ve sarsmaz. Mesela bir tüccar olan Şeyh Ahmed-i Yekdest hazretleri, bir gün Hindistan’a ticarete giderken çoluk çocuğunun veba hastalığından vefat ettiklerini haber alır. Daha sonra, yolda eşkıya kafileyi basıp, mallarını alıp sol elini bileğinden keserler. Kendisine (Yekdest=tek elli) denmesinin sebebi budur. O ise zerre kadar üzülmez ve zikreder. Kafiledekiler, (Herkes perişan, senin üstelik çocukların da öldü, elini de kestiler, sen nasıl böyle olabiliyorsun?) dediklerinde buyurur ki:
(Cenab-ı Hak, Levh-il-mahfuzda ne yazdıysa o oluyor, kaderde ne yazmışsa, bugün kaza olarak o meydana geliyor. Ben Cenab-ı Hakk’ın kader ve kazasına mı bir şey söyleyeyim? Ben Ona teslimim, size ve nefsime bağlı değilim.)

Seyyid Abdullah-ı Dehlevî hazretleri o kadar hastaydı ki, kaşıntı, basur, alerji, zafiyet, bronşit gibi birçok hastalıkları vardı. Hatta iki kolundan tutarak namaza kaldırırlardı. Fakat kapısı hastane gibiydi. Önüne gelene okuyor, dua ediyor, gelenler şifa bulup gidiyordu. (Efendim, bu kadar sıkıntı çekiyorsunuz, bir defa da kendinize okusanız, dua etseniz ne olur?) dediler. (Şikâyeti olanlara okuyorum, ben şikâyetçi değilim ki kendime okuyayım) buyurdu.

O büyükler, her inlemede, her sıkıntıda, Cenab-ı Hakk’a daha çok yaklaştıklarını görüyorlar. İnsan, Allahü teâlâya giden yolu tıkar mı? Bizler hep şikâyetçi olduğumuzdan bu yolu tıkıyoruz. Onlar ise dert ve beladan, nimetlere kıyasla daha çok zevk alıyorlar. Mesela, İmam-ı Hüseyin’in kalb gözü elbette açıktı, Levh-il-mahfuzu, kaza kaderi okuyordu. Kerbela’da o sıkıntılar başına geldiği zaman, ne baba, ne dede dedi. Eğer yalnız Hazret-i Ali’yi çağırsaydı veya (Dedeciğim yetiş!) deseydi, yerle gök birleşirdi. Ama hiçbirini çağırmadı. Bunun birinci sebebi, Levh-il-mahfuzda bütün olacakları görüyordu. Dolayısıyla Allahü teâlâya karşı edepsizlik etmek istemedi. İkincisi hiçbir savaşa iştirak etmemişti, şehitlik derecesine kavuşmak istedi. Allahü teâlâya kavuşmak aşkı içindeydi. Bazıları, (Peygamber, torununu kurtarmak için niye himmet etmedi?) diyorlar. Himmet, ancak istenirse gelir. Hazret-i Hüseyin ise istemedi. (Yetiş ya dedeciğim!) deseydi her şey bitmişti.
Allahü teâlâya şükür
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İman nurdur ve müminlerde bu nur parlar. Bizler bu nuru görmesek de, melekler görüyorlar. Nasıl ki, geceleyin gökyüzünde yıldızlar tek başına veya kümeler hâlinde parlıyorsa, işte dünyada da mümin, yalnızsa, tek başına parlayan yıldız gibi parlar, diğer müminlerle bir araya gelince de, küme hâlindeki yıldızlar gibi pırıl pırıl görünürler. İmanı olanlara müjdeler olsun. Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Allahü teâlâ, bir kuluna iman verdiyse, ona ne vermedi ki? Ona iman vermediyse, başka ne verdi ki?) buyuruyor. Yani imanı olan, her nimete kavuşmuştur. İmanı yoksa, nimet sandığı şeyler, hayâldir, boştur. Ona bütün dünya verilse, bu, onu Cehennemin şiddetli azabından kurtarabilir mi?

Peygamber efendimiz, (Size iyilik edene, teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız) buyuruyor. Demek ki, iyiliğe teşekkür etmek gerekiyor. Kimden ne iyilik görürsek görelim, önce her iyiliğin esas sahibi olan Allahü teâlâya teşekkür etmemiz lazımdır.

Hiçbirimiz yüz sene önce yoktuk. Yüz sene sonra da yok olacağız. Bizi yoktan var eden, büyüten, besleyen, bütün organlarımızı sağlam veren, her an yaşatan, bizi ve dünyayı her an varlıkta durduran, havayı, suyu yaratan, Allahü teâlâdır. İnsan vücudundaki 30 trilyondan fazla hücre ve bu kadar hücreden oluşan her şey, gayet muntazam çalışıyor. Bunu işleten yüce Allah’tır. Böyle yüce bir Allah’a teşekkür edilmez mi?

Allah’a teşekkür etmek, sadece (Şükür ya Rabbî) demekle olmaz. Onun istediği gibi teşekkür etmek gerekir. Biz kendi aklımıza göre teşekkür etmeye kalkışırsak, Allah korusun, Onun şânına yakışmayacak ne uygunsuz şeyler söyleriz, ne çirkin şeyler yaparız.

Cenab-ı Hak, kullarına, Rablerini doğru olarak tanımaları ve verdiği sayısız nimetlerine, Onun istediği şekilde teşekkür etmelerini öğretmek için, dünyanın her yerine peygamber göndermiştir. Allahü teâlâ, öğretmeseydi, peygamberler de, Ona nasıl teşekkür edileceğini bilmezdi. Bunun için Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti, her şeyi Rabbimden öğrendim) buyuruyor. O hâlde Peygamber efendimiz, nasıl teşekkür edileceğini bildirmişse, öyle teşekkür etmeliyiz. İslam’ın beş şartına uyan, Rabbimize şükretmiş olur. [Yarınki yazıda, bu husus açıklanmaktadır.]


Namaz kurtuluştur

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, Cenab-ı Hakk’a teşekkürün Ona iman etmekle, yani Müslüman olmakla olacağını bildirdi. Allahü teâlâ, kendisine iman edip, İslam’ın şartlarını yerine getirenlerden razı oluyor, teşekkürlerini kabul ediyor. İslam’ın beş şartından biri namazdır. O hâlde namazını kılmayan, Allahü teâlânın nimetlerine teşekkür etmemiş olur. Ona teşekkür etmeyip namazın kıymetini bilmeyen kimseden de, namaz kılma nimeti gider, o kimse, namaz kılmaktan mahrum kalır.

Namazdan mahrum kalmak ne demektir? Düşünün ki, namazın içinde, Ettehıyyatü’de bütün salih kullara selam veriyoruz, dua ediyoruz. (Salih kul)demek, (Allahü teâlâyı seven kul) demektir. Başta Eshab-ı kiram olmak üzere, Ehl-i sünnet âlimleri, evliya zatlar, bütün namaz kılanlar ve melekler, hep salih kullardır. Çünkü Allahü teâlâya ibadet ediyorlar. Bütün bu mübarek varlıkların hepsine selam veriyoruz. Onların da selama cevap vermesi gerekir. O hâlde, selam verildiğinde, o mübarek salih kullar da, bize selam vererek dua ediyorlar. Selam, dünya ve âhiret saadeti için en iyi duadır, selamette olmak demektir.

Namaz, öyle bir ibadet ki, nerede olursak olalım, dünyada ne kadar Müslüman namaz kılıyorsa, namaz kıldığımız için bize dua ediyorlar. Biz bir selam veriyoruz, karşılığında namaz kılan Müslümanların hepsi bize dua ediyor. Allahü teâlâ bir insanı böyle bir ibadetten, böyle bir duadan mahrum bırakırsa, bundan daha büyük felaket olur mu?

Şu hâlde namaz, müminin hem dünyada, hem âhirette rahat etmesini, kurtulmasını, çok sevab kazanmasını, milyonlarca Müslümanın duasına kavuşmasını sağlayan bir sistem ve eşsiz bir ibadettir. Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi renkten, hangi ırktan olursa olsun, bu kadar geniş bir kitlenin, başka türlü böyle tek bir program içerisinde olabilmesinin imkânı yoktur. Onun için namaz, bütün Müslümanlar arasında ortak bir lisan, ortak bir ibadet, ortak bir duadır, birlik ve beraberliktir. İşte ümmet demek de budur. Yani aynı anda, aynı Peygambere, aynı şekilde inanmak ve ona tâbi olmak demektir. Namaz kurtuluştur. Her gün ezan okunurken ve her farz namazda ikamet getirilirken,(Haydi kurtuluşa gelin!) buyuruluyor. Bu mübarek davete icabet etmelidir.
Allahü teâlâyı tanımak ve itaat
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâyı tanımak demek, Ona iman ve itaat etmek demektir. Bildirdiği haramlarına, farzlarına riayet etmek demektir. Eğer insan tanıdığına, sevdiğine itaat etmezse buna tanımak denir mi? Buna sevgi denir mi? Dolayısıyla tanımaktan maksat onu sevmektir, sevmekten maksat itaat etmektir. İtaatten maksat da, haramlardan sakınmak ve farzları yapmaktır. Bir gün mübarek bir zat, bir talebesine buyurur ki: 
 Evladım, Cenab-ı Hak bize ne kadar çok nimet vermiş. Sabah namazından sonra oturdum, yarım saat veya daha fazla, kalbimin, gözlerimin, midemin, kulaklarımın ve diğer uzuvlarımın faydalarını düşündüm; ama burnum hatırıma gelmedi. Az sonra doğal gaz kokusunu hissedince, burnumu da düşündüm. Ocak açık kalmış, kokusunu hissetmeseydik, gaz zehirleyebilir veya yangına sebep olabilirdi. Hepsi ne büyük nimet! Diğer nimetleriyse zaten saymakla bitmez. Hele hele, bir de iman nimeti var. Bu kadar büyük nimetlere karşı, Allahü teâlâ kullarından bir şey istiyor: O da, sadece kendisini tanımalarıdır. 

Bunun üzerine bir talebesi sorar:
 Efendim, Allahü teâlâyı tanımak çok kolay değil mi? Allahü teâlâyı inkâr eden yok sayılır. Herkes Allahü teâlâyı tanıyor. Ayyaşı da tanıyor, aşçısı da tanıyor. Herkes, hatta dinle hiç alakası olmayanlar bile bir yaratıcının olduğunu biliyorlar. Türbelere gidip, ellerini açıp dua edenleri görüyoruz. Demek ki inanıyorlar, tanıyorlar ki, dua ediyorlar. 

─ Onlar Allahü teâlâyı değil, nefslerini tanımaya uğraşıyorlar. Allahü teâlâyı tanımanın alameti, Ona itaat etmektir. Tanıyorum de; ama itaat etme, olmaz. İki âmir bir arada olmaz. Âmir ya Allahü teâlâdır veya nefsidir. İtaat etmeyen, neyi tanıyor ki? İtaat, haramlardan sakınmak, farzları yapmak mesela beş vakit namazını kılmaktır. Dolayısıyla itaat etmeyen, Allahü teâlâyı tanımamış olur. Tanısaydı emirlerine ve yasaklarına riayet ederdi.

 Onlar, (Dualarımız kabul oluyor. Allah bizi sevmese duamız kabul eder mi) diyorlar. Bunun hikmeti ne olabilir?

─ Duaların kabul olması, iki bakımdan çok kötüdür. Birincisi, şeker hastasının baklava yemesine benzer. Tatlı der; ama zehirleneceğinin farkında değildir. İkincisi, duam kabul oluyor diye, İslamiyet’i yani dinini öğrenmez. Onun için, dine uygun yaşamayanın dualarının kabul olması, bir felaket ve istidraçtır, yani aldatmacadır.


İyiliğin mükâfatı 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün ilaçlar meydanda; ama içen yok, yani Ehl-i sünnet âlimlerinin çok kıymetli kitapları maalesef raflarda duruyor, okunmuyor. Hâlbuki ilaç, rafta durmakla faydalı olmaz. Ne dinimizi öğreniyoruz, ne de yaptığımızın doğru veya yanlış olduğunu biliyoruz. Her gün, az da olsa okumaya çalışmalı. Ahirette bunun hesabını zor vereceğiz. İslamiyet bize kadar terle, canla malla geldi, yani kolay gelmedi. Tarihe bakarsak, Müslümanların neler çektiğini görürüz. Eshab-ı kiramın hiçbiri yatağında ölmedi. Allahü teâlânın dinini Onun kullarına ulaştırmak için, onların dünya ve ahiret saadetlerine kavuşmaları için, evlerini, yurtlarını terk edip, her yere dağıldılar, gittikleri yerlerde şehid oldular. 

Bu yüzden, Müslüman olarak üzerimizde mesuliyet var, bundan da hiç kimse kurtulamaz. Hem dinimizi öğreneceğiz ve yaşamaya çalışacağız, hem de bir kişinin daha yanmaktan kurtulması için diğer insanlara bu nimeti ulaştırmaya çalışacağız. Yoksa ahirette, bu insanlar bizden hak talep ederler, çok sıkıntı çekeriz. 

Eğer bir yerde dinimize doğru olarak hizmet ediliyorsa, her müminin, gücü nispetinde buna iştirak etmesi farzdır:
1- Bedenen iştirak eder, yani kim ne yapıyorsa aynısını yapar.

2- Bunu yapamayan da, gücü nisbetinde, az da olsa, malla, parayla yardım eder, destek olur.

3- Bu da yoksa en azından, (Ya Rabbi, bir şey yapamıyorum; ama yapamadığım için içim yanıyor, yapanlara yardım et) diye dua eder.

İyilik yapalım! Bunun mükâfatı iyilik bulmaktır. Ne kadar? Yaptığımız kadar. Herkes gücünün yettiği kadarının hesabını verecek. Yani gücümüzden fazlasını yapmayacağız, zaten böyle bir talep de yok. Böyle olmakla beraber, ahir zamanda yapılan ufak bir hareket, belki bin sene önceden yapılan iyilikten daha çok sevabdır; çünkü bu, dinin bozulduğu zamana rastlıyor. Yani herkes din hakkında konuşuyor, kendi anladığını din diye anlatıyor. Yeni manalar vermeye, yeni yorumlar getirmeye, yeni bir şeyler çıkarmaya uğraşanlar, bid’at karıştırırlar, dine zarar verirler. Allahü teâlâ, Ehl-i sünnet âlimlerinden razı olsun, asırlardan beri geldiği şekliyle bu dini korudular ve kolladılar. 

Ehl-i sünnet yolunun iki esası vardır:
Birincisi, olduğu gibi muhafaza etmek, ondan hiçbir şey çıkarmamak,
İkincisi, ona bir şey ilave etmemek yani sünnete uymak, bid’ate karşı çıkmak. Sünnete uymak burada, İslam’a uymak demektir. Ehl-i sünnet âlimleri, Peygamber efendimizden gelene hiçbir şey ilave etmemişler, bir şey de çıkarmamışlardır.
Allah’a nasıl dua ettin?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselama zerre kadar tâbi olmak, bütün dünya nimetlerinden ve bütün ahiret lezzetlerinden daha makbuldür. Bütün dünya nimetleri bir tarafa, Ona tâbi olmanın zerresi bir tarafa… Allah indinde makbuliyet derecesi budur. Bütün Cennet nimetleri yanında, Ona bağlılığın, Ona muhabbetin zerresi daha ağır gelir.

Bir gün bir Yahudi, yanına iki de yalancı şahit buldu, Cenâb-ı Peygambere gidip dedi ki:
— Senin Eshabından şu zat, benim devemi çaldı. İşte şahitlerim de burada.

Peygamber efendimiz şahitlere sordu, (Evet bu deve bunun) dediler. Bunun üzerine Eshab-ı kiramdan o zatı çağırdı, dedi ki:

— Bak, hakkında şikâyet var.

— Ne oldu ya Resulallah?
— Sen bu gece bir deve çalmışsın.

— Ben mi, kimin devesini?
— İşte bu Yahudi’nin devesini...

— O deveyi ben satın aldım, çalmadım yâ Resulallah.
— Devenin onun olduğuna dair şahitler var, peki deveyi satın aldığına dair senin şahidin var mı?

— Ya Resulallah, ben deveyi daha yeni aldım, gören, bilen yok. Şahitler satın aldığımı bilmedikleri için 
deveyi hâlâ onun sanıyorlar.
— Satın aldığına dair şahidin yoksa, deve Yahudi’ye verilecek.

Hem deve gidecek, hem hırsızlık yaptı diye, gerekli ceza verilecek, ele güne rezil olacak…

O sahabi, (Yâ Resulallah bana iki dakika müsaade eder misin?) dedi. Sonra bir tarafa gitti, iki rekât namaz kıldı, elini açıp şöyle dua etti:
(Yâ Rabbi, ben her gece uyumadan önce, Cenab-ı Peygambere, hiç aksatmadan, hep on salevat-ı şerife okudum. Eğer bu senin indinde makbul olduysa, beni bu sıkıntıdan kurtar!)

Dua edip gelir gelmez, deve ayağa kalkıp, (Yâ Resulallah bu Yahudi yalan söylüyor. Deveyi bu zata sattı. Ben bu zatın devesiyim) dedi. Deve konuşunca, Yahudi korkup, deve nasıl konuşur diye kaçtı. Şahitler de kaçtı. Peygamber efendimiz o Müslümana sordu:
— Sen Allah’a nasıl dua ettin de, deve konuştu?
— Yâ Resulallah, benim bir âdetim var, her gece yatmadan önce muhakkak size on tane salevat-ı şerife okurum. İşte Allahü teâlâ bu on salevat-ı şerifeyi kabul etti ve deveyi böyle konuşturdu.

Peygamber efendimiz bunun üzerine buyurdu ki:
— Sen ki, bana her gece on salevat-ı şerife okuyorsun, Allahü teâlâ dünyadayken seni nasıl kurtardıysa, ahirette de Cehennemde yanmaktan kurtaracaktır.

O halde, dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtulmak için, hiç olmazsa on kere salevat-ı şerife okumadan yatmamalıdır. Bir hadis-i şerifte de buyuruluyor ki:
(Cebrail aleyhisselam, yâ Resulallah, "Sana kim salevat okursa, 70 bin melek ona salât okur. Meleklerin salât okuduğu kimse Cennet ehli arasına girer" dedi. İşi güçleşen, salevat okumayı çoğaltsın! Çünkü salevat, bütün sıkıntıları giderir, rızıkları artırır, işlerin hayırla bitmesini sağlar. Salevat, Sıratta nur, salevat okuyan da nur ehli olur. Nur ehli olan da Cehennem ehli olmaz.)


Şimdi güzelleştin

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bazı insanlar var ki, kabre girdiği andan itibaren unutuluyor; ama bazı insanlar var ki, bin yıldan beri anılıyor. Hatta kitaplara adı geçiyor; çünkü onlar, insanlara çok fedakârlıklarda bulundukları için, çok merhametli ve şefkatli davrandıkları için ölmüyorlar, unutulmuyorlar.

Bütün Ehl-i sünnet âlimleri, muhakkak şu gerçeği itiraf edip, talebelerine bildirmişlerdir:
(Bizim yaptığımız bunca hizmetin ecri, sadece ve sadece mübarek hocamadır; çünkü hocamı tanımasaydım, doğruyu bulamazdım. Her kitap farklı söylüyor. Sapık fırkaların öyle sözleri vardır ki, hakikati gösteren rehberi yoksa kesinlikle insan ona inanır. Dolayısıyla, bu hizmetler sadece onlar vasıtasıyla olmaktadır. Bize ait bir şey var dersek, felakete uğrarız. Bu hizmetlerin zerresini kendimden bilsem, yanarım, mahvolurum. Bizi, yanlış hedefe giden yoldan doğru yola sevk eden o büyüklerdir. Biz onların haklarını ödeyemeyiz.)

Hindistan Sultanı Mahmut Gaznevi, Delhi’de, ordularıyla giderken, bacası tüten bir kulübe görür, içeriye girer, bakar ki, Ebül Hasan Harkani hazretleri, kitapları ve talebeleriyle ilgileniyor. Sultana ilgi göstermez. Sultan ise, bu duruma öfkelenir; fakat belli etmeden der ki:
— Hoca efendi!
— Buyurun, ne istiyorsunuz?
— Bir sualim var. Hocan Bayezid-i Bistami nasıl birisi idi?

Ebul Hasen Harkani hazretleri, hocasının adını duyunca der ki:
— Hocam öyle bir zattı ki, Müslüman olmayan bir kimse yüzüne baksa, imanla şereflenirdi.
— Bu ne biçim söz? Ebu Cehil ve diğer müşrikler Peygamber efendimizi gördü, imana gelmedi. Senin hocan Peygamberimizden daha mı büyük ki, yüzüne bakan imana geliyor?

Ebül Hasan Harkani hazretleri şu cevabı verir:
— Ebu Cehil ve diğer müşrikler, Peygamber efendimizi yetim olarak gördüler, Peygamber olarak göremediler. Hocam Bayezid-i Bistami hazretlerinin yüzüne, bir ateist veya Yahudi, bu Allah’ın sevgili kulu diye hürmetle baksa, imanla şereflenir.

Bu cevap, Sultanın hoşuna gider ve memnun olarak ayrılır. Ebül Hasan Harkani hazretleri, Sultanı dışarıya kadar uğurlar. Sultan şaşırıp der ki:
— Seni anlayamadım, geldiğimde yüzüme bile bakmadın; şimdi ise dışarıya kadar uğurluyorsun. Sebebi ne ki?
— Gelirken kibirle içeri girdin, giderken tevazuyla gidiyorsun, şimdi güzelleştin…


Göz ve akıl

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Akıl ahireti, göz dünyayı görür.

Helal parayla beslenen vücuda, ibadetler kolay gelir.

Allahü teâlâ sevdiğine iki nimet verir: 

Ona sevdiği bir zatı tanıtır ve bir de, hayırlı iş nasip eder. Daha çok severse çeşitli belâ verir.

Emr-i maruf yapanın, sevimli ve cömert olması, hiçbir menfaat beklememesi gerekir. 

Halkın kıymet verdiğine kıymet veren, kıymetsiz; Hakkın kıymet verdiğine kıymet veren, azizdir. Hakkın aziz ettiğini, kimse zelil edemez.

İnsan genç iken şehvetin, yaşlanınca şöhretin esiri olur.

Aradaki kırgınlıklar, hizmetleri engeller.

Evliya-yı kiramın himmeti, yaydan çıkan oku, namludan çıkan mermiyi geri çevirir. Evliyayı sevene böyle kuvvetli himmet gelir.

Tasavvuf, zamanı en iyi şekilde kullanmak, hiç kimseyi incitmemektir.

Bir kimse yemek yerken Allahü teâlâyı ne kadar hatırlarsa, namazda da o kadar hatırlar. Kalbimizi Allah’tan başkasına vermemeliyiz.

Mürşid-i kâmiller, sadece çok sevdiğine değil, günahı çok olana daha fazla günah işleyip dinden uzaklaşmasın diye çok iltifat eder, günahı az olana ise, kendini bir şey sanıp kibirlenmesin diye hiç iltifat etmezdi. İstisnalar hariç, bir kimseyi yüzüne karşı övmek, ona kötülük sayılır.

İhlâsı artanın dine hizmeti artar, dine hizmeti artanın ihlâsı artar. İhlâsla ibadet etmeyen, Belam-ı Baura gibi mürted olarak ölür.

Evliyanın hayatını okuyanın, kalbinden dünya sevgisi çıkar, yerine Allah sevgisi dolar ve ihlâsı artar.

Bir Müslüman, Ehl-i sünnet kitaplarını alıp, bir rafa hürmetle koysa, o kitapları o evde bulundurduğu için Allahü teâlâ, o kimsenin imanla ölmesini nasip eder.

Her Müslümanın, her zaman yanında bir Ehl-i sünnet kitabı bulunmalıdır! Uygun bir kimseyle karşılaşınca, bu kitabı ona hediye ederek, onun da kurtuluşuna vesile olmaya çalışmalıdır.

Peygamberlerden biri, küçük bir kayadan büyük bir su çıktığını görüp sordu. Kaya, (Yakıtı insan ve taş olan Cehennem ateşinden sakının!) mealindeki âyet-i kerimeyi okuyup, (Bu âyeti duyduğumdan beri böyle ağlarım) dedi. Bu peygamber dua edip, bu kayanın Cehenneme girmemesini istedi. Allahü teâlâ da onun duasını kabul etti. Birkaç gün sonra aynı yere gitti. Yine kayadan su aktığını görünce sebebini sordu. Kaya, (O zamanki korkudandı, şimdikiyse şükür gözyaşlarıdır) dedi. 

Taş bile ağlıyor; ama taş kalbli insanlar, ölümü hatırına bile getirmiyor.
Allah’ın habibi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün peygamberler Allahü teâlâya âşıktır. Peygamber efendimize ise Allahü teâlâ âşıktır. Ülül-azm peygamberlerden İbrahim aleyhisselama, (Halilullah = Allah'ın dostu), Musa aleyhisselama,(Kelimullah = Allah’ın kendisiyle konuştuğu zat), Âdem aleyhisselama,(Safiyyullah = Allah'ın, ihsanıyla seçilmiş olarak yarattığı temiz zat), Nuh aleyhisselama (Neciyullah= Hep Allah ile meşgul olan, ilahî feyizlere kavuşan zat) gibi güzel isimler verdi, Peygamber efendimize ise, (Habibullah) dedi. Hattâ(Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) buyurdu. Habibine çok kıymet verdiği için, kendi zatına yapılanları affeder, ama Ona yapılanları affetmez. Kul, Resulullah’a olan sevgisi nisbetinde Allah'a sevgili olur. Cenab-ı Hak, Habibine uyulmadan yapılan ibadeti de, imanı da kabul etmez. Arada O olmadan Allah’ın sevgisine ve rızasına kavuşulamaz.

Peygamberimiz, Miraç’ta (Ümmetim, ümmetim) diye gözyaşı dökerken Cenab-ı Hak, (Onlar çamurdan yaratıldı. Nedir bu bir avuç toprak için döktüğün gözyaşları? Sana âşık olan Rabbin, senin için ne yapmaz ki? Senin hatırın için hepsini affeder) diye nida etti. İhsan edilen bu büyük nimete ve müjdeye çok şükretmeliyiz. 

Bir gün bazı Hristiyanlar, Seyyid Abdülkadir Geylanî hazretlerine (Bizim peygamberimiz ölüleri diriltirdi. Sizin peygamberinizin böyle bir şeyini duymadık. Bunun için bizim peygamberimiz sizinkinden üstündür) dediler. Gavs-ı a’zam,(Ben peygamber değilim. Sadece ona uyan bir Müslümanım. Eğer ettiğim dua ile ölü dirilirse Müslüman olur musunuz?) dedi. Onlar da (Evet) dediler. Mezarlıkta çok eski bir kabir gösterdiler. Hristiyanlara, (Bu kabirde yatan kişi, dünyada şarkıcıymış. Onu şarkı söyler hâlde dirilteyim mi?) diye sordu. Onlar, (Tamam) dedikten sonra, ellerini açıp, (Ya Rabbî, peygamberin Muhammed aleyhisselam hürmetine bu kabirdekini dirilt!) dedi. Ölü, şarkı söyler hâlde kalktı. Hazret-i Gavs, Hristiyanlara, (Ben peygamber değilim, onun ümmetinden biriyim. Allahü teâlâ, onun ümmetine bunu nasip etti de, kendisine niçin vermesin?)buyurunca, oradaki Hristiyanlar Resulullah'ın üstünlüğünü anlayıp Müslüman oldular.

Can yakıcı güzellik 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: 
Peygamber efendimiz, (Peygamberi zikretmek ibadettir. Salihleri zikretmek günahlara kefarettir. Ölümü hatırlamak sadakadır. Kabri düşünmek, Cennete yaklaştırır) buyuruyor. Büyük zatların isimleri anıldığı yerde ruhları hazır olur ve oraya rahmet yağar. (Salihlerin anıldığı yere rahmet yağar) hadis-i şerifi bunu gösteriyor. Bu ümmetin evliya zatlarının ruhu hazır olunca, Resulullah efendimizin ismi geçince, ruhu elbette hazır olur. Namazda, (Esselamü aleyke yâ eyyühennebiyyü) diyerek Resulullah'a selam veriyoruz. O anda Resulullah gelir, (Bana selam veren kim?) diye bakar, o kişiyi görür ve artık unutmaz. Ölürken onun karşısına gelir, (Üzülme, korkma, sana şefaat ederim) buyurur. Vefat eden mümin, o güzellik ve bu müjde karşısında öldüğünü bile anlamaz. 

Peygamber efendimiz, (Mümin vefat ederken, ruhu, tereyağından kıl çeker gibi acı duymadan kolayca çıkar. Hiç anlamaz) buyurunca, bir sahabî, (Ya Resulallah, sizin her sözünüz Kur’an-ı kerimle ilgilidir, onun açıklamasıdır. Bu sözünüz hangi âyetle ilgilidir?) diye sorar. Yusuf sûresinin 31. âyetini okuyarak şöyle cevap verir: (Yusuf aleyhisselamı gören kadınlar, bıçakla meyve soyarken, onun güzelliği karşısında ellerini doğradılar, ama acısını duymadılar. Onda sabahat, bende melahat güzelliği vardır. Beni görüp iman edenin, benim muhabbetle baktığım kimsenin ciğeri yanar, aşka tutulur. Ama sabahat güzelliğimi Allahü teâlâ gizlemiştir. Ümmetimden biri vefat ederken ona görünürüm, o bana bakarken ruhu çıkar, haberi bile olmaz.)

Melahat sevimlilik, tatlılık, can yakıcı güzellik demektir. Sabahat ise dış görünüş, yüz güzelliği demektir. Yusuf aleyhisselamın sabahat güzelliği meşhurdu. Peygamber efendimizde hem melahat, hem sabahat vardı. Fakat Allahü teâlâ onun sabahatını dünyada gizledi. Eğer açığa çıkarsaydı, hiç kimse onun güzelliği karşısında duramaz, düşer bayılırdı. Peygamber efendimiz âlemlere rahmettir, herkese iyilik için, merhamet edici olarak gelmişti. İnsanları zarara sokmak için gelmemişti. Onun için dünyada melahat güzelliği görülürken, sabahat güzelliği görülemedi, o Cennette görülecektir.
Allah’ın kullarına iyilik yapmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Silsile-i aliyye büyüklerinden Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, (Eğer şeyhlik yapsaydım hiçbir tekke bir tane mürit bulamazdı. Hepsi bana gelirdi. Ama ben bu yolu değil, Allah’ın kullarına iyilik etmeyi seçtim)buyurdu. Bu mübarek zat, kapı kapı dolaşır, kimin ne ihtiyacı varsa, kimin hastası varsa, kimin dinî meselede sıkıntısı varsa, onlara yardım eder, ihtiyacını giderirdi. Bir mektep çok kıymetli olabilir, ama öğretmenin de kıymetli olması lazımdır. Bu bir eğitim meselesidir. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, insanın vücudunda bir parça haram olmaması lazımdır. Tergib-us salat kitabındaki hadis-i şerifte Peygamber efendimiz, (Bir kimsede haramdan kazanılmış küçük bir parça ip olsa, o iple ve o ipin bulunduğu odada kılınan namaz kabul olmaz) buyuruyor.

Cengâver bir asker, savaş esnasında atıyla gözüne kestirdiği kâfire yaklaşır, tam kâfire hamle yapacakken at başka tarafa gider. Tekrar hücum eder, fakat her defasında at başka tarafa gider. (Bu at bugüne kadar böyle yapmazdı, ne oldu buna?) der. Döner, çadırına gider. Üzgün bir vaziyette çadırda uykuya dalar. Bir rüya görür. Rüyasında at konuşur: (Evet, bugün sana itaat etmedim, seni üzdüm, ama bunun sebebi sensin. Çünkü dün bana yem alırken esnafa bilerek geçmez, sahte para verdin, haram yem aldın ve bana haram yedirdin. Ben haram yedikten sonra sana nasıl itaat edebilirim ki? Gidip bu haramı düzeltmen gerekir) der.

Cengâver hemen gider, esnafa tekrar para verir ve geri döner. Ertesi gün savaşa tekrar katılır ve bu defa at, sahibine fırsat bile vermeden kâfirleri tepetaklak eder.

İbadet on kısımdır
Allahü teâlâya itaat etmeyenler, hallerini artık düşünsünler! Haram lokma insanın hem dünyasını, hem de âhiretini berbat eder. Helal lokma her zaman, her yerde insanı âbâd eder. Hadis-i şerifte, (İbadet on kısımdır; dokuzu helal kazanmak, biri diğer ibadetlerdir) buyuruldu. İbadetin bir kısmıyla uğraşmak gerektiği gibi, dokuz kısmıyla da, yani helal lokmayla da uğraşmak şarttır.
Allah’ın sevdiği kul
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Cömertlik, dalları dünyaya sarkmış bir Cennet ağacıdır. Kim bu ağacın bir dalına tutunursa, bu dal onu Cennete götürür. Cimrilik de, dalları dünyaya sarkan Cehennem ağacıdır. Bu dalın birine yapışan, Cehenneme gider)buyuruyor.

Allahü teâlâ, her cins güzelliği cömerde vermiştir. Kötü bile olsa, herkes onu cömerttir diye över. Takva sahibi olan biri, cimriyse, kimse onu sevmez. Bu hususta bir kelam-ı kibar vardır:
Essahîü habîbullah, velev kâne fâsıkan. El-bahîlü adüvvullah, velev kâne ârifen.

Yani, cömert fâsık da olsa, Allahü teâlânın sevgili kuludur. Cimri ise, ârif de olsa, âbid de olsa Allahü teâlânın düşmanıdır. 

Kökü Cennette olan cömertlik ağacının bütün dalları dünyaya inmiştir. Cömertler, o ağacın dalına yapışmıştır veya dal ona yapışmıştır. Vefat edince, o ağaç onu Cennete çeker.

Cömert, verirken sanki şuuru yerinde olmaz. Şuursuzca verir, âdeta saçar. İşte asıl cömertlik budur. Öyle ölçerek, sayarak, şu da bana kalsın diyerek vermek, gerçek cömertlik değildir. Böyle de olsa, vermekten çekinmemeli. Çünkü Peygamber efendimiz, yemin ederek, (Hayra vermekle mal eksilmez) buyuruyor.

Asr-ı saadetten önce, cömertliği ile meşhur Hatem-i Tai’ye sorarlar: 

- Kendinizden daha cömert birini gördünüz mü?

- Evet, bir gence rastladım.

- Kimmiş bu cömert genç?

- Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir keçi kesip ikram etti. Keçinin bir yeri çok hoşuma gitti. (Burası çok lezzetliymiş) dedim. Genç, dışarı çıktı. Aynı kısımdan bir parça daha getirdi. Ben yedikçe, yenisini getirdi. Ben olanların farkında değildim. Giderken kapının önündeki kanları görünce sordum:

- Bu kanlar ne? Dokuz tane hayvan kesilir mi?

Bunda şaşılacak ne var? Bir şey misafirin hoşuna gitmişse, bunu da yapmak benim gücüm dâhilinde ise, bunu misafirimden nasıl esirgerim?

Bunu dinleyenler tekrar sorarlar:

- Bu gencin ikramına karşılık, siz de ona bir şey verdiniz mi?

- Benimki o kadar önemli sayılmaz. 300 deve ile 500 koyun verdim.

- O hâlde siz daha cömertsiniz.

- Hayır, o daha cömerttir. O, malının tamamını verdi. Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin, yarım ekmeğinin tamamını misafire vermesi mi önemli, yoksa bir zenginin koca sürüsünden birkaç hayvan vermesi mi?


Cenneti satın almak! 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Müminin aldığı değil, verdiği mal kendisinindir)buyuruyor. Herkes, kabirde bir hiçtir, ölünce, bir kefenle toprağa gömülür. İsmi de, cismi de hiç olur. Dünya için kazandıkları dünyada kalır. Âhiret için ne kazanmışsa, önceden ne göndermişse, hepsi kendine kalır.

Peki, ömrünü, dünya uğruna, bir hiç için harcayan insanın değeri nedir? Elbette hiçtir. Eğer âhireti için harcamışsa, onun değeri, o gün yani ölünce belli olur. Herkes için gerçek hayat, ölünce başlar.

Çok fakir biri, bir gün Musa aleyhisselama, (Yâ Musa, yıllarca ibadet ediyorum, fakat fakirlikten ölüyorum, Cenab-ı Hakk’a arz et de, bana çok para versin! Dünyamı mamur edeyim) der. Musa aleyhisselam, Tur-i Sina’da Cenab-ı Hakk’a arz eder. Allahü teâlâ, (O kuluma sor! Zenginliği dünyada mı vereyim, âhirette mi vereyim?) buyurur. Musa aleyhisselam, gelip fakire sorar. Fakir de, (Ben dünyada istiyorum) der. Musa aleyhisselam, (Üç günlük dünyayı ne yapacaksın, hepsini bir gün bırakıp gideceksin, sen âhireti iste, orası ebedîdir, dünyada istemekten vazgeç!) diye ikaz ederse de, fakir, (Bunu tercih bana verildiğine göre, dünyada isterim) der. Musa aleyhisselam da, (Sen bilirsin) der. Tur dağına gidince, (Yâ Rabbi, bildiğin gibi, o fakir, dünyada istiyor) der. Cenab-ı Hak da, (Madem öyle istiyor, ben de veririm) buyurur.

Fakir, kısa zamanda çok zengin olur, parasının haddi hesabı olmaz. Parasını hep hayırlı işlere harcar. Verdikçe parası artar. Ne kadar çok verirse, o kadar çok parası olur. Nerede bir fakir var, ona yardım eder. Nerede borçlu var, onun borcunu öder. Yetimlere sahip çıkar. Onları sevindirir. Evi olmayanlara ev alır, evlenenlere yardım eder. Kendisine bir şey ayırmaz, ne varsa dağıtır.

Zaman gelir, o da vefat eder. Musa aleyhisselam, rüyasında onu, Cennette uçsuz bucaksız muazzam köşkler içinde görür. Hikmetini merak edip, (Yâ Rabbi, bu kulun dünyada istedi, sen de verdin. Âhiretteki köşklere nasıl sahip oldu?) diye sorar. Allahü teâlâ buyurur ki:
(Evet, o dünyada istedi, ben de verdim. Bu köşkleri parasıyla satın aldı. Benim verdiğim bütün paraları buraya harcadı. O, dünyada köşk almadı, dünyada mal mülk sahibi olmadı. Ona verdiğim bütün imkânları, benim rızam için, benim kullarıma, benim sevdiklerime dağıttı, Cenneti ve köşkleri hak etti.)
Allah’ın sevdiği tüccar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, her işinde doğru olan tüccarı sever, yalancıyı asla sevmez. Peygamber efendimiz, (Emin ve doğru sözlü tüccar, kıyamette, Peygamberlerle, sıddıklarla ve şehidlerle birlikte diriltilir) buyuruyor.

Ticaret, Allahü teâlânın gördüğü yerde yapılır. Allahü teâlânın görmediği yer olmadığına göre, kimseyi aldatmamalı, müşteriyi hep haklı görmeli. Ona naz yapmamalı, aksine onun nazını çekmeli. Ona Allah rızası için hizmet etmeyi nimet bilmeli. Allah için çalışmalı, yaptığım bu işten Rabbim razı mı, değil mi, diye düşünmeli. Peygamber efendimiz vefat etmeden önce, Bilal-i Habeşi hazretlerine buyurdu ki:
(Ya Bilal! Git, ümmetime haber ver! Eğer şu üç şeyi yaparlarsa, her işte başarılı olurlar:
1- Dosdoğru olsunlar, doğruluktan ayrılmasınlar.
2- Birlik ve beraberlik içinde olsunlar,
3- Niyetlerini düzeltsinler, yaptıkları her işi Allah rızası için yapsınlar.)

Allahü teâlâyı en fazla üzen günah, insanların kalbini kırmaktır. Mümin de, kâfir de olsa, kimsenin kalbini kırmamalı. İnsanların gönlünü almalı, onları sevindirmeli, kıymetlerini bilmeli. Müşteriyi, yolunacak kaz gibi, sağılacak inek gibi görmemeli, onları velinimet bilmeli. 

Alışveriş Allah’ın takdiridir. Olup olmayacağını bilemeyiz, biz sadece sebebine yapışmalıyız. Mutlaka para diye yanlış iş yapmamalı, ama insanları kazanmayı ve onları memnun etmeyi vazife bilmeliyiz. Alçak gönüllü, sevgiyle dolu olanlar, her işte başarılı olurlar.

Az tamah çok zarar getirir. Hırs ve tamah, iki aç kurt gibidir, tamahkârı kemirir, bitirir. Onların hayatı böyle biter. Kanaatkâr olmalı, Allah’ın verdiği nimetlere şükretmeli. 

Kanaatkâr olan çalışmaz mı? Elbette çalışır. Eğer pozitif enerji alırsa, duaya kavuşursa, onu kimse tutamaz, adımlarını sayamaz, fakat geçimsizse, sıkıntılıysa, onunla bununla kavgalıysa, yani kendini bitirmiş biriyse, düzgün iş yapması çok zordur. Başarının yüzde sekseni gönül almak, yüzde yirmisi çalışmaktır.

Önce dua, sonra para gelir. Bunu tersine çevirmek, önce para demek çok yanlıştır. Önce, dua almak için çalışmalı. Dua almak için de, iyilik etmemiz, karşımızdakinin önce sevgisini, güvenini kazanmamız şarttır. İnsan sevdiğini dinler, sevdiğine itaat eder. Sevgiyi kaybeden, geçici bir süre için belki başarılı gözükebilir, ama o başarı kalıcı olmaz. Biz bugünün değil, yarının tüccarı olmalıyız.

Müslümanlığın tarifine göre çalışmalı. Peygamber efendimiz, (Müslüman, elinden ve dilinden emin olunan kimsedir) buyurmuştur.

Ticaretin kuralı 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Müşteriye gittiğimiz zaman, müşteriye bir şey vereceğimiz veya ona bir şey anlatacağımız zaman, kendimizi onun yerine koymalıyız. Ona nasıl faydalı olacağımızı düşünmeliyiz, verdiğimiz ürünün mutlaka iyi olduğuna, yaptığımız hizmetin mutlaka onun lehine olduğuna, önce kendimiz inanmalıyız.

Ahir zamandayız. İnsanlar artık kime, neye inanacaklarını şaşırdılar. Toplumda doğruluk, mertlik yok gibi. Bu ikisine sarılırsak, başarılı oluruz, ama herkese uyarsak, herkesin yaptığını yapmaya kalkarsak, kaybetmeye mahkûm oluruz, herkesten bir farkımız kalmaz. Farklılık inançta, dürüstlükte, insanları Allah için çok sevmektedir, çünkü Allahü teâlânın yarattığı insanın karşısındayız, eften püften bir şeyin karşısında değiliz. Onun gözünü, kulağını, burnunu, kalbini yaratan, ona o güzelliği veren yüce Allah hakkı için, o mümin sevilmez mi? İşte bugün dünyada kaybolan şey, karşılıklı güven ile bundan kaynaklanan sevgi ve başarıdır. Peki, ne kaldı geriye? Karşılıklı, güç kuvvet kullanımı kalmıştır. Sen bu kadar güçlüysen, ben de bu kadar güçlüyüm deniyor, hâlbuki dünyada insandan daha âciz ne var ki?

Helal olmak şartıyla, rızkın onda dokuzu ticarettedir, çünkü insanın elbisesinde, düğmesinin bir ipliği haram olsa, bu elbise ile kılınan namaz kabul olmaz. Yani bizim dinimiz, başkasının hakkı bize geçmesin diye, çok sevab kazanmaktan önce, kötülükten çok sakınmayı emrediyor. Müşteri velinimetimizdir, müşteri daima haklıdır, biz daima haksızız, çünkü hak ondadır. Alın teriyle kazandı, zorla kazandığı parayı bize veriyor, biz de ona bir ürün veriyoruz. O halde üründe bir bozukluk, yanlışlık varsa sorumluluk bize aittir.

Ticaretin kuralı, dürüstlüktür, kul hakkından korkmak, aldatmamak ve aldanmamaktır. Aldatmak ne kadar günahsa, aldanmak da o kadar günahtır. Aldatmak, aldanmaktan daha kötüdür. Aldanırsak yine bir hak geçer, onu günaha sokmuş ve onun Cehenneme gitmesine sebep olmuş oluruz. 

İmam-ı Gazali hazretleri de buyuruyor ki:
Fakirlerin malını fazla parayla almalı, onları sevindirmeli, fakat zenginden mal alırken aldanmak sevab değildir, kötüdür. Malı zayi etmektir. Pazarlık edip ucuz almak gerekir. Hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin, her aldıklarında pazarlık eder, ucuz almaya uğraşırlardı. Kendilerine, (Bir günde birçok sadaka veriyorsunuz da, bir şey satın alırken niçin uzun pazarlık ederek yoruluyorsunuz?) dediklerinde,(Verdiklerimizi Allah rızası için veriyoruz, ne kadar çok versek yine azdır, fakat alışverişte aldanmak, aklın ve malın noksan olmasındandır) buyururlardı.
Altı cilt Mektubat'ın özeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Üç cildi İmam-ı Rabbani hazretlerinin, diğer üç cildi de Muhammed Masum hazretlerinin olmak üzere, altı cilt Mektubat'ın özeti iki cümledir:

1- Şeriat-ı Muhammediyye’ye imtisal:Yani Muhammed aleyhisselama, getirdiği dine, Kur’an-ı azimüşşana, Onun sünnetine tâbi olmak.

2- Şeyh-i muktedaya muhabbet: Yani, tâbi olduğumuz, güvendiğimiz, izinden gittiğimiz mürşidimize, hocamıza sevgi ve muhabbet beslemek, ona itaat etmek. 

Muhabbet, beyinde değil, kalbde hâsıl olan bir hâldir. Silsile yoluyla bize kadar gelen bu muhabbetin kaynağı Peygamber efendimizdir. İnsan hocasına ne kadar itaat eder, ne kadar muhabbet beslerse, hocasının kalbinden o kadar çok feyz ve muhabbet elde eder. Kalbinde dünyaya karşı soğukluk, âhirete karşı yakınlık da o nispette artar.

İki otobüs terminali düşünelim. Bir tanesinde, (Bu terminal âhirete götürür) yazılıdır. Müslümanlar ve onların bineceği otobüsler buradadır. Diğer terminalde ise kâfirler ve onların bineceği otobüsler vardır. Bunlar, Allah’a ve Peygambere iman etmedikleri için zaten sonsuz yanacaktır.

Şimdi biz Müslümanların terminalindeyiz. Herkes, (Gel kardeşim, bizim otobüse bin, doğru Cennete git) diyor. İşte böyle bir terminaldeki binlerce otobüsün içinde yalnız biri doğru istikamettedir, diğerlerinin hepsi bozuktur, yani bid’at ehlidir, Kur’an-ı kerime kendi kafalarına göre mânâ vermektedir. Bu ise felakettir. Böyle karışık bir yerde doğru otobüsü nasıl bulacağız? Mutlaka o otobüsü bilen biri lazımdır, çünkü diğerleri bizi rahatlıkla kandırabilir. İşte mürşid-i kâmil demek, binlerce otobüs içerisinden Allahü teâlânın razı olduğu otobüsü bilen zat demektir. Peki, o nereden biliyor? Ona da hocası öğretmiştir. Hocasına kim öğretmiştir? Ona da hocasının hocası öğretmiştir. Böylece bu âlimler zinciri Peygamber efendimize kadar gider. Arada hiç kopukluk yoktur. Bu iş rüya ve ilhamla olmaz. Âlimler zincirine eklenecek halkayı, yani bir sonraki âlimi mutlaka bir mürşid-i kâmilin yetiştirmesi lâzımdır.

Sahih-ül yed olmak esastır 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet gemisinin kaptanı, İmam-ı a’zam hazretleridir. Kaptan bellidir, çünkü silsilede sahih-ül yed olmak esastır, yani hocalarının silsilesi Peygamber efendimize kadar belli olmalıdır. Mutlaka hocasını görerek, severek, elini öpmesi ve duasını, icazetini alması şarttır. Dolayısıyla bu iş rüyada, hayâlde olmaz. Arada bir kopukluk olursa kabul olmaz. Bu büyükler hep, (Ben mübarek hocamdan böyle işittim) buyuruyor. Zaten böyle olmazsa çok tehlikelidir.

Mesela bir gün merhum hocamız şöyle buyurmuştu: (Bizim kitaplarımızın hepsi Ehl-i sünnet âlimlerinin buyurduklarıdır. Biz kendimizden bir tek kelime yazmadık. Bu pırlantaların arasına biz cam kırıkları koymayız. Köşeli parantez içinde yapılan ilaveler de, yine başka kitaplardan aldıklarımız ve Abdülhakim efendi hazretlerinden duyduklarımızdır.)

İşte silsilesi belli olan böyle mübarek zatlar, kendilerine inananları alıp, doğru istikamete giden otobüse bindiriyor. Sadece bu otobüs, emniyet içerisinde Sırat köprüsüne giriyor ve karşıya geçiyor. Bid’at ehli olan diğer otobüslerin ise frenleri tutmuyor, doğru Cehenneme gidiyorlar. Çünkü Peygamber efendimiz, (Benim ümmetim 73 fırkaya bölünecek, bunun 72’si dalalette olacak, Cehenneme gidecek, yalnız biri kurtulacaktır. O da benim sünnetime ve Eshabıma tâbi olandır) buyuruyor. Burada sünnet demek İslamiyet, Eshab-ı kiram da Resulullah’ın cemaatidir. İşte bunun için doğru yola Ehl-i sünnet vel-cemaat deniyor. Dolayısıyla Resulullah efendimiz, (Sünnetime ve Eshabıma tâbi olanlar kurtulacaktır) buyuruyor.

Hâl böyleyken, maalesef Eshab-ı kiram efendilerimize küfredenler, kabirlerini tahrip edenler, bir kısmını severiz, diğerlerini sevmeyiz diyenler var. Bunların hepsi felakettedir. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, Eshab-ı kiram için, (Allah hepsine Cenneti vaad etmiştir) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (Eshabımı seven, beni sevdiği için sever, sevmeyen de, beni sevmediği için sevmez) buyuruyor.

O hâlde Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, dinimize uymak ve Eshab-ı kiramın hepsini mutlak sevmektir. Onların aralarında, âdil ve sâdık olmak bakımından zerre kadar fark düşünmemektir.

Netice, insan kendisini uçuruma yuvarlanmadan emniyetle karşı tarafa geçirecek, yani Cennete götürecek otobüse bindiren zata Kıyamete kadar dua etse onun hakkını ödeyemez. İşte büyükleri bu kadar sevmemizin hikmet ve sebebi budur.
Altın silsile
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir mürşid-i kâmilin talebesine sorarlar:
- (Hep hocam böyledir, büyükler şöyledir) diyorsunuz. Onlardan ne öğrendiniz de, hep onlardan bahsediyorsunuz?

- Biri hakiki, 72’si sahte 73 tane altın var, görünüşleri aynı. Bir defada o hakikisini bulabilir misiniz?

- Mümkün değil.

- İşte bu zat bir el atışta, o altını buluyor. Çünkü hocası ona nasıl bulacağını öğretmiş ve (Hakikisi budur) buyurmuş. Aynı şekilde hocasına da, onun hocası öğretmiştir. İşte bu şekilde her birinin hocasını Cenab-ı Peygambere kadar saymak mümkündür. Dolayısıyla, o sahte altınların içinden gerçek altını seçmeyi bize öğrettiği için bu zatı çok seviyoruz.

- 73 altından kastınız ne?

- Resulullah efendimiz, ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını, 72’sinin itikat bozukluğu yüzünden Cehenneme gideceğini bildiriyor. İşte o kadar sahte altın içinde hakikisini bulan kurtulur. Bulamayan Cehenneme gider. 

- İyi ama herkes, (O gerçek altını ben buldum!) diyor. (Benimki çürük) diyen yok. Sizinkinin hakiki olduğu ne malum?

- Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde mealen, (Herkes, “Benim inancım, benim gittiğim yol en doğru yoldur” der ve bundan ferahlık duyar) buyuruyor. Doğru olan o tek yolu diğerlerinden ayıran iki fark vardır:

1- İslam, akıl değil, nakil dinidir. Hiç kimse, kendiliğinden bir şey diyemez. O doğru yolu hocamıza hocası, ona da hocası, ona da onun hocası olmak üzere Resulullah efendimize kadar uzanan Silsile-i zeheb, yani Altın silsileulaştırmaktadır.

Dinimizle ilgili bir şey söyleyebilmek için, bir kaynaktan nakletmek lazımdır. Bizim dinimizde (Bana göre) yoktur. Böyle diyenin sözü, kendisinin olsun! Öyle diyene, (Bana hocandan bahset!) denir. Sonra, onun da hocası sorulur. Çünkü dinimizde, (Benim hocam buyurdu ki...) vardır.

2- Silsile-i zehebin özelliği ikidir: Birincisi, Peygamber efendimizden itibaren gelen bu zemzem gibi temiz suya, bir pislik yani bid’at karıştırmamışlardır.İkincisi, o kaynaktan, o mübarek kalbden gelen o temiz suyu, bir yere sızmadan korumuşlardır. Yani, sünnete tam uymuşlar ve bid’atten tam kaçınmışlardır. Bu vasıflara uymayanların altınları sahte, yolları çıkmaz sokaktır.

İlmihâlin önemi 

Merhum hocamız buyuruyor ki:
Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye kitabını, İslâm âlimlerinin eserlerinden tercüme ederek hazırladık, içinde hüküm bildiren bize ait bir kelime yoktur. Bu yüzden çok kıymetlidir. Bu kitabı çok okumalı. Ben de devamlı okuyup istifâde ediyorum. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir) buyuruyor.

Şevahid-ün Nübüvve kitabında, (Allahü teâlâ, bir kulunu severse onu fıkıh ilmiyle meşgul eder. Sonra da fıkıh âlimi olur) buyuruluyor. Demek ki bu kitabı okumak, Allahü teâlâ tarafından sevilmiş olmanın alâmetidir. Sevilmemenin alâmeti de, malayani ile, faydasız veya zararlı şeylerle meşgul olmaktır.

Rastgele çok kitap okuyan sapıtır, yoldan çıkar. Ancak bir mürşid-i kâmil görmüşse, ondan hakkı bâtılı öğrenmişse, o kendini korur, onun çok kitap okumasının zararı olmaz.

Her kitap, o günün şartlarında, o günün insanlarına, o günün ihtiyaçlarına cevap olarak yazılmıştır. O kitapların içindekilerden bugüne ait olanlar, seçilerek İlmihale konmuştur. Bu çok önemlidir! Onun için bu asrın mürşid-i kâmili Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye’dir. Çünkü yüzlerce âlim ve evliya zatın mübarek sözleridir. Bu kitabı okuyup anlayan, âlim olur. Öğrendikleriyle amel eden de, evliya olur.

Kur’an-ı kerimin tefsirini öğrenmek isteyen, İlmihâli okuyup anlamaya çalışmalı. Kur’an-ı kerimin asıl gayesi, (Bu yenir, bu yenmez, bu serbest, bu yasak, bu yapılır, bu yapılmaz, bu sevilir, bu sevilmez) diye öğretmektir. Orada cennetliklerin ve cehennemliklerin hâlleri bildirilmiştir. Dolayısıyla Se’âdet-i Ebediyye, Kur’an-ı kerimin açıklamasıdır. Ona uyan, Kur’an-ı kerime uymuş olur.

Seyyid Ahmed Mekki Efendi hazretleri de buyuruyor ki:
Zamanımızın bir tanesinin yazmış olduğu Se’âdet-i Ebediyye kitabındaki kelam, fıkıh ve tasavvuf bilgilerinin hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitaplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitapta, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Dinî ve millî bilgilerinizi, bu latif, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan bu kitaptan alınız!
Âmirlik ve bid’at
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bid’at ehline saygı göstermek, İslam’ın yıkılmasına yardım etmek olur. Bu ise, amelin boşa gitmesine sebep olur. Bid’at ehli, İslamiyet’e ekleme ve çıkarma yapan kimsedir. Yani İslamiyet’in doğru yolunu saptırandır. Bid’at sahibi, Resulullah efendimizin sünnetinden, yolundan ayrıldığı için, ondan gelen feyizlerden faydalanamaz. Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin cenazelerine gitme, onlarla birlikte namaz kılma! Ben onlardan değilim) buyuruldu.

Şibli hazretlerinin Halife Harun Reşid’e nasihati şudur:
(Sen bir suyun, bir pınarın başındasın, millet bu suyu içiyor, evlere bu su gidiyor. Bu suya ne koyarsan, millet onu içecektir. Bu suyu kirletme! Allahü teâlâ, Peygamber efendimizden beri akıp gelen bu İslamiyet suyunun bekçisi olmayı sana nasip etti, bu suya pislik karıştırma, karıştırılmasına da izin verme! Yeni bir şey ilave etme, bid’at karıştırma, onu tertemiz olarak koru! Bu suya ilave edilecek her şey o suyu kirletir. Ona bir şey ilave etme, milleti bozma! Çünkü artık millet, seninle beraber Cennete veya Cehenneme gidecek. Sen bunların başına geçtin. Bunlara söyleyeceğin bir yanlış yüzünden, bunlar Cehenneme giderse, seni de götürecekler. Yahut sen giderken, bunları da götüreceksin. Bunlara da acı, kendine de acı!)

İşte Emîr-ül-mü’minînin yani Müslümanların başındaki idarecinin vazifesi, mevcudu muhafaza etmektir. İlave edilen her şey, her bid’at, mutlaka bir sünneti yok eder. Yani suya ilave edilecek her şey, sudan bir şey çıkarmayı gerektirir; çünkü o su, kemal derecesindedir. Allahü teâlâ, (Ben dininizi kemale erdirdim) buyuruyor. Kemale ermiş olan bu dine, bir şey ilave etmek için, bir şeyin çıkması gerekir. Ona bir şey ilave ediyorsunuz, taşırıyorsunuz. İşte bid’at budur. İlave edilen her şey, aslından bir şey çıkarır. Onun için dini korumak, aslını muhafaza etmek, her Müslümanın, hele işin başındakinin aslî görevidir. Dolayısıyla, milletin başına geçmekten, onları önüne düşmekten daha büyük tehlikeli şey yoktur. Herkesin vebalini omuzlarında taşıyor.

İmtihana tâbiyiz. Allahü teâlâ yaptıklarımızı sınıflandıracaktır. Kendisi için yapılanları kendisine ayıracak, nefsimiz yani kendimiz için yapılanları bize bırakacaktır. Bu tercihi benim için yaptın, o halde bu tarafa gel diyecektir. Kendimiz için yaptıklarımız ise hiçbir şeye yaramayacak; hatta zararı olacaktır.
Ana baba duası
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bizde çok büyük hakkı olan üç kişiden biri, dünyaya gelmemize sebep olan ana babadır. Diğeri, dinimizi doğru öğrenmemize sebep olan hocadır. Öteki de, maddî rızkımıza sebep olan işverendir.
Bir Müslüman çok başarılıysa, tuttuğu altın oluyorsa, işin temelinde, muhakkak ana babasının rızası, duası vardır, onları çok memnun etmiştir. Çünkü Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ana babanın evladına duası, peygamberin ümmetine duası gibidir, reddolmaz) buyuruyor. Bedduası da böyledir.

Bir evlat, ana babasının; bir işçi de işvereninin duasını, rızasını alamazsa, Allah’ın rızasını alamaz. Yani, bize gelen nimete vesile olana teşekkür etmezsek, o nimet için yapacağımız şükrü Allahü teâlâ kabul etmez. Çünkü hadis-i şerifte,(Kendisine iyilik edene teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmiş olmaz)buyuruluyor.

Ana babamız hayattaysa, ellerini öpüp, gönüllerini, dualarını almaya çalışmalıyız. Hattâ (Cennet anaların ayakları altındadır) hadis-i şerifine uyarak, annemizin ayaklarının altını öpmeliyiz. O zaman çocuklarımız da bize gerekli hürmeti gösterir. İnsan ne ekerse onu biçer. Eden kendine eder.

Çocuklarımıza malı mülkü, taşı toprağı değil, namazı vasiyet etmeliyiz. Peygamber efendimizin ve bütün evliya zatların vasiyeti namazdır. Çünkü doğru kılınan namaz, her derde devadır. Büyük bir zatın küçük yaştaki oğluna vasiyetindeki iki husus şöyledir: 
(1- Bayılmak ve deli olmak hariç, hiçbir vakit namaz üzerinden geçmeyecek, yani kazaya kalmayacak. O hâlde baba hakkı olarak sana vasiyetimdir, karada, havada, denizde, nerede olursan ol, Allah’ın emri olan namazı terk etmeyeceksin. 
2- Eğer en yüksek mektebi bitirip bir meslek sahibi olmazsan, sana hakkım helâl olmasın. Çünkü ben sana iyi bir dinî terbiye verdim. Bu dinî terbiyeyi, alacağın ilimle ve kültürle birleştirirsen çok faydalı bir insan olursun. Dinî terbiye ve ilim, iki el, iki ayak, iki göz gibidir. Biri eksik olursa, insan da eksik olur.) 

Vefat edeceği sırada da oğluna demiş ki: 
(Oğlum, kitaplarını al, şöyle önümden geç! Ben âhirete gidiyorum. Allah’ın huzuruna varınca diyeceğim ki: Ya Rabbî, ben gözlerimi, oğlumu tahsile gönderirken kapadım.)
Ana baba ve âlimlerin hakkı
Ana baba hakkı 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir zat, saliha hanımına sorar:
- Allahü teâlâ âhirette, (Oğlunun hesabını sen gör) buyursa, oğlun da, günahlardan dolayı çok cezaya layık olsa, ceza verirken üzülür müsün?

- Ne cezası? Evlada ceza verilir mi? Ona mükâfat veririm, hiçbir günahını görmem, doğru Cennete derim. 

- Niye hak ettiği cezayı vermiyorsun?

- Sevgili yavruma nasıl ceza veririm? Hem de Cennetin en müstesna yerine yollarım.

- Demek ki biz de kurtulacağız, çünkü senin şefkat ve merhametin, Allah’ın merhameti yanında ne ki?

Bir mübarek zata da, (Âhirette, seni sorguya annen mi, baban mı çeksin deseler, hangisini seçersin?) denince buyurur ki:
- İkisini de kabul etmem, Rabbimin hesaba çekmesini isterim. Ana babamın merhameti, Rabbimin merhameti yanında deryada damla değildir. O bir damlayı da bütün mahlûkatına dağıtmıştır. Bütün canlıların yavrularına karşı olan şefkati, merhameti, o bir damladandır. Derya varken bir damlaya talip olunur mu?

Bu büyük merhametine rağmen, eğer Hak teâlâ bir kuluna bir ceza veriyorsa, demek ki o kulu, en yakın olan ana babasının kalblerini kim bilir kaç defa kırmış, yani gözden çıkaracakları kadar isyan etmiş olmalı ki, o cezayı hak ediyor. Cenab-ı Hak, (Ana babasını razı edenin işlediği günahlarını affederim, fakat ana babasını üzeni, ne kadar çok ibadeti olursa olsun, Cehenneme atarım)buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (Men lem yeşkürin-nâse lem yeşkürillah) buyuruyor. Yani size iyilik edenlere, size gelen nimetlere vesile olanlara teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız. O nimetler için yapacağınız şükür kabul olmaz. İyilik edene teşekkür etmezsek, Rabbimize ne kadar dua edersek edelim, kabul olmaz.

Allahü teâlâya şükretmemek, Ona isyandır. Çünkü bir bardak su verene bile teşekkür gerekir. Düşünün ki, dünyaya gelmemize sebep olan ana baba, ilk mürşidimizdir, kulağımıza ilk Allah bir diyen onlardır. Bizi kiliseye götürebilirler, hâşâ Allah’ı inkâr ettirebilirlerdi. Ama öyle bir ana baba ki, biz daha dünyaya gelir gelmez, kulağımıza ezan okurlar, güzel bir isim koyarlar. Sonra bize dinimizi öğretip, kötülüklerden korumaya çalışırlar. Böyle salih ana babanın hakkı ödenmez.

Âlimlerin hakkı

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ana baba hakkının önemi çok büyüktür, ama bunlara rağmen bize haramı helali öğreten, ateşin içinden tutup çıkaran, Cehennem ateşinden ve Rabbimizin gazabından bizi kurtaran hocanın, yani İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Ehl-i sünnet âlimlerinin hakkı ana baba hakkından daha fazladır. Ana baba, dünyaya gelmemize sebep oluyor, fakat büyüklerimiz, yaratılış sebebini bildiriyor.(İnsanları ve cinleri yalnız, beni tanısınlar, benim kulum olduklarını bilsinler, ibadet etsinler diye yarattım) mealindeki âyet-i kerimede ne anlatılmak istenildiğini öğretiyor. Allahü teâlânın bizi, dünyada azıp kudursun, ne isterse yapsın, eğlensin, keyfini sürsün diye yaratmadığını, çünkü keyif sürülecek, eğlenilecek yerin burası olmadığını bildiriyor.

Dünya sabun köpüğü gibi bir şeydir, elimize alsak erir gider. Rüyada istediğimiz kadar zengin olalım, mal mülk sahibi olalım, saltanat sürelim, ama uyandığımız zaman hepsi hiç olur. (İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar) hadis-i şerifi dünyanın rüya gibi olduğunu açıklıyor. Hatta büyük bir zat, (İnsanların hepsi dünya sevgisinin sarhoşudur. Kabre konulunca, başını bir defa kaldırır, ben neredeyim der, ancak o zaman ayılır, fakat iş işten geçmiş olur) diyor.

Bu dünya rüya gibidir
İşte bu büyükler, daha dünyadayken bizi o sarhoşluktan kurtarmaya, bunun bir rüya olduğunu anlatarak bizi gafletten uyandırmaya uğraşıyorlar. Bu hak hiç ödenir mi? Ödenmesi mümkün değil, ama sevgimizi ve itaatimizi ispatlamak zorundayız. Bunun da en birinci şartı hubb-i fillah buğd-i fillah’tır. Bunun bilinen manasından başka manaları da vardır. İkisi şöyledir:

1- Hocasını sevenleri sevmek, hocasının sevmediklerini, hocasını sevmeyenleri, din büyüklerine dil uzatanları sevmemektir.

2- Din kardeşini sevmek, din kardeşinin sevdiğini sevmek, onun sevmediğini sevmemektir. Çünkü hadis-i şerifte, (Birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız) buyuruluyor.

Bunlar arasında hocasını sevenleri sevmenin, sevmeyenleri sevmemenin önemi çok büyüktür.
Ana baba ve hoca
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünyaya yeni gelen bebeğin hiçbir şeyden haberi olmaz. Annesi onu besler, büyütür, sonra kelimeler öğretir. Biraz daha büyüyünce, yürümeye çalışır, bir adım atıp düşer, bir daha derken, oradan oraya koşar. Konuşmaya başlar, bir şeyler öğrenmeye çalışır. Okula gönderilir, orada yamuk yumuk çizgiler çizer. Öğretmeni, ne güzel çiziyorsun diye takdir eder.

Evde, ana babanın neler çektiklerini, onlara sormalı. Bu, çocuğun dünyası için, ana babanın verdiği emektir. Ne kadar yaşayacağı da belli değil. Allahü teâlâ o çocuğun yetişmesi için yardımcılar veriyor. Şefkat, merhamet veriyor. Ağlayıp sızlamasına, kırıp dökmesine rağmen, çocuğa ihtimamla bakıyorlar.

Bir geçici dünya hayatı, bir de sonsuz ahiret hayatı var. Nasıl ki doğan çocuğu, annesi, babası ihtimamla büyütüyorsa, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi hakiki mürşid-i kâmiller, Müslümanı, gerçek bir anne baba gibi ahiret hayatına hazırlar. Hatalarını görmez, birdenbire her şeyi söylemez, azar azar, sohbetle yetiştire yetiştire, önemli bir seviyeye getirir.

İlmin aslı sevgidir
Bu büyükler işe, ilmin aslından başlarlar. İlmin aslı, sevgidir, çünkü insan sevdiğini dinler, sevmediğini dinlemez. Bu büyüklere ilk gidildiği zaman, gelenlere ne abdesti, ne guslü, ne de namazı anlatırlar. Sadece büyüklerin hayatını anlatırlar, kıymetli kitaplarını okurlar, Şah-ı Nakşibend hazretlerinden, İmam-ı Rabbani hazretlerinden bahsederler. Yani o büyüklerin sevgisini vermek, bu işin hazırlık safhasıdır. Ondan sonra, o gelenler, içlerine düşen o ateşle, İslamiyet'in bütün şartlarını, kalbden isteyerek, inanarak yerine getirmeye çalışırlar. Her an, namazı düşünürler, haramlardan kaçarlar. Bu büyükleri tanımayanların çocukları, babaları hoca bile olsa, niçin bu şekilde dindar olamıyorlar? Çünkü daha bu çocuk yeni yeni gelişirken, eline sopayı alıyor, kılmazsa namaz, vur kafasına, yaramazlık yaparsa vur eline! Yani sevgiden ziyade, korkuyla yetiştiriyorlar. Sadece korkunun hiçbir faydası olmaz. Burada korkar, başka yere gidince azar, kudurur. Su üstüne, buz üstüne, yazı yazılmaz, kaybolur gider. Mermere yazılırsa kolay kolay silinmez. Din büyüklerinin sevgisini vermek, mermere yazmak gibidir. Böyle sevgiyi verdikten sonra, bu adamı idama götürseler bile, ben önce namazımı kılayım, sonra idam edin der.

Peki demek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peki demek çok zordur. Eğer Ebu Cehil, Peygamber efendimize peki deseydi, İslamiyet'in en ileri gelenlerinden olurdu. Hazret-i Ömer'den daha büyük pehlivandı, ama demedi. Allah korusun, hazret-i Ömer hayır deseydi, Ebu Cehil'den kötü olurdu. Onun için, yerine göre, dünyada söylenmesi çok önemli olan iki kelime vardır: Peki ile hayır. Bir kimse, peki der, Müslüman olur, sonsuz nimete kavuşur. Hayır der, kâfir olur, sonsuz azaba maruz kalır.

İtaat etmek, peki demek zordur, çünkü iki büyük engeli var. Bu iki engeli aşmak çok zordur:

Birinci engel, insanın nefsidir. İnsan ölmeden önce, ondan çıkacak en son huy başkanlık, emretme, şef olma arzusudur. 

Eskiden, adamın biri helaya gitmiş, Dizili ibriklerden birini alırken, hela bekçisi;
- Onu değil, yanındakini al demiş.

O da, denilen ibriği almış, çıktıktan sonra demiş ki;
- Birinci ile ikinci arasında ne fark vardı da, ötekini aldırmadın? Bekçi de;
- Burası bana ait, ben ne dersem onu yapmalısın, yoksa su vermemdemiş.

İşte başkanlık arzusu budur, hep benim dediğim olsun diye düşünür. İtaate, peki demeye, nefs şiddetle karşıdır. 

İkinci engel, akıldır. Her şeye inanıp gemiye bindikten sonra (Bu yanlış) deniyor, çünkü akıl içeride duruyor. Bindiğimiz geminin kaptanına karşı, şuradan git, şöyle hareket et gibi, bir defa bile söz hakkımız yoktur. Sadece (Ne diyorsun) derlerse o zaman, varsa fikrimizi söyleriz.

Demek ki, dünyada en zor iş aklını ve nefsini bir tarafa koyarak peki demektir. Peki demek için, birincisi, iç düşman olan nefsinden ve aklından kurtulmalı.İkincisi, dış düşman olan şeytandan ve kötü arkadaştan uzak durmalıdır. Bütün bunları atlatacak ve ondan sonra da peki diyecek. Bu hâle kavuşmak çok zor, ama bir şeyin tamamı ele geçmezse, tamamı da terk edilmez. Ne kadarını yapabilirsem o kadar diyerek devam etmelidir.

Mevlana Celaleddin Rumi hazretleri, (Hocama kavuştum, aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyuruyor. Eğer aklına uysaydı, Mevlana olamazdı. Onun için akıl, hocasını buluncaya kadardır. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi, hakiki bir mürşid-i kâmile, yoksa bu büyüklerin kitaplarına kavuşana kadardır. Gemiye binenin akılla ne işi var, gidip bir kenarda oturur veya yatar. Aklı, nefsi karıştırmayıp, ihlasla teslim olursak, ana babanın çocuğunu şefkatle geçici dünya hayatına hazırlaması gibi, o büyükler de bizi asıl hayata, ebedi ahiret hayatına hazırlarlar. Allahü teâlâya, Peygamber efendimize, Cennete kavuştururlar. Buna vesile olan böyle mübarek zatın hakkı, hiç ödenebilir mi?
Ana babanın hedefi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evladını seven bir ana babanın ilk hedefi, onun ateşte yanmaktan kurtulması için, her şeyini feda etmek olmalı. Yoksa onun filan okuldan mezun olması için her fedakârlığı göstermek, ana baba şefkati değildir. Hakiki ana baba, evladını ateşten kurtarmak için kendini vazifeli görendir.

Mübarek bir zat, talebelerinden birine, (Oğlun ne iş yapıyor?) der. O da, çocuğun diplomasından bahsedince, (Ben onun diplomasını sormadım. Namaz kılıyor mu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup dinimizi öğreniyor mu? Bu kitapların yayılmasına çalışıyor mu? Bunları soruyorum. Yoksa bu tarakta bezi olmayanla bizim ne alakamız olur?) buyurur.

Namaz kılmayan Müslüman düşünmek çok zordur. Çünkü Peygamber efendimiz,(Müslümanla kâfiri ayıran fark namazdır) buyuruyor. Müslüman namaz kılar, kâfir kılmaz. Münafık namaz kılar görünür. Namaz varsa her şey var demektir. Namaz yoksa başka şeyler olsa da önemsizdir. Çünkü başka şeylerin kıymeti de namazla ölçülür. Mesela çalışmanın ibadet olması, kıymetli olması da namaz kılmaya bağlıdır.

Namaz kılınmayan bir iş yerinde, bir evde, geçim, hayır, bereket ve huzur olur mu? 

Sahabe-i kiramdan bir zat, Resulullah efendimize sorar:

- Ya Resulallah, kazancım bol olmasına rağmen geçim sıkıntısı çekiyorum.

- Evinizde namaz kılmayan var mı?

- Hayır, namaz kılmayan yoktur.

- Komşularınızda veya mahallenizde namaz kılmayan var mı? 

- Hayır, ya Resulallah!

- Bir araştırın, namaz kılmayan birisi geçmiş mi? 

- Efendim araştırdık, geçen olmamış.

- Bu bereketsizlik namaz kılmamaktandır. İyi düşünün!

- Ya Resulallah, namaz kılmayan birinin cenazesi geçmiş, tabutu bizim evin duvarını çizmiş. Bu olabilir mi? 

- İşte evdeki bereketsizlik bundandır. O duvarı hemen yıkıp yeniden yapın!

O zat, duvarı yıkıyor, besmeleyle tamir ediyor ve işleri düzeliyor. Onun için eskiden, (Bir beynamazın yedi mahalleye zararı vardır) derlermiş. Neden namaz? Çünkü namaz dinin direğidir.
Ancak ihlâslı olanlar kurtulur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: Bütün insanlar helak oldu, ancak âlim olanlar kurtuldu. Âlim olanlar da helâk oldu, ancak ilmi ile amel eden, yani öğrendiklerini yapan âlimler kurtuldu. Amel eden âlimler de mahvoldu, ancak bunları ihlâsla, yani Allah rızası için yapan âlimler kurtuldu. Dünya menfaatleri için, ilim öğrenen ve öğreten, ne kurtulur, ne de kurtarır.

Bir zat, vefat etmeden önce çok ağlar. Oğlu, (Baba, niye bu kadar çok ağlıyorsun? Ölümden mi korkuyorsun?) diye sorar. Babası şöyle cevap verir: 
(Hayır, ölümden korkmuyorum, ama Cenab-ı Hakk’ın hesabı, bizim yaptığımız hesaba benzemez. Biz onun bildirdiklerine uyduk mu, uymadık mı, onu bilmiyorum. Evet, görünüşte bir şeyler yaptık, ama O, yaptığımız bu işlerden razı mı, değil mi? İşte bunun için ağlıyorum.)

Bir süre sonra bu zat vefat eder. Oğlu birkaç gün sonra babasını rüyada görür, (Baba, ne oldu?) diye sorar. (Oğlum, felaketin tam eşiğinden döndüm) diyerek, şöyle anlatır:

(Allahü teâlâ, “Sana 70 sene ömür verdim. Çünkü her an seni varlıkta tutan bendim. Bırakılsan ölür giderdin, zaten yoktun. Sana bu kadar nimet verdim. Karşıma neyle geldin?” buyurdu. “Yâ Rabbi, 10 yaşında babam hacca götürmeye başladı. 60 kere haccettim” dedim. “Hiçbiri kabul olmadı" buyurdu. “Yâ Rabbi, 40 sene her gün oruç tuttum, geceleri namaz kıldım” dedim. “Bunlar da kabul olmadı” buyurdu. “Yâ Rabbî, zekâtlarımı verdim” dedim. “Zekâtların da kabul olmadı. Yalnız bir amelin hoşuma gitti. Yolda bir tezek vardı, Müslümanlar rahatsız olmasın diye kimse görmeden, aldın bir kenara koydun. İşte bu ihlâslıydı. Ama sen diğerlerini başkası görsün diye yaptın. Ameline riya karıştı, fakat bu tezeği ihlâsla kaldırdın, riya karışmadı. Ben ihlâslı ameli kabul ederim, ihlâssız ameli kabul etmem” buyurdu.)

Onun için büyüklerimiz, (Yaptığın amel az olsa da, insanları düşünerek yapma! Yoksa riya olur. Riya da şirke götürür) buyuruyorlar. Dolayısıyla ancak ihlâslı olanlar kurtulacaktır. İhlâs varsa riya yoktur, riya varsa ihlâs olmaz. Onun için işlerimizi yaparken insanların değil, Rabbimizin razı olmasını düşünmeliyiz.

İhlâs fedakârlıktır 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İhlâslı olmanın birinci tarifi fedakârlıktır. Bir kişi fedakârlıktan uzaksa, onda ihlâs ya eksiktir veya hiç yoktur. Peygamberlerin, Eshab-ı kiramın ve Evliya zatların yolu hep fedakârlıktır. Her zaman, (Sen haklısın) diyerek karşılarındakini kendilerine tercih etmişlerdir. (Ben, sonra yine ben) diyen, hayvan sınıfındandır. (Benimki benim, seninki senin) diyen, insan sınıfındandır. Bir de bunların üzerinde takva ehli Müslüman sınıfı vardır. Onlar, (Seninki senin, benimki de senin. Benim hiçbir hakkım yoktur. Yeter ki kalbin kırılmasın, yoksa Kâbe 70 kere yıkılmış olur) derler. Hiç kıymeti olmayan dünyalık şeyler veya Allah’ın düşmanı olan nefsinin hatırı için, din kardeşinin kalbini kıran, ölürken nasıl can verecek? Âhirette Cenab-ı Hakk’a nasıl hesap verecek? 

İhlâs; akıl, mantık, matematik işi değildir. Canla, başla, hiçbir şey düşünmeden Allah rızası için çalışmaktır. Dinimize hizmet etmekte, bu esastır. Eshab-ı kiram savaşırken, Peygamber efendimizin önünde pervane gibi ölüme giderken, ellerinde hesap değil, sadece dini yayma gayreti vardı. Dine hizmet; fedakârlık, yorgunluk, üzüntü, çile ister. (Ben bunlara dayanamam) diyenin orada yeri yoktur.

Peygamber efendimiz, (Lâ râhate fiddünyâ) yani (Dünyada rahatlık yoktur) buyuruyor. Hep rahatlık aramak yanlış olur. Resulullah’ın, (Yok) dediği bir şeye, nasıl var diyerek bunun peşinde koşarız? Hâlbuki büyükler, (Biz rahatı, rahatsızlıkta bulduk. Biz şifayı, hastalıkta bulduk) buyururlardı. Merhum hocamız da, (Hastalıkta şifa vardır) buyururdu. Çünkü Cenâb-ı Hak kullarını yaratırken, kalblerini hasta yaratmış. Bu vücuda rahatsızlık veren her şey insanın âcizliğini anlamasına, Cenâb-ı Hakk'a dönmesine sebep olur, onun için de hastalık kalb için şifadır.

Allahü teâlâ her an insanın kalbine nazar ediyor. Mesela dinimize çok hizmet eden bazı insanlar vardır. Cenâb-ı Hak onların niyetlerine, yani bu hizmetleri niçin yaptıklarına bakar. Eğer kalblerinde riya, gösteriş arzusu varsa, hizmetlerinin hepsi sıfırlanır. Âhirette kalb-i selim, yani ihlâslı insan isterler. İhlâslı olmak öyle kolay değildir. Ama bir şeyin tamamı ele geçmezse tamamı da terk edilmez. Onun için, elden geldiği kadar ihlâslı olmaya çalışmalıdır.
Asıl cömertlik
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsanların gönlüne hoş gelsin diye elindekileri dağıtmak cömertlik sayılsa da, asıl cömertlik, başkalarının da imana kavuşmasına çalışmaktır. Ebu Bekr-i Sıddîk, Müslüman olur olmaz, (Yâ Resulallah, beni seven, beni dinleyecek altı arkadaşım daha var. Hemen getireyim, onlar da bu imana kavuşsunlar) dedi. İşte asıl cömertlik budur. Yani kendisi için sevdiği şeyin, kavuştuğu nimetin, bir başkası tarafından da elde edilmesini istemek, asıl cömertliktir.

(Farzlardan sonra en çok sevab, din kardeşine iyilik edene verilir)hadis-i şerifi, iyiliğin önemini bildirmektedir, fakat iyiliğin en üstünü, insanları ateşte yanmaktan kurtarmaktır. Mal mülk, ev, araba, yemek vermek de iyiliktir, ama bir kimseye yapılacak en büyük iyilik, ona doğru imanı, farzı, vacibi öğretmek veya öğretilmesine sebep olmaktır, mesela Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap vermektir. Bu iyilik, farzlardan sonra Allahü teâlânın en çok sevab verdiği bir ibadettir.

Din büyüklerimiz, (Sana biri dinini öğrenmek için gelirse, ona hizmetçi ol) buyuruyorlar. Asıl iş, bir kişinin daha dinimizi öğrenmesine sebep olmaktır. Merhum hocamız buyurdu ki:
(Bir kişi o kadar zengin olsa ki, dünyanın her şeyi, yerin altı ve üstü onun olsa ve hepsini Allah yolunda sadaka olarak fakirlere dağıtsa, alacağı sevab, unutulmuş bir sünneti meydana çıkarmak sevabı yanında hiç kalır. Hakikat Kitabevi’nin kitaplarıyla iman ve farzlar da yayılıyor. Emr-i maruf sevabı, hiçbir şeyle kıyaslanamaz.)

Dünya hayatı hayaldir. Esas hayat, öldükten sonra başlar. Elde fırsat varsa, birine iyilik yapmalıdır. (İnsanların iyisi, insanlara faydalı olandır) buyuruluyor. Mümin herkesten dua alan, elinden ve dilinden emin olunan insandır. Asla ondan zarar gelmez. Hep etrafına faydalı olur.

Allahü teâlânın mahlûklarına karşı merhametli ve şefkatli olan, daima merhamet ve şefkatle karşılanır. Eden kendine eder. İyilik eden de, kötülük eden de kendine eder.

Peygamber efendimiz, (Sadaka belayı önler, ömrü uzatır) buyuruyor. Verilen şeyin ne olduğuna ve miktarına bakmayalım. Yeter ki bizden az da olsa bir şeyler çıksın!

Cömert olan kimse, kâfir bile olsa, son nefeste iman etme ihtimali vardır. Kâfir olarak ölse bile, Cehennemde azabı daha az olan yere konur.

"Siz nereden geldiniz?" 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Merhum hocamız, sık sık buyururdu ki: 1- Hayat hayaldir. 2- Dünya fanidir. 3-İnsan demek âciz demektir.

Mümine hizmet edenlere hesap da yoktur, azap da yoktur. Ubeydullah-i Ahrar hazretleri buyuruyor ki:
(“Allah sevgisine, Allahü teâlânın rızasına nasıl kavuşulur?” sorusunun cevabını 700 âlim, 700 farklı şekilde vermişler. Ben de şöyle bir cevap verdim ve o 700 âlimin verdiği cevabı içine alan bir cevap oldu: Allah sevgisine, Allahü teâlânın rızasına kavuşmanın en kestirme yolu, Onun kullarına iyilik etmektir.)

Rahman sûresi 60. âyetinde mealen, (İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir)buyuruldu. Kim birine zerre kadar iyilik ederse, karşılığını mutlaka görecektir. Kim birine bir iyilik yaparsa, Cenâb-ı Hak yaptığı o iyilik için kabirde bir melek yaratır ve o kişi ölünceye kadar, kabrinde ona istiğfar eder, kabre gelince onu karşılar ve (Sen mümin kulu ferahlandırdığın gibi, ben de seni ferahlandırırım) der.

Dünyadaki pişmanlık bir nimettir ama öldükten sonraki pişmanlık bir felakettir. Nitekim Kur’an-ı kerimde bildiriliyor: Allah’a iman etmeyenler, Peygamber efendimizin getirdiklerine inanmayanlar, beğenmeyenler, din-i İslam’ı kabul etmeyenler, Cehennemde feryat edecektir. (Yâ Rabbi bizi tekrar dünyaya gönder, hiç günah işlemeyeceğiz, hep ibadet edeceğiz) diyeceklerdir. Onlara, (Siz zaten oradan gelmediniz mi?) denilecektir.

Peygamber efendimiz, (Eğer benden sonra peygamber gelseydi Ömer peygamber olurdu) buyuruyor. Hazret-i Ömer, imza yerine yüzüğünü kullanırdı, üzerine, (Kefâ bil-mevti vâızan yâ Ömer) cümlesini kazımıştı. (Yâ Ömer, ölüm en iyi vaaz verici olarak, nasihat verici olarak sana yetmez mi?) demektir. O yüksekliğine rağmen, ücretli birini tuttu. (Beni nerede görürsen gel, “Yâ Ömer, bir gün öleceksin!” de ve git) diye talimat verdi. Epey zaman bu vazifeye devam eden o memura bir gün, (Artık vazifen bitti) buyurdu. Memur şaşırdı, (Efendim bir kusur mu işledim?) dedi. Hazret-i Ömer, (Hayır, vazifeni çok güzel yaptın. Ama artık sana ihtiyacım kalmadı. Çünkü sakalıma ak düştü. O beyazı gördükçe artık ölümü hatırlıyorum) buyurdu.
Asıl marifet çok sevap kazanmaktır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Dünyada asıl marifet, çok para kazanmak değil, çok sevap kazanmaktır.

* İnsanın ilmi arttıkça, Allah’a sevgisi arttıkça, nefsinden soğumaya, nefret etmeye başlar. Bu hâle kavuşmak, Allahü teâlânın lütuf ve ihsanıdır. O kulunu sevdiğinin alametidir.

* İman çarşıda satılmaz, miras kalmaz. İyiliğe elverişli olmayan kişi Peygamberi görse de Müslüman olamaz.. Allahü teâlâ seçiyor. Buna verdim diyor. Seni dost edindim diyor Cenab-ı Hak… Müslüman demek, Cenab-ı Hakkın seçtiği, dost edindiği insan demektir, ona göre hareket etmeli.

* İnsanın eline diken bile batsa bir günah sebebi iledir. Günahın karşılığı dünyada veriliyorsa büyük nimettir. Ahirette verilirse felakettir. Suç varsa ceza vardır. 

* Bir günah işleyen hemen bir iyilik, bir hayır işlemeli. Sevap gelir, günah gider. Birbirini dengelemeli. 

* Cömertlik, Allahü teâlânın büyük bir nimetidir. Siz cömert için üzülmeyin, çünkü o düşerken Allahü teâlâ elinden tutar, kaldırır onu. 

* Çok şey isteyin, isteyenin değil verenin azametine bakın. Namazda şehitlik evliyalık isteyin. 

* Tarla ve bahçenin, hasıl olan nimetin şükrü uşurla verilir. Malın, paranın şükrü, zekatıyla olur, aynı zamanda malı, parayı temizler. Zekatı vermeyen iki suç işlemiş olur: 
1- Emre itaatsizlik, 
2- Fakirin hakkını gasp. 
Namazın kabulü için de, zekat gereklidir, namaz imanla gitmeye vesile olur.

* Herkesi kuyunun dibinde gören kimse, kendisi kuyunun dibindedir.

* En büyük düşman nefs ve işlediğimiz günahlardır. En yakın dost da, namaz ve tevbe istiğfardır.

* Bilerek pek küfre düşülmez fakat bilmeyerek küfre düşülebilir. Bunun için (Ya Rabbi, bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söylediysem, bir iş yaptıysam nadim oldum, pişman oldum, beni affet) duasını çok okumamız lazım. Küfür sigorta gibidir. İrtibatı keser. Bir kimse küfre düşmüş ise, ne yaparsa yapsın, ne kadar çok ibadet ederse etsin hiçbir faydası yoktur. Çünkü sigorta atmıştır, ampul, tesisat ne kadar sağlam olursa olsun, elektrik gelmediği için fayda olmaz. 

Nice sarhoşlar vardır ki, yaptığından pişmanlık duyar tevbe eder, imanla gider. Nice dervişler, müritler vardır ki, kibirlidir, günahları için tevbe etmez, imansız giderler. Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine bir papaz gelip, ben mi üstünüm sen mi üstünsün diye sorar. O da bir hafta sonra gel, der. Bir hafta sonra geldiğinde vefat ettiğini görür. Bugün bana cevap verecekti diye söylenince, tabutu göstererek, işte orada git sor, o boşuna konuşmaz derler. Tabutunun başına gidip aynı soruyu sorar. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri Allahü teâlânın izniyle başını kaldırıp, şöyle cevap verir; Geçen hafta sonumun ne olacağını bilmediğim için sana cevap veremedim. Ben imanla gidip kendimi kurtardım, senden üstünüm. Sen kendine bak. Papaz, ağlamaya başlar, kelime-i şehadet getirir Müslüman olur. 

* Peygamber efendimize bir yahudi gelip, selam verir gibi yaparak Es sam aleyküm yani, ölesin, yok olasın der. Peygamber efendimiz de, ve aleyküm sam diye cevap verir. Gittikten sonra, Hazret-i Âişe validemiz, Allah belanızı versin, sizi kahretsin... gibi bazı şeyleri sıralamaya başlayınca, Peygamber efendimiz durdurup, fazlaya hakkımız yok, bize ne yaptıysa ancak o kadarını yapabiliriz, buyurdu. Kâfir de olsa yaptığından fazlasını yapmak caiz değildir. 

* Allahü teâlâ suç işleyenin cezasını verir, ancak istiğfar edenleri affeder. Müjdeler çok, Rabbimizin merhameti geniş. Seksen sene kilisede papazlık yapmış, İslamı yıkmaya uğraşmış kişiyi bile bir kelime-i şehadet söylemekle affediyor.Allahümme inneke afuvvün, kerimün, tuhibbül afve fafu anni (Ya Rabbi sen madem ki affedicisin, ihsan edicisin, affetmeyi seversin öyleyse beni de affet) demektir. Bunu her namazdan sonra okumalı. Bunlar hep, âsi kullara Allahü teâlânın müjdesidir.

* Nefs Allahü teâlânın düşmanıdır. Nefsimize uyarsak Allahü teâlânın düşmanına itaat etmiş oluruz. 

* Zeka başka akıl başka. Akıllı olmak demek, ahirette işe yarayacak iş yapmak demektir.

* Mevcuda şükretmeli, kanaat etmeli. Mevcutla devam etmeli. İsraf, küfran-ı nimet, hep "Bu bana lazımdır” diyerek başlar. Bir kere bu bana lazımdır deyince onun ardı gelir, bu da lazım, şu da lazım diye devam eder. Lazım dediğine kavuşmak için dinin dışına çıkar da haberi olmaz. 

* Namaz kılmamanın ne büyük bir suç olduğunu anlamak için çok sevdiğinizi mesela evladınızı kapının dışına çıkarıp, ben çağırınca gel deyin. Çağırın çağırın gelmesin. Siz defalarca çağıracaksınız da o duyduğu halde gelmeyecek. Ne yaparsınız siz ona? Allahü teâlâ günde 5 defa kullarını çağırıyor. Üstelik bu davetin faydası bize. Davete icabet edenlere yaptığı ihsanlar da ayrı. Buna rağmen yüce Rabbimiz ne kadar sabırlı, ne kadar merhametli, günde 5 defa çağırdığı halde gelmeyen kullarına bir şey yapmıyor, rızkını kesmiyor ve mühlet veriyor. 

* Kılmak isteyene namaz, insanın önüne engel çıkarmaz.

* Kalb dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, ahireti nasıl sevebilir? 

* Dertlerinizi kullara değil, Allahü teâlâya arz edin. İstisnalar hariç, dert ve belanın tamamının kendi kusur ve kabahatlerimizden dolayı olduğunu unutmayalım.

* Yumuşak ve mülayim olan kazanır.

* Size dininizi imanınızı öğreten ana babanız sizden razı olmadıkça Allahü teâlânın sevgili kulu olamazsınız. İhsana kavuşma sebebi anne baba duasıdır. 

* Çölde kalmış insanın suya hasreti gibi, herkesten dua almaya bakın. Üç kişinin duası kabul olur red olunmaz: 1) Anne babanın 2) Misafirin 3) Mazlum olanların.

* Çocuklarımıza çok ihtimam göstermeli. Kur’an-ı kerim okumalarına, ehli sünnet itikadını ve ilmihal bilgilerini öğrenmelerine, ehli sünnet âlimlerini tanımalarına ve sevmelerine çok ehemmiyet vermeli. 

* Düşmanını tanımayan dostunu bulamaz. 

* Ehli sünnet itikadından bir mesele öğretmek, onlarca nafile hacdan daha sevaptır.

* Bir talebe, dinini öğrenmeye ve dine hizmet etmeye, Müslümanlara ve insanlara faydalı olmaya niyet ederse, bu niyetle okursa, her nefesi zikir olur.

* Edebe riayet etmeyen hiç kimse, Allahü teâlâya kavuşamaz, yani veli olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzihi bir mekruhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür.

* İslamiyet bir ağaç gibidir. Kökü iman, gövdesi ibadet, meyvesi ihlas.

* Dinimizin 4 kelimeyle özeti: İnanmak, muhabbet, yapmak, sakınmak. 

* Tatlı dilli, güler yüzlü olun. Hiç kimseyle münakaşa etmeyin. Bölünmeyin, tefrikaya düşmeyin. Tefrika fitnedir, sakın düşmeyin.

* Haram yiyenlerin, bütün azaları istese de istemese de, günah işler. Helal yiyenlerin azaları ise, ibadet eder.

* Edeplere riayet etmeden yapılan hizmetlerin, faydası yoktur.

* Dünyadan sonraki yolculuk çok uzundur. O uzun sefer için, yol azığı hazırlayınız!

* Kendisinin ve çoluk çocuğunun geçimini temin etmek için çalışmak farzdır.

* Dünya ve ahirette iyilik, sabır ile ele geçer.

* En faziletli amel; nefsin istediğinin tersini yapmaktır.

* İnsanların müptela olduğu bela ve musibetlerin en büyüğü, ahiret ve dünya işi ile meşgul olmayıp, boş oturmaktır.

* Din; insanları ebedi saadete götürmek için, Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir.
* Bir insan için, en kötü beş şey; imansızlık, kibir, şükür azlığı, kötü ahlak ve cimrilik.

* Allahü teâlâ, başkasına acımayana merhamet etmez, af etmeyeni af etmez, özür kabul etmeyenin özrünü kabul etmez.

* Mal cimrilerde, silah korkanlarda, idare de zayıflarda olursa, işler bozulur.

* Din bilgileri; dünya ve ahirette huzuru ve saadeti kazandıran bilgilerdir.

* Dünya malı için üzülmek, kalbe zulmet; ahiret için üzülmek ise, kalbe nurdur.

* Uğraşmadan ve çalışmadan, Cennete kavuşacağını zanneden, hayale kapılır.

* Şerefli ve asil kimse, sözünde durur. Akıllı olan yalan söylemez. Mümin olan, gıybet etmez. 

* İlmi olmayan kimsenin, dünyada da, ahirette de hiç kıymeti yoktur.

* Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır.

* Kızdığı zaman, kendisine emanet edilen sırları ifşa edenler, aşağı kimselerdir.

* Çalışmayıp, herkese muhtaç kalanların, dini ve aklı noksan olur.

* Kötülerle düşüp kalkan ve onları müdafaa edenler de kötülerdendir.

* Kibir ve öfke, insanın başına çok felaketler getirir.

* Başkasını düzeltmek istiyorsan, önce kendini düzelt!

* Âlim ve velilerin kabirlerini ziyaret ediniz! Zira, o büyükler ziyaret edenlere şefaat ederler.

* Güzel sözler, petekten damla damla sızan bala benzer. Bunlar, insanın ruhuna tat verir.

* Üç huy vardır ki, kimde bulunursa, onun zararınadır; Sözünde durmamak, hile yapmak ve zulmetmek.

* Hesaba çekileceğini bildiği halde, haram mal toplamaya devam eden kimseye şaşılır.

* Müslümanların hayırlısı, insanlara yardım eden ve faydalı olanıdır.

* Ehli sünnet alimlerinin, Allah rızası için yazdıkları kitapları okumak saadettir.

* Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalb ile kabul etmek ve dil ile de söylemektir.

* İlmin evveli niyet, sonra anlamak, daha sonra yapmak, ondan sonra muhafaza, en sonra da yaymaktır.

* İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur, sen ise malı korursun. Malın bekçileri ölür, ilmin bekçileri ise gönüllerde yaşar.

* Herkes seni, Allah’ı sevdiğin kadar sever. Allah’tan korktuğun kadar, senden korkar. Allah’a itaat ettiğin kadar, sana itaat eder. Allahü teâlâya hizmet ettiğin kadar, sana hizmet ederler. Her işin, Onun için olsun! Yoksa, hiçbir işinin faydası olmaz. Hep kendini düşünme, Ondan gayriye güvenme, çok ibadet etsen de, amelinle övünme!

* Ahirette azabın ve mükafatın devamlı olduğunu bilen, sonsuz rahata sebep olduğu için birkaç günlük bela ve sıkıntı ona rahat gelir.

* Bir söze sabredemeyen, çok söz işitir.

* İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyaç vardır. Faydası da herkesedir.

* Gözü harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten korumalıdır!

* Kıyamet gününde nereye gitmek istiyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapınız!

* Allah korkusu, ibadetlerin süsüdür.

* Çalışmadan ele geçen şeyler, devamlı ve kalıcı olamaz.

* Vücuduna haram lokma karışmış bir kimse, namazlarından tat alamaz.

* Allahü teâlânın merhameti vardır diyerek, isyana kalkışma! 

* Helal ve haramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma! 

* Ya Rabbi! Dostlarını ve evliyanı öyle gizledin ki, onları bulan sana kavuşuyor ve sana kavuşmayan, onları tanımıyor. 

* Tasavvuf, son nefeste imanla gidebilmek yani Allah diyebilmek ilmidir. 
* Sabrın alameti, şikayeti terk, sıkıntıları ve musibeti gizlemektir .

* Ölümü hatırlamak, Allahü teâlânın sevgisinin işaretidir.

* Edep; söz dinlemek, itiraz etmeden, yorum getirmeden peki demektir.

* İnsan çalıştırmanın temel şartı, heves kırmamaktır.

* Başarılı olmak için 4 şart vardır:
İman, Adalet, Doğruluk, Fedakârlık

* İman, mümin ile ateş arasında büyük bir perde gibidir. Mümini ateşten korur. İmanı olmayan kurumuş demektir. Kurumuş ağaç ne yapılır, kesilip yakılır. Dünyada bile yakıyorlar. Ahireti siz düşünün. 

* Kadı [hakim] karşısında sultan ve çoban aynı saftadır, aynı muameleyi görür. Bu adaletin gereğidir.

* Bize kalana bakın siz. Bizde olana değil. Bize kalan Allah rızası için verdiklerimizdir.

* Sabır acıdır, fakat mutlak şifadır.

* İyilik görmenin yolu, iyilik yapmaktan geçer.

* Önce istişare sonra istihare.

* Bedbahtlığın alametleri: Halinden şikayetçi olmak, ilmiyle amel etmemek, yaptığı amelin ihlastan mahrum olması.

* Peygamber efendimizin yoluna uygun olmayan her şey seraptır.

* İslam âlimlerine her gün bir Fatiha oku, hediye et. Onlar da hediyene karşılık verirler. Bu karşılık, seni dünyada ve ahirette saadete kavuşanlardan edebilir.

* Büyüklere dua eden, onların şahsında kendisine dua etmektedir. 

* Öfkenin başı geçici cinnet, sonu ise ebedi pişmanlıktır.

* Firavunlar ben ben diye ömür sürmüşlerdir.

* Her kim sıkılıyorsa, dünya işleri içindir, o kişinin dünyayı sevdiğini gösterir.

* Cehennemdekilerin çoğunun zenginler ve kadınlar olduğu bildirilmiştir. Bu, hakaret değil, ikâzdır. Kaldı ki, ilk mümin kadındır. (Hazret-i Hatice annemiz) İlk şehid de kadındır. (Hazret-i Sümeyye) 

* İhlas, Allahü teâlâyı çok sevmektir ve sevdiği her şeyi de Allah için sevmektir.

* Ehli sünnet âlimlerinin hayatının esası üçtür:
Öğrenmek
Öğrendiğini öğretmek
Birlik ve beraberliği sağlamak.

* İlim müminin dünyadaki feneridir. İlim için iki tane ölçü var, öğrenmek ve öğrendiğini öğretmek. Nereden öğrenecek? Ehli sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarından. Neyi öğretecek? Bu kıymetli kitaplardan öğrendiğini. Bu çok önemlidir, kendi kafasından, kaynaksız konuşandan kaçmalı. Çünkü kendinden söyleyen mutlaka hüsrana uğrar ve kendisi ile beraber dinleyenleri de helak eder.

* Dört türlü evliya vardır:
1- Evliya olduğunu kendi de bilir, başkaları da bilir.
2- Evliya olduğunu kendi bilir, başkaları bilmez.
3- Evliya olduğunu kendi bilmez, başkaları bilir.
4- Evliya olduğunu kendi de bilmez, başkaları da bilmez.

* Allahü teâlâ kullarını Cennetine davet ediyor. İslamiyet, Cennet davetiyesinin adıdır. Bu davet herkese var. Müslüman, bu davete icabet edene denir.

* Asırlardır, başta Peygamber efendimiz aleyhisselam olmak üzere, bütün eshab-ı kiram, bütün ehli sünnet âlimleri, bütün evliyalar hep aynı şeyi söylemişler; Kendinize inanmayın, aklınıza güvenmeyin, eşinize dostunuza paranıza malınıza mülkünüze güvenmeyin. Allah’tan başkasına itimat etmeyin. Hepsi sonunda size sıkıntı verir diye bildirmişler. 

* Silsile-i aliyye büyükleri, başkasına değil kendimize düşman olmayı öğretmiştir. Düşmanı dışarıda aramayın, düşman içinizdedir buyurmuşlardır. 

* Hassas, nazik ruhlu kimse, fabrikadan yeni çıkmış olup, ambalajından kendisinin ayırdığı bir çocuk oturağı içine yemek koyup yiyemez. Onun benzerlerine necaset konulduğunu hatırlayarak tiksinir. Küfür alameti olan şeyleri kullanmak da böyledir. İmanı kuvvetli, dinine hassas olan, nasıl övülürse övülsün, onları kullanamaz.

* Bedenin mütehassısları olduğu gibi dinin mütehassısları da var. Doktorun tavsiyesine uymak akıllılık olduğu gibi, din mütehassısının tavsiyesine uymak da akıllılıktır. Akıllı, doktorun dediğine tâbi olandır. Hangi doktora? Hangi doktorsa. Eğer bedenin doktoruysa, bedenin doktoruna peki denir, eğer dinin doktoruysa dinin doktoruna peki denir. Dinin mütehassısları, mezhep imamlarımız ve ehli sünnet âlimleridir. 

* Otur, talip olduğun şeyleri bir kontrol et, bir muhasebe yap. Neye göre? Sana talip olanlara göre: Ölüm sana talip, Cennet sana talip, Cehennem sana talip!

* Nefs öyle yaratılmıştır ki katiyen hayırlı hiçbir şeyi istemez. Neden? Gıdası haramdır. Yani her şeyin bir gıdası vardır, nefsin gıdası da günahlardır, haramlardır. 

* Allahü teâlânın size nasıl muamele etmesini istiyorsanız, siz de Onun kullarına öyle muamele edin, eğer siz Onun kullarına iyilik yaparsanız, Cenab-ı Hakdan iyilik bulursunuz, eğer siz Onun kullarını kırar dökerseniz, Allahü teâlâ da sizi kırar döker. Af ederseniz, af edici bulursunuz. 

* Şeytan ancak Rabbimizin emir ve yasaklarına uyan kişilere musallat olamaz. Olursa da Cenab-ı Hak onları korur, onun tehlikesine düşmez. 

* Müslümanda 3 haslet bulunur: İhlaslı olur. Akıllı olur. İlmi siyaseti bilir.

* Bu dünya ahiretin tarlasıdır. Burada tohumlarını ekmeyip yiyenler, böylece bir tohumdan kat kat meyve kazanmaktan mahrum kalanlar ne kadar talihsiz ve ahmaktır. Kardeşin kardeşten, ananın evladından kaçacağı o gün için hazırlanmıyorlar. Böyle kimseler dünyada da ahirette de aldanıyorlar ve sonunda pişman olacaklardır. Aklı başında olan bu dünyayı fırsat bilir. 

* Eğer dünya menfaati ile ahiret menfaati aynı anda insanın karşısına çıksa, ahiret menfaatini tercih ederse, dünyayı orda terk ederse, bu ehli dünya sayılmaz. 

* Nefsi en ziyade tahrip eden şey, başkasından gelen hak söze evet demektir. 

* Kalbe, ruha lezzet veren şey, nefse sıkıntı verir. Ruh lezzeti ile nefs lezzeti zıttır. Birinin zevk duyduğundan öteki elem duyar. 

* Dünyada nefse en hoş gelen şey, Mümin kardeşinin gıybetini yapmaktır. Nefs bundan haz duyar. Sabahlara kadar değil kırk sene oturtur adamı, uyku bile getirtmez. O öyle zevk verir ki, onu kötülemek, ondan bahsetmek onu alt etmek, felaket bir şey.. Ruh mahvolur, perişan olur gider. Onun için, siz siz olun, sakın din kardeşinizin aleyhinde konuşmayın, konuşanları da dinlemeyin. 

* Müslümanın ölümü hayattır, hem de sonsuz hayat. 

* Bir şey muhakkaksa onu olmuş bilmeli. Ölüm muhakkaktır, ona göre hazırlanmalı.

* Dünyalığı kendinden az ve aşağı olanlara bakmalı. Böyle yapılırsa, elindekine ve haline şükreder. Ahiret için böyle değil, bunun tersi yapılır. Ahiret için çalışıp verdiğine şükretmekle beraber daha çok istemeli. Ahireti bizden yüksek olanlara, üstün olanlara bakıp onlar gibi olmaya çalışmalı. Bunlar, ehli sünnet âlimleridir. Böyle yaparsak, hem kendimizi bir şey zannedip kibre düşmeyiz hem de makbul olanların yolunda olmuş oluruz. 

* İmam-ı Ebu Yusuf hazretlerinin, Halife Harun Reşid’e tavsiyesi özetle şöyledir:

Bugünün işini yarına bırakma, aksi halde işleri zayi etmiş olursun. Ecel emelin önündedir. Ecele, iş ve amel ile koş. Çünkü ecel geldikten sonra artık iş ve amel yoktur. İki işten, ahiret için olanı tercih et! Çünkü ahiret baki, dünya fanidir.

Daima temkinli ol; temkinli olmak dil ile değil kalb iledir. Azabından korkarak ve rahmetini umarak Allahü teâlâya sığın, çünkü sığınmak ve korunmak korku ve ümit iledir. Kim Allah’a sığınırsa Allah onu korur. Daima iyi bir akıbet, zayi olmayacak bir iş, herkesin vardığı bir kaynak için çalış. Çünkü, eninde, sonunda varılacak yer, o kadar korkunç bir duraktır ki, orada yürekler hoplayacak, çok kimse zillet içinde olacaktır.

Kıyamette, o korkunç yeri bilip de amel etmeyen, yararlı iş yapmayan kimsenin duyacağı hasret ve pişmanlık sonsuzdur. Şu âyet-i kerimeyi düşünmelidir!

(Bugün [hak ile bâtılın, iyi ile kötünün, haklı ile haksızın ayrıldığı] bir gündür. Sizi de, sizden öncekileri de burada topladık.) [Mürselat 38]

Telafisi imkansız olan bir ayak kayması, acı bir pişmanlıktır. Bu hayat, sadece gece-gündüzün nöbet değiştirmesinden ibarettir. Zaman her yeniyi eskitir, her uzağı yakınlaştırır, vaat edilen her şeyi getirir. Herkes ne yapmışsa, mutlaka karşılığını görür.

Dünyadaki az bir zamandaki işlerin hesabını vermek çok çetindir. Dünya da, içindekiler de yok olacaktır. Ahiret ise devamlı kalma yeridir. Yarın Allah’a, âsi olarak mülaki olma! Şunu iyi bil ki Kıyamet gününün hakimi, kullarını evlerine, yerlerine ve mevkilerine göre değil ancak amellerine göre muhakeme edecektir. Allahü teâlâ ikaz ediyor, o halde dikkatli ol. Çünkü sen; abes olarak yaratılmadın, bu sebeple de başı boş bırakılmayacaksın. Şüphesiz Allahü teâlâ seni yaptıklarından ve içinde bulunduğun durumdan hesaba çekecektir. İyi düşün, nasıl cevap vereceksin? Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: Ömrünü nasıl geçirdi, ilmi ile nasıl amel etti, malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcetti, cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?) [Tirmizi]

Bu soruların cevabını hazırla! Çünkü bugün dünyada yaptıklarının hesabı yarın sana sorulur. Gizli işlerin maskesinin düşeceğini de hatırla! Sana, vazifelerini Allah rızası için yapmanı tavsiye ederim. Tavsiyeme uymazsan; aslında yürünmesi kolay olan yol sana zorlaşır; gözlerin etrafı görmez, gerçekler kaybolur. O geniş yol sana daralır, orada bildiklerini tanımazsın; fakat tanımadıklarını bilirsin. Bu sebeple, nefsine karşı, muzaffer olmasını isteyen kimsenin gayreti ile, husumeti ile nefsine karşı koy!

Şükrederek nimetin çoğalmasını iste! Zira Hak teâlâ buyurdu ki:
(Şükrederseniz, nimetlerimi artırırım. Nankörlük ederseniz, azabım şiddetlidir.) [İbrahim 7]

Allah katında ıslahtan daha iyi, fesattan daha kötü bir şey yoktur. Kötülük işlemek nimetlere karşı nankörlüktür. Nankörlük edenlerin çoğu, şereflerinden mahrum olmuş ve Allahü teâlâ, onlara düşmanlarını musallat etmiştir.
Ateş, düştüğü yeri yakar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya bir zata, (Zeynel Âbidin hazretleri, “Bir talebe, hocasının karşısında, kor ateşin üstünde, kıyamete kadar hiç kıpırdamadan, saygıyla, edebini muhafaza ederek otursa, yine de onun hakkını ödeyemez” buyuruyor. Bunun hikmeti nedir?) diye sorarlar. O zat buyurur ki:
Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında Peygamber neyse, talebenin arasında mürşidi de odur)buyuruyor. 

Bu mübarek zatlar öğretmeseydi, biz asırlar sonra Ehl-i sünnet itikadını nereden bilecektik? Nereden Ehl-i beyti ve mezhep imamlarımızı tanıyacaktık? 

Ben namaz kılardım, ama din, Peygamber nedir, Ehl-i sünnet nedir, mezhep imamı nedir, hiç bilmezdim. İman nasıl korunur, küfre düşmemek için ne yapılır, bilmiyordum. Hattâ niye namaz kıldığımı da bilmiyordum. Babamla beraber camiye gider, namazı kılar çıkardım. Ne zaman mübarek hocamı tanıdım, hepsini onların sohbetinde öğrendim. İmam-ı Rabbani hazretlerinden Mektubat’ı okudular. Büyükleri tanıttılar. Allahü teâlânın emir buyurduğu şekilde iman ettim. Çünkü Rabbimizin razı olduğu iman, imandır. Yoksa herkesin kendi arzu ettiği şekilde inanmak iman değildir. Kur’an-ı kerimde, (Ey iman edenler, Allah’a ve Resulüne iman ediniz!) buyuruluyor. (Bir Ehl-i sünnet âlimine veya onun kitaplarına tâbi olun ve imanınızı tazeleyin! Doğru iman sahibi olun! Emir ve yasakları doğru öğrenin! Emirleri yapıp, yasaklardan sakının!)demektir.

Bize dinimizi öğretti
Biz, ümmeti olarak, Peygamber efendimizin hakkını ödeyemeyiz. Çünkü bizdeki iman dâhil, her nimetin asıl sebebi, asıl vesilesi Peygamber efendimizdir. Peygamber efendimizi bize tanıtan da mübarek hocamızdır. Ona kavuşturanları yani Onun kıymetli vârisleri Silsile-i aliyye büyüklerini tanıttı ve sevdirdi. Dinimizi öğretti. Doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü, hakkı bâtılı öğretti. Şimdi, bütün bu nimetlere kavuşmamıza sebep olan hocamızın hakkını nasıl ödeyebiliriz? 

Ateş, düştüğü yeri yakar. Yani bunu ancak, hocası vesilesiyle kavuştuğu nimetleri bilen, hocasının onu ne felaketlerden kurtardığını bilen anlar.


Her yerde rahat etmek için 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyüklerden bir zatın talebeleri, onun sohbetini dinlemek için beklerken, o zat hiç konuşmamış, onlara hep bakmış, uzun müddet sessiz durmuş. Talebeler çok şaşırmışlar ve demişler ki:
- Efendim niye konuşmuyorsunuz, niye bize nasihat etmiyorsunuz?

- Bugüne kadar söyledim de ne oldu? Kendi bildiğinizden vazgeçmiyorsunuz.

- Efendim bu sefer size kesin söz veriyoruz, ne derseniz onu yapacağız.

- O halde size öyle bir nasihat vereceğim ki, bu nasihatimi dinlerseniz, dünyada da, kabirde de, mahşerde de, her yerde rahat edersiniz. En sonunda Allahü teâlânın razı olduğu Cennete gidersiniz. İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir. Böyle olduğunu Peygamber efendimiz bildiriyor. Bu yüzden siz, Resulullah efendimizin vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerimizi tanımaya uğraşın ve bu büyüklerin izinden gitmeye çalışın! Bu büyükleri tanımak bir keramettir. Hele onların rızasına uygun yaşamak, onların peşinden gitmek büyük saadettir. İşte bu büyükleri sevmek, onların nasihatlerine uymak, onların gittiği yoldan gitmek, insanı hem dünyada, hem âhirette rahat ettirir.

- Ne yaparsak bu büyükler bizden razı olur efendim?

- Onlar için ölçü, dinimize hizmet yani Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını bildiren kitaplarını okumak ve bunları yaymaya çalışmaktır. Peygamber efendimiz, insanlar ateşte yanmasın diye ömür boyu durmadan çalıştı. O büyükler de, Cenab-ı Peygamberin vârisleri olduğu için, onların İslamiyet’in yayılması dışında hiçbir düşünceleri yoktur. Hattâ bu büyüklerden birisi, kıymetli eserlerini hazırlarken, kendi talebeleriyle dahi görüşmezmiş. Bir gün başka şehirden ziyaretine gelen talebelerinin görüşme arzularını haber veren zata buyurmuş ki:
Ne kadar meşgul olduğumu görüyorsunuz. Şimdi kitap yazmakla uğraşıyorum. Şunu bilsinler ki, onlar bizi özlüyorlarsa, biz onları daha çok özlüyoruz. Onlar bizi görmek istiyorlarsa, biz onları daha çok görmek istiyoruz. Onlar bizi seviyorlarsa, biz onları daha çok seviyoruz. Onun için, siz onlara selam söyleyin, hiç ayrılık olmayan yerde hep beraber olacağız inşallah...
Ateşi bilen, mum gibi olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Kim ölüme hazırlanırsa, huyu güzel olur. İnsan, yalnız ateşte yanmayı düşünse aklı gider, mum gibi olur. 

* Âmir, vazife verdiği arkadaşa tam güvenmeli. Onun kendisinden daha kabiliyetli, ihlâslı olduğuna inanmalı. Bu zor iştir, ancak çok güzeldir. İşte mümin, böyle olur.

* İhtiyaçlar arttıkça, sıkıntılar da artar. 

* Mürşid-i kâmilin tayin ettiği vekilinden ayrılmak, nifak ve hıyanet alametidir.

* Büyüklerin yolu, kimseyi düşman etmeme yoludur. 

* Ehl-i dünya, zil zurna sarhoşa benzer. Akreple, yılanla beraber yatar kalkar. Zararlı olduklarını bilmez. Nasihat dinlemez. Tevbe etmeye zaman da bulamaz. Ölünce ayılır. 

* Eshab-ı kiram öyle kimselerdi ki, Peygamber efendimizi bir kere görmekle her ilmi kazandılar. Kumaşın boyayı emdiği gibi... Ve onlara, her kim, hangi fen dalında ne sorduysa, tatmin edici cevaplar aldılar. Öyle ki, hayretten parmaklarını ısırdılar. 

* Allahü teâlâ bir kulunu severse onu fakih yapar, daha da çok severse onu fıkhı yayıcı yapar. 

* Büyüklerin üç vasfı: 
1- Hocalarını onlardan çok seven yok. 
2- Zamanı onlardan iyi değerlendiren yok. 
3- Vefalı olmakta onlardan ileri olan yok. 

* Her an, insan karar veriyor. Bu kararına göre de, sevab veya günah yazılıyor. 

* İşi bilen değil, peki diyen kıymetlidir. 

* Eshab-ı kiram, Peygamber efendimize kavuşmanın dışında şeref aramadılar. Kavuşmanın şerefi, şereflerin en yücesidir.

* Peygamber efendimiz anlatılmakla, İslamiyet anlatılmış olur. 

* İnsan, cüz’i iradesiyle ne yapıyorsa, neyle meşgulse, alın yazısı odur. Herkes alın yazısının iktizasını [gereğini] yerine getirir.

* Büyüklerin kalbi, Cennetin kapısı gibidir. Büyüklerin kalbine giren, Cennete girmiş olur.

* Herkes bir sürünün çobanı gibidir. Çoban sürüsünden mesul olduğu gibi, her Müslüman da maiyetinden mesuldür. Bir kişi olsa bile. 

* Büyükleri dinleyenler rahat ederler, hem dünyada hem de ahirette...

* Bir kulun faydasız şeylerle meşgul olması, Allahü teâlânın onu sevmediğinin alametidir.

* Güler yüz, tatlı dil, hayâ ve edep, başarılı olmaya sebeptir.

* Bir insanın aklının kemali, dünyadan soğumasıyla anlaşılır.


En âlâsından daha âlâdır
* Allahü teâlâ bir kuluna iyilik yapmak isterse onu bu büyüklerle tanıştırır ki, bu devlet-i uzmadır. Yani en büyük nimettir. Onların zerreleri, kâinattan kıymetlidir. Bu olmazsa, onların sadık bendeleriyle karşılaştırır. Bu da büyük nimettir. 

* İmanı, itikadı düzgün olan ve Allah’ın sevgili kullarını tanıyan arkadaşlarımızın en ednası yani en aşağısı, diğerlerinin en âlâsından daha âlâdır; çünkü doğru imandan ve bu büyükleri tanımaktan kıymetli üstünlük yoktur.

* Büyükleri, mesela İmam-ı Rabbani hazretlerini çok sevdiğini söyleyen, o mübarek zatı görmedi. Akrabası filan da değil. Öyleyse, o mübarek zatı, kaşının gözünün hatırına sevmiyor demektir. Böyle olsaydı kıymeti olmazdı. O, onları hizmetlerinden dolayı seviyor. Öyleyse bu sevgisi, aynı zamanda kendi kıymetini gösterir. 

* Ahir zamanda, kendinizi ve arkadaşlarınızı korumak için, müdarayı tercih etmeli, fitneden çok sakınmalıdır.

* İhlâsla kelime-i şehadet söyleyen ve küfre sebep olan söz veya işte bulunmayan herkesin, Müslüman olduğuna şehadet ederiz.

* Bir insan mevki ve mal sahibiyken hissettiklerini, zillete düştüğü zaman da hissediyorsa, o insan ihlâslıdır. 

* Disiplinli bir bölük, disiplinsiz bir ordudan daha iyidir. Bir topluluk, namazını kılar, emirine de itaat ederse, zafere kavuşur.

* Sıhhati korumak Müslümanların üzerine vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur. Sıhhat için paraya acınmaz. Özellikle yaşlıların, üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir. Her gün evin havalandırılmasına da önem vermeli. Sıhhat için önemlidir. 

* Büyükler, zaman zaman sıkıntı ve hastalık vaki olduğunda, Peygamber efendimizin yaptığı gibi yapar; Kul e’uzüleri okur, ellerine üfler ve yüzlerine, ağrıyan yere sürerlerdi. 

* Âhir zamanda, iman zaafa uğradıkça, Allah korkusu, ahiret korkusu azaldıkça, insanlar kötü yollara düşerler. Sihir, büyü yaparlar. Kitaplarda bundan korunmanın çareleri yazılıdır. İkisi en iyisidir: 
1- Âyât-ı hırz, bir hafta sabah akşam okunursa hiçbir şey kalmaz. 
2- Silsile-i aliyye büyüklerinin isimlerini ezberleyip müsait zamanlarda okunursa, bu büyüklerin yüzü suyu hürmetine cenâb-ı Hak muhafaza eder. Hepsi sarayın kapıları gibi, muradına kavuşmak, sıkıntıdan kurtulmak isteyen bunlara sarılsın. 


Niyet değişirse başa döneriz
* Bir işin başındaki halis niyetimizi değiştirmezsek, Allahü teâlâ o iş hakkında üzerimizdeki nimeti de değiştirmez; ama niyet değişirse, başa döneriz.

* Büyüklerin hizmetlerinde çalışanlar üç gruptur: 
1- Bu hizmetlere, din-i İslamın yayılması için, ihlâsla yani Allahü teâlânın rızası için katılmışlardır. Bunlar seve seve çalışırlar, samimidirler. Bunlar için son nefes korkusu yoktur. Ne verirlerse yüzlerini ekşitmezler, Allahü teâlâdan beklerler. 

2- İhlâsla çalışmazlar, Allahü teâlânın rızasını düşünmezler; ama seve seve çalışırlar. Mesleklerini sevdiklerinden, aldıkları parayı helal ettirmek isterler. Bunların niyeti karışıktır. Dolayısı ile son nefesleri de şüphelidir. 

3- Ne ihlâsla, ne de seve seve çalışırlar. Ne niyetle çalıştıkları belli değildir. Su-i niyetlidirler, zoraki çalışırlar. Bunların sonu felakettir. 

* Büyüklerin hayatları üç kelime ile özetlenebilir:
1- Kitap okumak. Onlar ömürlerini kitapları yazmaya harcadılar. 
2- Kitap dağıtmak. Onlar ellerinde çanta, çantada kitap, köylere kadar gittiler, kitap dağıttılar. 
3- Talebelerinin birbirini sevmesi. Birlik, beraberlik, bölünmemek için çalıştılar. 

* Hak gelince batıl mutlaka zail olur. Onun için hakkı ulaştırmak lazımdır. Nitekim ampulün yanıp ışık vermesi için, hattın döşenmesi ve cereyanın ulaşması lazımdır.

* Kalbindeki iman işba’ derecesinde olan kimse, iki elini bağlasanız duramaz. Hizmet etmek ister. Nitekim Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Ebu Bekir’e İslamiyet’i tebliğ edip, o da Müslüman olunca, (Ya Resulallah, benim altı tane arkadaşım var. Müsaade ederseniz, onları da size getireyim, onlar da Müslüman olsunlar) dedi. 

* Bu yolun büyüklerini tanıyan kimse, başkalarından yeni bir şey öğrenemez. Ancak büyüklerinden öğrendiği şeyleri, başkalarından da işittiği zaman hoşuna gider. Ben bunları işitmiştim; ama şeker ağza her zaman tatlı gelir der. 

* Büyükler buyurmuşlar ki: 
(Muhaliflerimiz olmasa, buğz ve adavet edenlerimiz olmasa, kendimizden ve hizmetlerimizden şüphe ederdik; çünkü hakkın dostu da olur, düşmanı da olur.)

* Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu üzen pek çok kulunu onun için feda eder. Yani, ona iftira edenler, gıybetini yapanlar, zarar verenler Cehenneme giderler. 

* Bu zamanda rahat etmek isteyen, kendisine acındırsın, aczini ifade etsin. Kime? Önce Allahü teâlâya, sonra yakınlarına. 

* İnat kibirdendir. Nasıl ki gülün dikeni var, Müslümanda inat, bu dikenler gibidir.


Öyle hayat sür ki
* Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
1- Öyle hayat sür ki, kimse senin yüzünden Cehenneme girmesin.
2- Yanına kim üzülerek gelirse, o kimse yanından, neşeyle gülerek çıksın.

* Nasıl ki, elektrik kabloyla, su boruyla nakledilirse, feyz ve nur da kalbden kalbe nakledilir. Bunların nakil vasıtası muhabbettir. Bu nurlar her yere yayılmaktadır. Bundan istifade etmenin iki şartı vardır: 
1- İnanmak, 
2- Sevmek. Bu sevgide, sevilenin sevdikleri sevilir, sevmedikleri sevilmez.

* Büyüklerin hayatını okumak, kalbden dünya sevgisini çıkarır, yerine Allah sevgisi ve Evliya sevgisi dolar, insanın ihlâsı artar.

* İnsanın, bir yolculuktan dönüşte kârı, yaptığı ibadetler, hayır ve hasenatlar, yani Allah için yaptıklarıdır. Gerisi hayal oldu! Dünya yolculuğunun neticesi de, buna benzer; kârı Cennettir. Zararından Allahü teâlâ korusun!

* Allah için mevki makam sahibi olmak, zengin olmak kıymetlidir. Bunlarla dinimize hizmet etmek, insanlara yardımcı olmak kolay olur.

* Allahü teâlânın kanunları vardır. Fizik kanunları, tabiat kanunları diye bilinenler, Onun yarattığı ve eşya içine gizledikleridir. İnsanlar bunları araştırırlar, keşfederler ve istifade ederler; ama Onun emir ve yasakları da vardır ki, bunları Kur’an-ı kerimde bildirmiştir. İnsanların huzurlu olmaları, ancak ona uymakla mümkündür. Bunlar, araştırmakla, ele geçmez. Bunun için İslam âlimleri, (Bütün güzellikler ve iyilikler İslamiyet’in içindedir, dışında hiç bir güzellik yoktur ve olamaz) buyuruyorlar.

* Umumi bela, Resulullah efendimizin bulunduğu yere gelmediği gibi, vârislerinin bulunduğu toplumlara da gelmez. 

* Ahir zamanda İslam’ın iki şiarı kalır: 
1- Erkeğin namazı, 
2- Kadının örtüsü. 

* Bu büyük zatları seven, imansız gitmez. Onların sevdikleri de, imansız gitmez.

* Tasavvuftan maksat, dünyanın fani, ahiretin baki olduğunu anlamaktır. 

* Büyükler, maddi olsun, manevi olsun, verdiği şeyi geri almazlar. 

* Bir yere gidildiği zaman, ilk olarak Allahü teâlânın evi olan camileri ziyaret etmek sünnettir. Allahü teâlâ da, misafirine güzel ikram eder.

* Bir kul, iyiliği kırık kalble yaparsa, cenâb-ı Hak indinde o amel makbul olur. 

* Büyüklerin belki demeleri, muhakkak, kesin anlamındadır. 

* Bir kimse, kendi başına, İslamiyet’in bütün emirlerini yapsa, kurtulma ihtimali vardır; fakat bir kimse, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir büyüğe tâbi olsa, onu sevse, kurtulmama ihtimali yoktur.
Âyet-el kürsi okumak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âyet-el kürsiyi ihlâsla okuyanın, insan ve hayvan hakları ve farz borçlarından başka bütün günahları affolur. Yani tevbeleri kabul olur. Peygamber efendimiz, (Bir mümin bir Âyet-el kürsi okuyarak bütün ölmüşlerin ruhuna hediye etse, müminlerin kabirleri gözün göremeyeceği şekilde genişler ve o ölüler de bunun ruhuna dua ederler) buyuruyor. Hazret-i Ali de, (Kabir azabından kurtulmak için, Âyet-el kürsiyi çok okumalı) buyuruyor.

Din büyükleri, her zaman evden çıkarken mutlaka Âyet-el kürsiyi okurlardı. Âyet-el kürsi, mutlak koruyucudur. Bir gün İmam-ı Rabbani hazretleri hanımıyla beraber otururken, pencereden, gelip geçen insanlara bakarken güler. Hanımı, (Niye güldün?) diye sorunca buyurur ki:
(Bir Müslüman gördüm, geçerken şeytan sağından saldırdı, oradaki melek başına bir topuz vurdu, sola geçti. Oradan da saldırdı, soldaki melek bir topuz daha vurdu, önüne geçti. Bir topuz daha yedi, arkasına geçti. Oradan da topuzu yiyince rezil oldu, defolup gitti. O kimseye zarar veremedi. Çünkü bu mümin evinden çıkarken Âyet-el kürsi okumuştu. Âyet-el kürsi okununca melekler onun etrafında bir halka yapar, şeytan yaklaşamaz. Yatarken okununca, yine yaklaşamaz. Saldırmak isteyenleri de melekler böyle perişan ederler. Onun için eve girip çıkarken, yatarken Âyet-el kürsiyi okumalı.)

Bir zat da, işi için bir başka memlekete gitmiş. Hanımı o gün çamaşır yıkamış, bütün gün çok yorulmuş ve yatmış. Hırsızlar, (Nasıl olsa ev sahibi yok, bu gece bu evi soyalım) demişler. Gece gelmişler, bir bakmışlar ki evin etrafı yarıya kadar duvarla çevrili. Çok denemişler, eve girememişler. İkinci gece gelmişler, bu sefer duvar tepeye kadar çevrili. Yine bir şey yapamadan gitmişler. Üçüncü gün hırsızlar, evin sahibini çarşıda görünce, yanına gelip, (Amca, bizi mazur gör, acayip şeyler olduğu için anlatıyoruz. Sen gidince, senin evi soymaya geldik, fakat soyamadık. Gündüz evin etrafında duvar yoktu. Gece gelince evin etrafında yarım duvar vardı. İkinci gün geldik, bu sefer duvar tepeye kadardı) demişler. Adam eve gelince hanımına anlatmış ve (Ne dua ettin ki böyle olmuş?) diye sormuş. Hanımı, (Birinci gün çok yorgundum, Âyet-el kürsiyi tamamlayamadan uyumuşum. İkinci gün tam olarak okuyup yattım) demiş. O hâlde, her fırsatta Âyet-el kürsi okumayı ihmal etmemelidir.
Aynaya bakmalı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
En rahat, en huzurlu mümin, kendisiyle hesaplaşandır, başkasıyla değil. Maalesef hep başkasına baktığımız için, kendimizi göremiyoruz. Halbuki bize, kendimizi görebilmemiz için ayna veriyorlar. İşte o aynaya bakıp kendimizi görmemiz gerekir. O ayna, imam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerimizin eserleridir. Dolayısıyla o aynaya bakıp, kendisini tanıyanlar kurtulacaktır. Yusuf aleyhisselam Cennet güzeli, insan güzeliydi. Çok sevdiği bir arkadaşı onun ziyaretine geldi. O da ona takılıp sordu:
- Hiç hediyen yok mu?
- Olmaz mı, size lâyık bir hediyeyi aradım ve en sonunda buldum.

- Neymiş o?
- Bir ayna.

- Bu ayna ne işe yarar?
- Güzelliğinizi biz görüyoruz, biliyoruz, ama kendiniz bilmiyorsunuz. Biz yanıyoruz, siz yanmıyorsunuz...

Büyüklerin bizim getireceğimiz hediyeye ihtiyacı yok, ama hediye sevgiyi arttırır. Unutmayalım ki, Peygamber efendimiz de bizden hediye bekliyor, Allahü teâlâ da bizden hediye bekliyor. Sakın onları ihmal etmeyelim. Biz Resulullaha ne kadar salevât getirirsek, verdiğimiz hediyeden dolayı, O da o kadar bizden çok memnun olur. Beş vakit namazı kılarsak, Allahü teâlâ da bizden hoşnut olur. Allahü teâlânın kullarından beklediği beş vakit namazdır. Namazını kılmayan Cenab-ı Hakk’a hediye vermemiş oluyor demektir. Nefes alıp veriyorsak, namaz kılmak zorundayız. Eğer nefes alıp vermiyorsak, namaz sâkıt oldu demektir.

Birisi bir hocaya gelmiş, namazı kılamayacağıma dair bana bir fetva verirsen sana yüz altın vereceğim demiş. Hoca, (Olur, sana bir değil beş fetva vereyim) demiş. (Bunların hangisini yapabilirsen, namaz senden sâkıt olur: 1- Hayvan olursan, 2-Deli olursan, 3- Bebek olursan, 4- Allah muhafaza, mürted olursan, 5- Ölürsen, namaz senden sâkıt olur. Bunların hiçbirine namaz farz olmaz) diye sıralayınca, adam, (Hocam, bunlar bana yaramadı) der ve namazını kılmaya gider.

Velhâsıl mümin, mümin olarak yaşadığı müddetçe namazını kılacaktır. İmam-ı Cafer-i Sadık hazretleri, vefat hâlindeyken doğrulup, hemen buraya toplanın, son sözümü söyleyeceğim diyor. Toplandıklarında, (Sakın namazı ihmal etmeyin. İster talebem olsun, ister akrabam olsun, ister seyyid olsun, namazını kılmayana ceza var) dedikten sonra, kelime-i şehâdet getirip vefat ediyor.

Kusurlu da olsa namaz inşallah kabul olur. Biz yeter ki Allah’a yönelelim. Onun yolunda olalım. Her halükârda kılmaya çalışalım. Namaz kılmak esastır. Kabul oldu mu, olmadı mı diye, Allahü teâlâ ile pazarlık yapmak durumunda değiliz. Kulun görevi emredileni yapmaktır. Kabul edip etmemek, Allahü teâlânın bileceği iştir.


Sevgi ve menfaat 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimizde bir kimseyi kendine bağlamak veya büyük bir zata bağlanmak, iple, parayla, mevki ile değil, sevgi ile olur. Hadis-i şerifte, (El mer’ü mea men ehabbe) buyuruluyor. Dünyada kim kimi severse, ahirette onunla beraber olacak demektir. Sevgi ile bağlananları kimse koparamaz. Menfaatle bağlananlar her an kopabilir.

Cehennem, yedi tabakadır. Her birinin azabı üstündekinden daha şiddetlidir. En üst tabaka, en hafifi olduğu halde, ateşi, dünya ateşinden yetmiş kat daha şiddetlidir. Burada, günahkâr Müslümanlar azap görür. Diğer katlardakilerin hepsi sonsuz yanacaktır. İkinci katta Tevrat’ı bozanlar, üçüncü katta İncil’i bozanlar, dördüncü katta güneşe, yıldızlara tapanlar, beşinci katta ateşe, ineğe tapanlar, altıncı katta ateistler, yedinci katta mürtedler ve münafıklar. Bu son tabaka, en şiddetli azap olunan yerdir.

Allah korusun, bırakın ateşte yanmayı, sonsuz olarak insanı bir odaya kilitleseler orada çıldırır. Zaten insan, sadece şu “sonsuz” kelimesini ne demek diye bir düşünse, eli ayağı titrer, yiyip içemez. Sonsuz, yani sonu yok, ister hapiste ol, ister ateşte ol. Sonu yok. Mahcup ve mahzun bir vaziyette, Allahü teâlânın yardımına çok muhtacız. Seyyid Abdullah-i Dehlevi hazretleri buyuruyor ki:
(Bir gün bu ateş beni sardı, her tarafımı korku kapladı. Yâ Rabbi, sen muhafaza eyle, bilerek veya bilmeyerek, yanlışlıkla ben bir hata işlemişsem, ya orayı hak etmişsem, adaletinle beni oraya gönderirsen…) derken Peygamber efendimiz tecessüm etti ve şöyle bir müjde verdi:
(Kimin kalbinde benim sevgim varsa, benim ismim varsa, korkmasın. O kalb ve o vücut yanmaz, benim olduğum yeri ateş yakmaz.)

Peygamber efendimizin elini sürdüğü mendil bile yanmıyor, ya Onun sevgisi bulunan kalb yanar mı? Günde hiç olmazsa, 100 salevât-ı şerîfe getirmeli ki, bir irtibat kurulsun.

Mübarek bir zat, bir gün rüyasında, Peygamber efendimizi Eshâb-ı kirâmla, Müslümanlarla beraber otururken görür, birisi orada misafirmiş. Melekler gelmiş, başta Peygamberimiz olmak üzere hepsine su dökmüşler, abdest almışlar. Misafire gelince, hiç yüzüne bile bakmamışlar. Sonra melekler gitmiş. O zat gelip Peygamber efendimize, (Yâ Resulallah! Ben de Müslümanım, ben de senin ümmetindenim. Elime döksünler diye su istedim, bırakıp gittiler) demiş.

Peygamber efendimiz, (Sen kimsin?) buyurmuşlar. Ya Resulallah, ben falancayım demiş. Peygamber efendimiz, (Ben seni tanımıyorum)buyurmuşlar. Aman ya Resulallah! Kusurum her ne ise tevbe ettim, ne olur affedin deyince, buyurmuşlar ki:
(Bana günde kaç defa salevât-ı şerîfe getiriyorsun ki, ben seni tanıyayım. Benimle ne irtibat kuruyorsun?)
Ayrı düşünmek, şeytana yem olmaktır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Şeytan, bir topluluğun, bir cemaatin içine giremez) buyuruyor. Allahü teâlâ doğru yolda olan bir topluluğun içine şeytanın girmesini yasaklamıştır. Salih bir topluluğun içine şeytan giremez. Onları bozamaz, çünkü hepsi aynı şeyi düşünüyor, hedefleri aynıdır. Ancak, dışarıda kalanın veya ayrı düşünenin, kalben iştirak etmeyenin kalbine vesvese vermeye başlar, (Sen haklısın, bunlar bozuk zaten) diyerek onu ve kendine inananları felakete sürükler. Yine Peygamber efendimiz, (Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar. İnsanın kurdu da şeytandır) buyuruyor. Yani o topluluktan ayrı konuşmak, ayrı düşünmek, ayrı duygular içinde olmak demek, şeytana yem olmak demektir. Böyle ayrı düşünen kimse, sonunda o insanların düşüncelerine, yaptığı eserlere karşı tenkide yani muhalefete başlar. Muhalefetle de kalmaz, bu sefer, bir müddet sonra, her şeyini borçlu olduğu o kapıya, o mübarek insanlara düşman olur. Kini, garazı öyle artar ki, sonunda bu düşmanlık, din düşmanlığına dönüşür.

Mecnun bir gün kesin karar verir, (Leyla’yı görmeye gidiyorum) der. Devesini hazırlayıp yola çıkar. Leyla’nın köyüne doğru sürmeye başlamış, ama tesadüfen iki üç gün önce de devesi doğurmuş. Tabiî Mecnun bu, yola çıkınca zikirle meşgul olur, deve de bunun zikirle meşgul olduğunu anlayıp sezdirmeden, geri, yavrusunun başına gelir. Mecnun, ne kadar zaman sonra kendine gelince, (Ben neredeyim acaba?) der. (Allah Allah, aynı yerdeyim, bunda bir tuhaflık var, ama dur bakalım, herhâlde biz yanlış yere sürmüşüz) der, tekrar Leyla’nın köyüne deveyi sürer.

Bir müddet gittikten sonra yine zikirle meşgul olur. Deve yine bunun zikirle meşgul olduğunu anlayınca, sessizce dönüp yavrusunun yanına gelir. Mecnun, bir müddet sonra kendine gelince, (Ben nereye geldim acaba, Leyla’nın köyüne geldim mi?) diye bakar, yine aynı yer, (Bunda bir tuhaflık var) diyor. Deveyi nereye sürerse sürsün, deve, yavrusunun yanına gelir. O zaman durumu anlar. Deveye, (Sen kendi aşkınla, ben de kendi aşkımla yanıyorum. Biz seninle bir araya gelemeyeceğiz. Senin âşık olduğun, yavrundur. Benimki ise Leyla’dır. O hâlde biz seninle anlaşamayacağız, ben yayan gideyim bari) der ve yola düşer.

Demek ki, ayrı düşüncelere sahip kimselerin, aynı gaye etrafında toplanmaları imkânsız oluyor.

Benim hediyem de budur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ tevbe istiğfar edeni muhakkak affeder. Kim istiğfar ederse, muhakkak kabul olur. Nasr sûresinde mealen, (Rabbine istiğfar et, o muhakkak tevbeleri çok kabul edendir) ve Hud sûresinde de mealen, (İstiğfar okuyun, imdadınıza yetişirim) buyuruyor. Tevbe edelim. Allahü teâlâ, tevbe edenin tevbesini kabul eder. Peygamber efendimize biri gelip der ki: (Ben bir günah işledim, tevbe ettim, Allahü teâlâ tevbemi kabul etti mi?) Peygamber efendimiz, kabul ettiğini bildirir. Adamcağız, (Peki tekrar günah işledim, tekrar tevbe ettim. Yine kabul etti mi?) der. Buna da, (Evet, yine kabul etti) buyurur. O zat tekrar sorunca, Peygamber efendimiz, (Boşuna nefesini tüketme, Kıyamete kadar da bu sürse, sen tevbe ettikçe, Allahü teâlâ seni affeder) buyurur.

Merhum hocamıza bir gün, (Efendim, bütün büyüklerin talebelerine hediyeleri olmuş. Sizin hediyeniz nedir?) diye sordular. Hocamız da Tam İlmihâl’deki, (Çok mühim tenbih) başlıklı yazıyı verip, (Benim hediyem de budur) buyurdular. O yazı şöyledir:

Çok mühim tenbih
Erkek olsun, kadın olsun, her insanın, her sözünde, her işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara uyması ve yasak ettiklerinden sakınması lazımdır. Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabirde azap çeker, Âhirette de Cehenneme gider. Cehennemde sonsuz yanar. Affedilmesine, Cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimal yoktur. Kâfir olmak çok kolaydır. Her sözde, her işte kâfir olma ihtimali çoktur. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese de, her gün bir kere istiğfar etse, yani (Estagfirullah) dese, muhakkak affolur. Yani, (Yâ Rabbî! Bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya iş yaptımsa, nâdim oldum, pişman oldum. Beni affet!) diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tevbe ve istiğfar etmelidir. Bu tevbeden daha mühim bir vazife yoktur. Kul hakkı bulunan günahlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve terk edilmiş namazlara tevbe ederken, farzları kaza etmek lazımdır.
Azaptan kurtarmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini seven, bu mübarek zatların yolunda olan Müslümanın ilk gayesi, ilk hedefi, insanların sonsuz azaptan kurtulmasına çalışmak olmalı. Bu yüzden, iman doğru olmalı. İmanı bozuk olan, Cehennemde geçici; imansız olan da sonsuz azap çekecek. Bunları Cehennem azabından kurtarmak için uğraşmalı. Bu da, doğru imanı öğrenip öğretmekle olur. Doğru imanı yani Ehl-i sünnet itikadını öğrenmeyen insanın ibadetleri onu kurtaramaz. 

Bir müminin kendisi için yaptığı bütün ibadetlerinin sevabı, Allah yolunda cihada giden bir mücahide verilen sevab yanında, deryada damla gibidir. Eğer, Ehl-i sünnet âlimlerinin kıymetli eserlerinden bir kitap verip, emr-i maruf ve nehy-i münker yaparsa, yani birine İslamiyet’i öğretirse, cephede cihad eden mücahide verilen sevab, onun kazandığı sevabın yanında deryada damla gibidir. 

(Fitne fesat yayıldığı zaman, sünnetime yapışana yüz şehid sevabı verilir) hadis-i şerifi gösteriyor ki, İslamiyet’in bozulduğu zamanda, din adamlarının ve kitapların bozulduğu, yanlışla doğrunun karıştığı bir zamanda, insanlar keşmekeş içindeyken, Ehl-i sünneti öğrenip, dinimize uygun amel edenler, yüz şehid sevabına kavuşurlar. 

Sabahları evden çıkarken Euzü Besmele çekip, Allahü teâlânın dinine hizmete, emr-i maruf yapmaya niyet eden Müslümanın, akşama kadar her adım ve nefesi, ibadet ve cihad olur. 

Maddi bir çıkar düşünmeden ihlâsla yola çıkmalı, çünkü herkesin bir gayesi var. O gayeye göre, Cenab-ı Hak da ahirette ceza veya nimet verecek. Ehl-i sünnet yolundaki hizmetin başlangıcında gariplik ve fakirlik olur. Bunu hizmete engel bilmemeli, azimle çalışmalı. Dine hizmet edeni bekleyen üç tehlike:
1- Unvana sahip olmak ve itibarlı olmak. Bunlar kibre, zulme sebep olursa felakettir.
2- Malı, parayı sevmek. Malın paranın kendisi değil sevgisi felakettir.
3- Başarıyı kendinden bilmek. (Ben yaptım, ben olmasam bu işler yürümez) demek.

Kur’an-ı kerimde mealen, (Siz kendinizi değiştirmezseniz, Allahü teâlâ size verdiği nimeti değiştirmez) buyuruluyor. Dine hizmet için bu üç tehlikeden uzak durmalı, şu üç şeyi de uygulamaya çalışmalı:
1- Hizmet edenler birbirini aşk derecesinde sevmeli. 
2- Hiçbir menfaat gözetmeden hizmete koşmalı.
3- Vakıf inancıyla çalışmalı, bu yolla özel mal, mülk sahibi olmamalı.


Dine hizmet ederken 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İslamiyet'e hizmet etmek, en hayırlı iştir ve en hayırlı insanlara nasip olur. Ancak, kolay değildir. Çok zordur, çeşitli engelleri vardır. 

Dine hizmet ederken ihlâs bozulur ve gaye değişirse, o zaman menfaatler ön plana çıkar. Bu hizmetlerde, ben yaptım demek kibirdendir, yanlış ve bid'attir. Bid'at ehli, Cehennem köpeği olur. Bid'at ehline, büyüklerin feyz ve ihsanları gelmez. Bid'atlerin başı ben demektir. Ben demek ise, Allahü teâlâdan, büyüklerden gelen feyz ve bereketi keser. Allahü teâlâ hepimizi, başkasından gelecek felaketten önce, kendimizin kendimize vereceği felaketten korusun, çünkü başkasının felaketi bunun yanında hiç kalır. En büyük düşmanımız nedir? Bunu Allahü teâlâ, şu hadis-i kudsi ile bildiriyor: 
(Nefsinize düşman olun, çünkü o bana düşmandır.) 

Kâfir de Allah'ın düşmanıdır, ama Allahü teâlâ öncelikle, kendi nefsimize düşman olmayı emrediyor. Onun için, düşmanı dışarıda değil, içeride aramak ve ona karşı uyanık olmak gerekir. En büyük korku, başkasından değil, kendimizden gelecek zarardadır. Peygamber efendimiz, (Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete giremez) ve (Mala ve paraya tapınana Allah lanet etsin) buyuruyor. Dine edilen hizmet ne kadar büyürse büyüsün, ilk başlangıç noktasından, sağa veya sola bir milim sapmamalı, çünkü hizmet edenler kendini değiştirirse, onlara verilen nimet de değişir. O zaman da felaket olur. 

Hızlı giden bir vasıtanın kullanılması, çok dikkat ister. Kaptanın başarılı olması, vasıtayı iyi kullanması, bir maharettir. Vasıta iyiyse, sağlamsa, yakıtı varsa, kaptanın mahareti ortaya çıkar. Vasıtanın içindeki parçaları iyi değilse, bakımı iyi yapılmamışsa, yakıtı yoksa, birçok aksamı bozuksa, kaptan ne kadar kabiliyetli olursa olsun, vasıta yürümez. Bu yüzden, hizmet vasıtasını, hep birlikte en iyi yere götürmek gerekir. Her arkadaşı vasıtanın bir parçası veya her arkadaşı vücudun bir organı, bir hücresi olarak düşünmek gerekir. Başın salim olması, iyi karar vermesi, organların iyi, sağlıklı olmasına bağlıdır. Bu da, verilen vazifeyi yapmak, âmire itaat etmek ve günah işlememekle olur.

Günah ve şüphe 
Allahü teâlâ bir kuluna, Ehl-i sünnet itikadını vermişse, bir de ona İslamiyet'e hizmeti nasip etmişse, o, hayırlı bir insandır. Eğer bu hizmet nasip edilmemişse, bunun iki sebebi vardır:
1- Ya çok büyük bir günahın içindedir, hemen tevbe etmesi şarttır. 
2- Veya inandığı bu yolun büyükleri hakkında şüphesi vardır. Zerre kadar şüphe, hattı koparır.
Bakışı ibret, sözü hikmet olan
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kâinat ince bir hesap üzere yaratılmıştır. Yani Allahü teâlânın her işinde hikmetler vardır. Her emrinde hikmetler gizli olup, her mahlûkunda ders alınacak ibretler var. Onun için Peygamber efendimiz,(Müminin bakışı ibret, konuşması hikmet, susması tefekkür olur)buyuruyor. O hâlde, bizler de sözlerimizi, hâllerimizi, hareketlerimizi hesabını verebilecek şekilde düzenlemeliyiz. İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
(Akıllı insan, sarraf gibidir. Her işi, her hareketi, sarrafın vitrinindeki altın ve çeşitleri gibi olur.) 

Akıllı insan, her kitabı okumaz, Ehl-i sünnet âlimlerinin, altın değerindeki kitaplarını okur. Herkes yapıyor diye her işi yapmaz, kıymetli işleri yapar. Herkesle değil, kıymetli insanlarla görüşür.

Yine İmam-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
(Çok kimse hamal gibidir, çok yorulur, çok yıpranır, fakat az kazanır. Çok az kimse de sarraf gibidir, az çalışır, fakat çok kazanır.) 

Demek ki, insana az veya çok kazandıran şey, çok çalışmak, çok yorulmak değil meşgul olduğu işin mahiyeti ve ihlâsla yapmasıdır.

O hâlde bizim de, Allahü teâlânın katında çok kazanmamız, Onun razı olduğu işlerle meşgul olmamıza ve sevdiği insanlarla beraber olmamıza bağlıdır.

Eğer Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği itikada sahip olur ve bildirdikleri yolda gidersek, yorulmadan, uçakla bir yerden bir yere ulaşmak gibi yıpranmadan, kolay ve rahat hedefe, yani Allah’ın rızasına kavuşulur. Çünkü bu büyüklerin yolu, sarrafların yolu gibidir.

Kâr etmenin yolu
Ehl-i sünnet âlimlerine tâbi olmayı ömrümüzün sermayesi yapmalıyız. Şayet o büyüklere tâbi olup, onların bildirdiği esaslara uyarsak, bu ömür sermayemizi kıymetlendirir ve çok kâr ederiz. Neticede Allahü teâlânın rızasını kazanıp Cennete gideriz. Fakat bu ömür sermayesini, Allahü teâlânın razı olmadığı yerlerde kullanıp heba edersek, zarar ederiz ve sonunda zarar edenlerin gideceği yere, yani Cehenneme gideriz.

İki istikameti olan bir istasyondayız 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, bizleri yaratmadan önce Cenneti ve Cehennemi yarattı. İkisini de dolduracağını takdir buyurdu. Âdem aleyhisselamdan kıyamete kadar, razı olduğu yolda yürüyenleri, bu yolda olanları ve onlara tâbi olanları Cennete koyacağını bildirdi. Allahü teâlânın gazabına düçar olanlar, şeytanlar ve onlara tâbi olanlar da, Cehenneme gideceklerdir. Demek ki bizler, Cennet ve Cehennem olmak üzere, iki istikameti olan bir istasyonda bulunuyoruz ve bütün insanlar bu iki yerden birine yolcudurlar.

Allahü teâlâ, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilmek için insana akıl verdi. Bu akla rehber olarak da, peygamberler ve kitaplar gönderdi. Cennete ancak, rehber olan Ehl-i sünnet âlimlerine tâbi olarak girebiliriz. Âhirette gidilecek üçüncü bir yer yoktur. Yani her insan, ya Cehenneme veya Cennete gider. Dünya sonsuz kalınacak yer değildir. Buradan âhirete gidilir ve orada asıl hayat, ebedî hayat başlar.

Dünya üç gündür: Dün, bugün, yarın. Dün geçti, geri getirmek mümkün değildir. Yarının da gelme ihtimalini bilemeyiz. O hâlde bugünü iyi değerlendirmek gerekir. Günler geçiyor, ömür sermayesi bitiyor. Ya ömür sermayesini iyi kullanır, kâra geçeriz veya en azından sermayeyi kurtarır, yani imanla ölürüz. Yahut bu ömür sermayesini zayi eder, imanı kaybederiz. 

Merhum hocamız, (İman etmeyi gerektiren delil çoktur) buyururdu. Bir insanın kendisine bakması yeterlidir. İnsan doğar doğmaz, her organı mükemmel bir şekilde görevini yapıyor. Organ naklinde dahi, cansız bir et parçası olarak duran bir böbrek, yerine takılır takılmaz, hemen çalışmaya başlıyor. Vücut içinde birçok mükemmel işler oluyor, ama bunlardan insan habersizdir. Cenab-ı Hakk'ın kudretine bakın ki, bir insanın vücudunda, dünyayı üç dört defa dolaşacak kadar, kılcal damar yaratmış. Vücudumuzun her tarafı damardır. Çünkü damar demek kan demektir, kan demek hayat demektir. Bir kılcal damarımız, kısa bir zaman tıkansa felç olabiliriz. O damarları çalıştıran Rabbimizdir.

Velhâsıl, Allahü teâlânın varlığını anlamak için insanın kendine bakması, yaratılışındaki mükemmellikleri, o yüce kudreti düşünmesi yeterlidir. Kendinden haberi olmayan, Rabbini nasıl bilsin? (Kendini bilen, Rabbini bilir) hadis-i şerifi, bunu bildiriyor.
Baş olma sevdası
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Muinüddin-i Çeştî hazretleri, (Baş olmak isteyenlerde ihlâs ve ibadet kalmaz)buyuruyor. Ancak bunlar elden gittikten sonra baş olurmuş. Allahü teâlâ bir hadis-i kudside, (Ey Habibim, beni talep edene hizmetçi ol!) buyuruyor. Allahü teâlâyı kim talep eder? Müslüman talep eder. Yani, gördüğü her Müslümana hizmetçi olmasını, iyilik etmesini, âmirlik taslamamasını istiyor. Rabbimizin, bütün kâinatı hürmetine yarattığı habibine emri budur. İnsanlar ne çekmişse ve ne çektirmişse, baş olma sevdasından çektirmiştir.

Bir mürşid-i kâmil, bir talebesini mezun edip, ayrıca hilafet de verir. Onu uğurlarken son bir nasihat yapar, karşılaştığı kimsenin Evliya zatlardan olup olmadığına dair ona bir ölçü verir.

Bir müddet sonra bir beldeye gelen bu talebeye, (Burada mübarek bir zat var) derler. Bu da onlara, (Mübarek zatsa onunla bir görüşmemiz iyi olur) der. Bu haber o mübarek zata ulaşınca, (Efendim filan mürşid-i kâmilin bir talebesi geldi. Görüşmek için sizden izin istiyor, ne dersiniz?) diye sorarlar. O mübarek zat da, (Biz onun ayağına gidelim. Onu buraya çağırmak bize yakışmaz, çünkü onun hocası da çok mübarektir) buyurur. Kalkıp onun yanına giderler. Selam ve hâl hatır sorduktan sonra talebe, o mübarek zata der ki:

— Efendim ilminizden, feyzinizden istifade etmek istiyoruz. Himmet buyurun. Bize anlatın, sizi dinleyelim.

— İlim, feyz, bereket nerede, biz nerede? Biz kimiz ki? O büyükler geçti gitti, sen anlat da hepimiz istifade edelim.

Talebe bunu duyar duymaz hemen o mübarek zatın eline yapışıp, öper. (Elhamdülillah, işte evliya bir zata rastladım) der. Çünkü hocası onu uğurlarken şöyle buyurmuştu:

Gittiğin yerde mübarek bilinen bir zata rastlarsan, (Efendim, ilminizden, feyzinizden, bereketinizden istifadeye geldim, lütfen himmet buyurun) dersin. O da, (Gel, sana anlatayım) derse onu dinleme, kaç ondan! Eğer, (Biz kimiz ki? Biz hazır olsak hesaba katılmayız. Orada olmasak arayıp sorulmayız. Esas insan onlardır. Sen anlat, biz istifade edelim) derse eline yapış! İşte o mübarek bir zattır.

Bu ölçüye uyup, o zatın mübarek birisi olduğunu anlamıştır. Büyüklerimiz de buyuruyor ki: Bizim kitaplarımız çok kıymetlidir, çünkü içinde bize ait bir kelime yoktur. Bu kıymet, tamamen Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarını ve sözlerini nakletmekten ileri gelmektedir.

Böyle olan, kalıcı olur. Kendinden anlatırsa geçici olur. Çünkü kibir, maddi manevi her iyiliğe engeldir.
Başarı ve hizmet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünyanın en başarılı tüccarı, parayı, bir gün değil, bir saat elinde tutmayandır. Elde tutulan para zarardır. Parayı çok süratli çevirenler, çok başarılı olanlardır. Hiçbir tüccar, sermayesinden mal alıp satmaz. Ne yapar peki? Oradan aldığı parayı, buraya yatırır, buradan aldığını başka işe yatırır, yani birbirinin üzerine bindirmek suretiyle, o parayı döndürür. 

Akıllı tüccar, yapıp satmaz, satıp yapar. Yani, ben mal yaptım, gel al demez. Siparişini alır, yapıp teslim eder. Satmadan da almaz, almadan satar. Yani hazır mamule paraları yatırıp, sonra bunları satmak için müşteri beklemez. Önce satar, sonra üreticiden, bunları müşterisi için sipariş eder. 

Bir şirketin başarılı olması için, şu üç şart birlikte bulunmalıdır:
1- Hedefin iyi tayin edilmesi,
2- Kadro ve paranın olması, 
3- İyi bir yöneticinin işin başında bulunması. 

Hedef, Allahü teâlânın rızasını kazanmak olursa, kadro da, salih insanlardan kurulur ve bunlarla çalışılırsa, “Para bulunmaz, para kazanılır” diye çalışılırsa, işlerin başına başarılı yönetici konursa, o da, (Başarı benim değil, bu kadronun başarısıdır) diyerek, bu inançla hareket ederse, bütün şirket, bütün işler topyekûn iyiye gider. 

Emrimiz altında çalışanlara âmir veya patron değil, abi olmalıdır. Abi, aynı düşünceyi paylaşan, aynı şeyi yiyebilen, aynı sıkıntıya düşen, aynı neşeyi paylaşan, yani hiç ayrılmayan, çalışanlardan hiçbir fark gözetmeyen insan demektir. Hiç kimse, hiç kimsenin kölesi olmak istemez. Hele bu asırda, böyle şey düşünmek çok yanlıştır. Zaten köle devri çoktan bitmiştir. 

İhlâslı ve başarılı idareci, bardağa bakıp, (Ben de bunun bir parçası olarak, buna hizmet etmek isterim. Gelin bu bardağa hep beraber sahip çıkalım) diyendir. Biz hedefi ortaya koyarsak, hedefe bütün insanların sahip çıkmasına sebep olursak, hedefe ulaşmak kolay olur. Kendimiz sahiplenirsek, bu ancak benimle olur, benden başka kimse bunu yapamaz, ancak ben varsam bu iş olur diyen, yok olur gider. 

Sevgi, her işte başarı kazandırır. Seven insan, sevilir. Sevmekten nasibi olmayan, daima korkulan insandır. Herkes ondan kaçar. Herkesin kaçtığı insan da, çok kötü biridir. Hâlbuki insan, su gibi olmalı, insan ona ihtiyaç duymalı, ona koşmalı. İşte insanlık budur, hizmet budur, başarı budur.
Başarı ve sevginin sırrı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Başarılı bir iş adamı olan, büyük bir zata, (Hem başarılısınız, hem de herkes sizi seviyor. Bu nasıl oluyor?) diye soruluyor. O da uyguladığı prensipleri özetle şöyle açıklıyor:

Güven: İçimizde, güvene ve sevgiye dayalı bir ateş olmalı. Çalışanları sevmeli, onlara güvenmeli. Güvenen mutlu olur. Ailede, ticarette, hemen her sahada sıkıntı güvensizlikten kaynaklanır. Güvenden ise sevgi doğar. Sevgi de başarıya sebeptir. Güven ve sevgiyi yakalayan, başarır.

Kalb kırmamak: Kalb, en kıymetli organdır, Allah'ın evidir. Onu kıran, Cenab-ı Hakk'ı üzer. Kâfirlere de eziyetten sakınmalı. Herkes Allah'ın kölesidir, köleyi inciten efendisini incitmiş olur. Herkesin gönlünü almaya çalışmalı.

Hizmet: İnsanlara iş ve aş vermek en büyük sevinç olmalı. Bu hizmet, eşkıyalığı da önler. Çünkü aç olan, her şeyi yapar. Karnı tok, sırtı pek olandan fazla zarar gelmez.

Çok çalışmak: Önce Allah'a tevekkül etmeli, emrolunduğu için sebebe yapışıp çalışmalı. Bu işin sırrı, inanç, azim ve ihlâstır.

Tevazu: (Bunu ancak ben yaparım) diyeni Allah zelil eder, başarısız kılar. (Bizde iş yok, ama sizinle beraber bu işi başarabiliriz) derse, Cenab-ı Hak onu aziz eder, başarılı kılar.

Dua almak: Herkes parayı hedeflerken, dua almak hedeflenmeli. Başarı, başta ana baba ve hoca duası olmak üzere, herkesin duasını almaya bağlıdır. Bu hizmetlerle hidayete erenlerin akıttıkları gözyaşları Cehennemin ateşini söndürür. Bunların duaları yedi sülaleye yeter.

Kötü düşünce: Hiç kimse hakkında, kötü düşünmemeli, kin tutmamalı. Herkese iyilikle yaklaşan başarır.

Sevmek: Seven, sevilir. Biz insanları sevmezsek, onlar bizi asla sevemez. İnsana sevgi veya nefret, kendinden gelir, başkasından değil.

Cömertlik: Bir şey veren, alandan çok sevinmeli. Alan onun sıkıntısını çeker, veren ise daima mutlu olur, rahat eder. Onun için mümkün mertebe alıcı değil verici olmalı.

Acı ve yük çekmek: Eğer bir iş, hedefine sağlıklı gidiyorsa, onda gözyaşı ve üzüntü vardır. Acı ve yük çeken, başarılı olur. Acıyı başkasına çektiren ise, bir gün silinir gider.

İnanç: Kişi inanmadığı şeyi yapamaz, sevmediği şeyi başaramaz. İçi yanmayan, başkasını yakamaz. Büyüklerin ateşiyle yanan her işe dört elle sarılır.

İki türlü ölüm

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İki türlü ölüm vardır: Âni ölüm ve izinli ölüm.
Çok kibirli bir hükümdar, memleketini gezmek ister. Hizmetçilerine, (Elbiselerimi getirin!) diye emreder. Getirilen elbiselerden birini zor beğenir. (Bir at hazırlayın!) der. Getirilen atlardan birini zor beğenir. Sonra yanına adamlarını alarak halkın arasında gezmeye başlar. Atının üzerinde, gururundan başı yukarıdadır. Vatandaşlarla konuşmak, dertlerini dinlemek nerede, kibrinden yüzlerine bile bakmaz.

Bu arada nuranî yüzlü bir ihtiyar atın önüne geçer, dizginlerini tutar. Hükümdar çok sert bir şekilde, (Hangi cesaretle dizginleri tutuyorsun? Bırak dizginleri...) diye bağırır. İhtiyar hiç oralı olmaz, çok özel bir sırrı olduğunu söyler. Hükümdar, (Söyle bakalım nedir) der. İhtiyar, (Bu sırrı sadece sizin duymanız lazım, eğilirseniz kulağınıza söylerim) deyince, hükümdar başını eğer. Ona (Ben Azrail'im, canını almaya geldim) der. Hemen hükümdarın rengi kaçar, kekeler, (Ne olur az müsaade et de evime dönüp, çoluk çocuğumu bir defa daha göreyim) derse de, Azrail aleyhisselam, (Hayır! Sana, bir an bile müsaade yoktur!) der ve ruhunu alır.

Sonra bir köye varır, bir kapıyı çalar. Kapıyı açan delikanlı, (Buyurun efendim) der. Azrail aleyhisselam, (Babanızı ziyarete geldim, biraz görüşecektim) der.

Delikanlı, içeride Kur'an okuyan babasının yanına girer. (Babacığım) der demez, babası okumaya ara verir. Oğlu, (Kapıda bir ihtiyar var, sizinle görüşmek istiyor) der. Adam, (Oğlum, ben de zaten onu bekliyordum, hemen içeri al!) der. İhtiyar zat içeri girince, babası onu tanır. (Hoş geldin! Hazır bekliyordum, nerede kaldın?) demesi üzerine, Azrail aleyhisselam der ki:

- Emre uyarak şimdi geldim. Rabbim seni çok seviyor, nasıl istiyorsan senin ruhunu öyle almamı emretti.

- Şimdi namaza durayım, son rekâtta son secdedeyken ruhumu al! Rabbimin huzuruna secdedeyken gitmek istiyorum.

Adam kalkar, namaza durur ve son secdede o şekilde kalır, vefat edip doğru Cennete gider. Biri âni olarak öldü, diğeri izinli vefat etti. Biri dünya adamı, öteki Allah dostu.
Başarılı olmak için
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize hizmet ederken başarılı olmak için günahtan sakınmak şarttır. Halife Hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerini, bir savaşta başkomutan tayin eder. Düşman ordusu çok kuvvetlidir, çok sayıda filleri vardır. Müslümanlarda ise sadece at, kılıç ve ok vardır. Savaşa başlamaya az zaman kalmışken, Hazret-i Ömer, Sa’d bin Ebi Vakkas hazretlerine şöyle bir mektup yollar:

(Ya Sa’d, düşmanın çokluğundan korkma, Allah’tan kork, Ona sığın! Askerine, malına, mülküne, kabiliyetine güvenme! Bunların hepsi ancak Allahü teâlânın izni ve yardımıyla işe yarar. O izin vermezse, yardım etmezse, bir işe yaramazlar. Günah işleme ve günah işletme! Eğer askerlerinin arasında günah işleyen varsa, ona iş verme, onu ayır! Çünkü Allah, günah işleyen kavmi muvaffak etmez. Eğer askerlerinin arasında haram işleyen olursa, İran ordusuyla aranızda fark kalmaz.)

Mektupta hiçbir savaş taktiği yoktur. O hâlde başarılı olmak için şu üç hususa dikkat etmeli:

1- Allah’tan korkmak: Çünkü Peygamber efendimiz, (Bütün hikmetlerin, iyiliklerin başı, Allah korkusudur) buyuruyor.

2- Haram işlememek: Haram denince, içki, kumar, zina gibi meşhur haramlar hatıra gelir. Hâlbuki gıybet, zinadan büyük günahtır, kanser mikrobu gibidir. Bu kanser de yayıla yayıla hizmetleri engeller, cemiyetleri çökertir. Hele kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş sefer yıkmaktan büyük günahtır. Bu günahları işleyen kimsenin, (Şu kadar hizmet ettim) diye sevinip övünmesi çok yanlıştır! Dinimizde haramdan sakınmak, farzı yapmaktan önce gelir. Günah işleyerek ibadet yapılmadığı gibi, hizmet de yapılmaz. Allahü teâlâ, günah işleyen topluma yardım etmez. Biz önce günah işlememekte başarılı olmayı düşünmeliyiz. Aksi hâlde, belki başkası bizim yaptığımız hizmetler vesilesiyle kurtulup Cennete gidebilir, ama biz yanarız. Başkasını kurtarıp kendini ateşe atmak, aklı olan bir insanın yapacağı iş değildir.

3- Kibirlenmemek: Kendimizi ve yaptığımız işleri beğenmemeliyiz. Her ne olursa olsun, nefsimize arka çıkmamalıyız. Din kardeşimizi kendi nefsimize tercih etmeliyiz. Kendimizi kusurlu görüp, (Allah, beni ıslah etsin) demeliyiz.


Kendimizi düzeltmeden başkasını düzeltemeyiz 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Asıl cihad, nefsle yapılan cihaddır, yani günah işlememektir. Günah ateştir. Bu ateşten, önce kendimizi kurtarmaya çalışmalıyız. O zaman çok faydalı bir insan oluruz ve ancak o zaman bizim ağzımızdan çıkan her kelime insanların kurtulmasına vesile olur. Bazı insanlar, vaaz kürsüsüne çıkınca, çok şey anlatır. Fakat anlatılanlar dinleyenlerin kalbine tesir etmez. Kapıdan çıkan birine, vaizin ne anlattığı sorulsa, anlatılanlar hoşuna gitmiş olsa bile, ne anlatıldığını bir türlü tam olarak hatırlayamaz. Çünkü anlatan kişi, başkalarına (Şunu yapın, şunu yapmayın!) der, fakat kendisi buna uymaz.

Kur’an-ı kerimde mealen, (İnsanları iyiliğe teşvik edip de kendinizi unutuyor musunuz? Niçin kendi yapmadıklarınızı başkalarına söylersiniz) buyuruluyor. Onun için büyüklerimiz, az konuşmuşlardır. Ama bir defa konuşunca da, yaptıkları nasihat, mermere kazınır gibi insanın ciğerine yazılır, asla unutulmaz. Neden büyüklerimizin kitaplarını okuyanlar, Allah’a dönüyor, namaza başlıyor, günahları bırakıyor? Çünkü onu yazan, önce onu kendisi yapıyor.

Bizim de çoluk çocuğumuza, konu komşumuza, herkese faydalı olabilmemiz için, önce kendimize faydalı olmamız lazımdır. Önce, iğneyi kendimize batırmalıyız. Çuvaldızı başkasına batırmak zor bir şey değildir, onu zaten herkes yapıyor. İnsan daima karşısındakinin kusurlarını görür, hiç kendisini görmez. Bir defa da kendimizi görelim. Biz neyiz ve kimiz? Ne yapıyoruz? Kendisinin hesabını görmeyenin hesabını çok ağır görürler. Biz maalesef başkasının hesabını görmeye alıştık. Hep başkasını tenkitle, hep başkasını hidayete getirmekle, hep başkasını düzeltmekle uğraşıyoruz. Kendimiz ne zaman düzeleceğiz?

Büyüklerimizin kitapları, dinimizin öğrenilmesi ve tatbik edilmesi için yazıldı. İslamiyet’in imandan sonra ilk emri, dinimizi öğrenmektir. Çünkü bilmemek mazeret sayılmaz ve cehaletle yapılan ibadetler kabul olmaz. Onun için mutlaka dinimizi öğrenip öğrendiğimize uygun yaşamalıyız. Böylece önce kendimize, sonra da başkalarına faydalı olmuş oluruz.
Başarının sebebi ve derecesi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Tarih boyunca, Müslümanların başarılı olma sebepleri incelenirse, bunun dine uymaktan kaynaklandığı görülür. Başarının derecesi, dinimize uymanın derecesine bağlıdır. Kim dine ne kadar uyarsa, o kadar başarılı olur. Tam uyan, tam başarılı olur. Dinimizde nelerin, nasıl yapılacağı bellidir. Bunları kusursuz uygulayanın başarısı, o nispette fazla olur.

Çok başarılı olunan zamanlardaki Müslümanların bazı özellikleri şöyleydi:

1- Onlar, dinli dinsiz herkese şefkat gösterirlerdi. Allah için buğz etmek gereken durumlar bunun dışındadır elbette. Dine düşmanlık eden olursa, onlara karşı sert olurlardı. Nitekim Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde Eshab-ı kiramı överken, (Onlar birbirlerini çok severler, birbirlerine çok merhametlidirler, ama Allah düşmanlarına karşı çok çetin ve metin idiler) buyuruyor.

2- Bir vücut gibiydiler. Vücutta, baş da, el de, ayak da olur. Bir uzvun ağrıması bütün vücuda tesir eder. Başarı, vücudun sıhhatli olmasına bağlıdır.

3- Tek kalb gibiydiler. Aynı inancı taşırlardı, aynı sevinci, aynı üzüntüyü hissederlerdi.

4- Maksatları, gayeleri, hedefleri tekti. O da, Allahü teâlânın rızasıydı.

5- Emîr'e itaat ederler, isyan etmezlerdi. Fitne fesat çıkarmazlardı.

6- Bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye, gece gündüz ihlâsla çalışırlardı.

7- Dinimize uymaya çok dikkat ederlerdi.

8- (Öyle yaşayalım ki, bizim yüzümüzden kimse Cehenneme gitmesin, Allah'ın kulları bize dua etsinler, beddua etmesinler) derlerdi.

9- Yalan söylemezler, gıybet, dedikodu etmezlerdi. Birbirlerine dua ederlerdi. Gıyaben ve karşılıksız yapılan duanın makbul olduğunu bilirlerdi.

10- İyilik etmeye, dua almaya çok önem verirlerdi.

Sadaka, belayı önler. Dua, kaza ve kaderi değiştirir. Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimize gelip, bir gencin o gece öleceğini haber verdi. Peygamber efendimiz o genci çağırıp, ne gibi bir arzusu olduğunu sordu. Genç evlenmek istediğini söyledi. Hemen evlendirildi. O gece, genç ve hanımı namaz kılıp dua ettiler. Kendileri için hazırlanan yemekleri yiyecekleri esnada, kapıya bir fakir gelip yiyecek istedi, yemeğin hepsini ona verdiler. Fakir çok sevindi, dua edip gitti. 

Sabah oldu. Peygamber efendimiz gencin ölüm haberini bekliyordu. Bir haber gelmeyince, birisini gönderdi. Haberci geri gelip, gencin hayatta ve neşe içinde olduğunu bildirdi. Cebrail aleyhisselam Peygamber efendimize gelip, gencin gece bir fakire kendi yemeğini verdiğini, fakirin de ettiği dua sebebiyle, Cenab-ı Hakkın, gencin ömrünü uzattığını bildirdi. Gencin yatağındaki yastığın altına bakılmasını istedi. Yastığının altında, ölmüş büyük bir yılan buldular. Verdiği sadaka ve fakirin duası sebebiyle, yılanın genci sokamadığı anlaşıldı.
Başarının yolları
Adalet, güler yüz ve tatlı dil
1-
 Adaletle hareket etmeli. Adalet sınırı aşılınca kalb kırılır. Adalet, halkın dirliği ve düzeni; idarecilerinse, süsü ve güzelliğidir.

2- Başarılı olmak için dört şart var: İman, adalet, doğruluk, fedakârlık.

3- Merhametli olmalı, affetmesini bilmeli. Allahü teâlâ, başkasına acımayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez, başkasının özrünü kabul etmeyenin özrünü kabul etmez. Allahü teâlânın bize nasıl muamele etmesini istiyorsak, biz de Onun kullarına öyle muamele edelim. Eğer biz Onun kullarına iyilik yaparsak, Cenâb-ı Hak’tan iyilik buluruz, eğer biz Onun kullarını kırar dökersek, Allahü teâlâ da bizi kırar döker. Affedersek, biz de Onu affedici buluruz. 

Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri, (Allahü teâlânın rızasına giden yolların en kestirmesi insanları sevindirmektir) buyuruyor.

4- Herkes bizi, Allah’ı sevdiğimiz kadar sever. Allah’tan korktuğumuz kadar, bizden korkar. Allah’a itaat ettiğimiz kadar, bize itaat eder. Allahü teâlâya hizmet ettiğimiz kadar, bize hizmet ederler. Her işimiz, Onun için olsun. Yoksa hiçbir işimizin faydası olmaz. 

5- Başkasını düzeltmek isteyen, önce kendini düzeltmeli. Kendi nefsini terbiye edemeyen, başkasınınkini hiç terbiye edemez.

6- Yumuşak ve mülayim olan kazanır. Sertliğin hiçbir yerde ve hiçbir kimseye karşı faydası yoktur. 

7- Başarılı olmak iki şeye bağlıdır: Doğruluk, sevgiyle yaklaşıp herkesle barışık olmak. 

8- Her iki taraf dinlenilmeden, karar verilmemelidir.

9- Hem kendisine yapılana, hem de kendisinin yapmak istediklerinde sabırlı olmalı.

10- Kızmamalı, öfke insanın aklını örter. Kötülükler her zaman öfkeden doğar. Soğukkanlı ve cesur olmalı.

11- Sözünü dinletmek isteyen, önce kendisi söz dinlemesini bilmeli.

12- Herkese iyi davranmalı, saygılı, edepli olmalıdır.

13- Başarının sırrı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir. Güzel siyaset, herkesin memnun olmasıdır. Güler yüzlü olmayanın, insanların itimadını, sevgisini kazanması zordur. Cömert olmayan, vermekten hoşlanmayan, insanların sevgisini kazanamaz. Sırf Allah rızasını gözetmeyenin, yaptığı hizmetlerde insanlardan takdir veya maddi bir karşılık bekleyenin ihlâsı zedelenir. Allahü teâlâ da ihlâssız kimseyi muvaffak etmez.

Kalb kırmamak, günah işlememek
1-
 Hiç kimseye şüpheyle yaklaşmamalı. İnsanlara nasıl yaklaşırsak, onlar da bize öyle yaklaşır.

2- Hiç kimseyi incitmemeli. Küfürden sonra en büyük günah kalb kırmaktır. Kâfirin dahi kalbini kırmamalı. İnsanların kalıbıyla yani görünüşüyle değil, kalbiyle meşgul olmalı. Onların kalıbıyla değil, kalbiyle iş görmeli. Muhatabınız kalıp değil, kalb olsun. Müslüman kardeşinin kalbini kıran, Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günaha girer. Müslümanın kalbi, nazargâh-ı ilâhidir, çok dikkat etmelidir.

3- Kimseyle tartışmamalı. Münakaşaya girişmek, fayda kapılarını kapatır. Münakaşa dostun dostluğunu giderir, düşmanın düşmanlığını artırır. 

4- Maiyetiyle yani emri altındakilerle laubali olmamalı, ciddi ve mert olmalı.

5- Kendisini üstün görmemeli, kibirden, büyüklenmekten sakınmalı.

6- Kısa ve net konuşmalı, işi sürüncemeye bırakmamalı. Hayırlı söz, kısa ve yol gösterici olandır. 

7- İşine hâkim olmalı, kâr ve zararın nereden geldiğini bilmeli.

8- Kendisine düşünecek zaman ayırmalı.

9- Hissî davranmamalı ve sabit fikirli olmamalı.

10- Verdiği işin neticesini istemeli ve almalı.

11- Özür dileyenin özrünü kabul etmeli.

12- Kendisini diliyle ve haliyle sevdirmesini bilmeli. Maiyetimiz bizi sevmiyorsa noksanlık bizdedir.

13- Sorulan her suale, kendisinin ve karşısındakinin ahiretini düşünerek cevap vermeli.

14- Her şeyi vaat etmemeli, vaat ettiğini de mutlaka yerine getirmeli.

15- Su-i zan etmemeli, geniş ihtimalle düşünmeli; fakat insanın her an hata yapabileceğini de unutmamalı. Bunun için de, denetimi ihmal etmemelidir.

16- Hüsn-i zan etmeli; ama şeytan ve nefsi unutmamalı.

17- Hıyanete meydan vermemeli, haini affetmemeli.

18- Başarıları Allahü teâlâdan, başarısızlıkları günahlarından bilmeli.

19- Her sıkıntının, her başarısızlığın, her derdin ilacı, doğru kılınan namaz ve istiğfardır. Allahü teâlâ günah işleyen bir kulunu başarılı kılmaz.

20- Allahü teâlâ günah işlemeyenlerden ve günah işlenmeyen yerlerden razıdır. Kendimiz günahtan sakındığımız gibi, arkadaşlarımızı da günahtan korumaya çalışmalıyız.

Liderlik, iyi ve kötü yönetici
1-
 Liderlik vermek sanatıdır, almak değil. Başarının sırrı vermektir. 

2- Yönetici, dengeyi iyi koruyandır. Cenâb-ı Hak her şeyi hesap ve denge üzerine yaratmıştır.

3- İş liderdedir. Öndeki iyi olursa, netice iyi olur. Öndeki kötü olursa netice bozuk olur.

4- Lider, kendini aradan çeken kimsedir. Bardaktan kendi benliğini çıkartıp onun yerine temsil ettiği kimseleri koyan kimsedir. Bardakta kendisi bulunduğu müddetçe oraya başka bir şey giremez. Kendini aradan çekmedikçe, ben ben dedikçe lider olunmaz.

5- Ateş düştüğü yeri yakar. Yürek yanacak, acı çekecek. Acı çekmiyor, yürek yanmıyorsa, memur zihniyetiyle lider olunmaz. Mevki, mal sevdasıyla lider olunmaz. Ne ki dinimizce “güzeldir”, onu örnek almak lazımdır. Bir işin delisi olmadıkça, o işin velisi olunmaz.

6- İnsanlara rehberlik eden, yol gösteren kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik edemez. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, bilgili ve cesur olması gerekir.

7- İdareci yükünü dağıtmalı, emri altındakilere durumlarına göre uygun görevler vermeli. Tek kişide bütün yük toplanmamalı. Tek kişide bütün iş, yük toplanırsa, altından kalkılamaz, işler tıkanır.

8- Her işi ben yapacağım diyen idareci, kötü bir yöneticidir. İşi ehline verdikten sonra, artık yöneticinin işi olmaz. İşi olmaz demek, iş yapmaz, işleri takip etmez demek değildir. O, teferruatla uğraşmaz, her şeye karışıp bunaltmaz, işe yön verir, bu yönde gidilmesini temin eder. 

9- Çok çalışmamız, maiyetimizi başarılı kılmaz. Çok fazla müdahale başarıyı önler.

10- Kabiliyetli, iyi yönetici, şahsa göre uygun iş verebilendir. Yoksa ondan iş isteyen değil. Bir şeyin tamamını elde edemezsek, tamamını terk etmeyelim. Bir insandan tamamen istifade edemiyorsak, onu sokağa atmayalım. İstifade edebileceğimiz yerde, istifade edebileceğimiz miktarda, istifade edebildiğimiz kadar ondan istifade edelim, her insan ayrı seviyede, ayrı kemaldedir.

11- Aciz insan kibirli olur. Maiyetine kibirli davranan zayıf insandır, boş insandır.

12- İyi bir yönetici olmamız, maiyetimizin bizi sevmesiyle belli olur.

13- Hasislik noksanlıktır. Cimriler noksandır. Yanında insan yetiştirmeyen hasistir. Bahçıvan bir gül için bin diken yetiştirir. Bir kişi deyip geçmemeli. İyiliğin de, kötülüğün de azını küçümsememeli. Tarihe bakınca, bir devleti batıranın da, kurtaranın da birer kişi oldukları çok görülür.

Emire itaat ve hedef birliği
1-
 İnsan çalıştırmanın temel şartı, heves kırmamaktır.

2- İdareci olan kimsenin odasına kapı çalınmadan girilebilmeli. Maiyetindekiler, yanına gelmekten çekinmemeli. Eleman, ceketini nefretinden değil, muhabbetinden iliklemeli. Bir Müslüman, bir Müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen Müslümanın son nefesinden korkulur.

3- Bir ekipteki eleman herhangi bir kusur işlerse, bu kusur ve kusurun günahı, ekip başına aittir ve o da sorumludur. Baş olmak, ahirette pişmanlıktır. 

4- Bütün idareciler bir eli boynunda bağlı olarak hesap gününe geleceklerdir. Hesap temiz çıkarsa çözülüp Cennete, kötü çıkarsa, diğer eli de bağlanıp Cehenneme götürülecektir.

5- Emire itaat etmeli, karışmamalı, iki üç başlılık olmaz. Çatal kazık yere batmaz. Ne kadar çok çatal olursa yere batması o kadar zor olur. Müslümanlar bir vücut gibidir. Bu vücudun da bir başı var. İki başlı olsa olmaz. Zaten iki başlı bir yaratık görünce herkes korkar bir tarafa kaçar. 

6- Bir toplumda herkes üzerine düşen vazifeyi yapmalı. Bir vücudun işe yaraması organların sıhhatli çalışmasına bağlıdır. Saatin dişlilerinden birinde arıza varsa saat çalışmaz, doğru göstermez. 

7- Müslüman dinine uydukça başarılı olur. Bu başarı onun değil sistemin başarısıdır. Sıkıntısının sebebiyse sisteme yani dinimize uymamaktan, nefsimize uymaktan kaynaklanmaktadır. Biz dinimize ne kadar uyabilirsek, o kadar rahat eder ve başarılı oluruz. Allahü teâlâ, (Allah’a, Peygambere ve sizden olan amire itaat edin) buyuruyor. Kim kendi aklına göre hareket ederse helak olur. Dinin emirlerine uymak birinci şarttır. Büyük engel insanın kendisidir. Nefsimize uymak en büyük engeldir. 

8- Bütün iş birlik beraberliktedir. Bu temin edilirse kimse bize zarar veremez. 

9- Vekil asıl gibidir. Vekili üzmek aslı üzmek gibidir. Vekile itiraz asla itirazdır. 

10- Emre itaat esastır. Bir vücutta bir ağız bulunur.

11- Emir kim olursa olsun, itaat edilir. Emire itaat etmek, Peygamber efendimizin emridir. Burnu kesik Habeşli bir köle de olsa, fâsık veya facir de olsa, emire itaat vacibdir. Bunun şakası olmaz. 

12- Bu din, kişinin kendisine itaatini kaldıran, sormayı, sorduğuna itaati emreden bir dindir.

13- Emirin haberi olmadan yapılan iş, girdi ve çıktı meşru değildir. 

14- Hedef birliği çok önemli. Herkesin çektiği, hedefsizlikten, belirsizliktendir. Hedef birliği sevgiyi artırır. Hedefi olmayan gemiye, rüzgârın faydası olmaz.

15- Bir yumruk gibi olmalı. El açık olursa parmaklar zarar görür. Yumruk haline gelirse zarar görmez. 

İstişare, akıl ve başarının engeli
1- 
Herkes bir sürünün çobanı gibidir. Çoban sürüsünden sorumlu olduğu gibi, her Müslüman da, bir kişi olsa bile maiyetinden sorumludur. 

2- Emir oturursa, emri altındakiler yatar. Herkes başa bakar. Osmanlı padişahları ordunun başındayken, zaferden zafere koştular. Son dönemlerde saraydan idare başlayınca, olanlar oldu. 

3- Âmir, vazife verdiği arkadaşa tam güvenmeli. Onun kendisinden daha kabiliyetli, ihlâslı olduğuna inanmalı. Bu zor iştir, ancak çok güzeldir. İşte mümin, böyle olur.

4- Disiplinli bölük, disiplinsiz ordudan iyidir. Namazını kılan, emîrine de itaat eden topluluk, zafere kavuşur.

5- Başarının sırrı sormaktır.

6- Her şey söz dinleyene verilir, her şey, bu (her şey)in içinde vardır. 

7- İşi bilen değil, peki diyen kıymetlidir. Söz dinlemeyen kabiliyetli olsa da başarılı olamaz.

8- İşlerinin doğru gitmesini isteyen, kendi başına hareket etmemeli. Akıllılarla istişare etmeli.

9- Kim kendi aklına göre karar verip de, iş yaparsa pişman olur. 

10- İnsanın nefsi, (Ben haklıyım, ben biliyorum, kimseye ihtiyacım yok) der. Hâlbuki Allahü teâlâ Resulüne, (Bir iş yapacağın zaman arkadaşlarınla istişare et!) buyuruyor. 

11- Mümin istişarede menfaati gözetmez. O soran Allah rızası için sorar, cevap veren de Allah rızası için cevap verirse, zahirde yanlış bile olsa, Allahü teâlâ onu hayra tebdil eder, doğrultur.

12- Aklını bırak kurtul, tâbi ol, saadet bul!

13- Akıllı insan aklını kullanır. Daha akıllı olan, başkalarının da aklını kullanır. 

14- Başarı nedir? Başarı, öldükten sonra ahirette işe yarar şeydir. Ahirette işe yaramıyorsa, o başarı değildir. Başarının manisi insanın kendisidir, yani aklına nefsine uymasıdır. 

15- Yaşça ve ilimce daha aşağı olanın nasihatini kabullenmek, yüksek dereceli olmaya işarettir.

16- Hakkı, doğruyu kim söylerse söylesin kabul etmeli. Söyleyene değil, söylenen söze bakmalı. 

17- Allah için istişare edince, Allahü teâlâ en iyisini karşınıza çıkarır. İstişare etmek, sormak nefsi kırar. Sormamak nefsi azdırır. Hiç kimse ilminin çokluğuyla iftihar etmemeli; çünkü ondan daha çok bilen vardır. Şeytan meleklerin hocasıydı. İlmi onu kurtarmadı. 

18- Başkalarının acılarından ve geçmiş felaketlerinden ders almalı. Böyle insanların nasihat ve tavsiyelerine kulak vermeli. Yapacağımız işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere danışmalıyız. Çünkü onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş doğru görüş ve bilgileri sana bedava verirler. İllâ bizim de başımıza gelmesini beklememiz doğru olmaz. Bize de çok pahalıya mal olur. 

Dürüstlük, tasarruf ve çok çalışmak
1- Âmir öyle olmalı ki, maiyetindeki herkes, (Âmir beni herkesten daha çok seviyor) diyebilmeli.

2- Cehennemlik görmek isteyen, kendi oturduğu halde, başkasını ayakta tutan kimseye baksın!

3- İşi ehline vermek lazımdır. Ehline vermeyen mesul olur. 

4- İyi sebebe yapışan iyi netice alır. Çalışırken netice alamazsak, suçu kendimizde aramalıyız. 

5- Başarmak için inanmak lazımdır.

6- Ticaret hayatında rakiplerimizi, dünya hayatında düşmanlarımızı hafife almamalı.

7- Dört şeyi küçük olsa da küçük görmemeli: 
    1- Hastalık, 2- Yangın, 3- Düşman, 4- Zarar.

8- Tedbir almamak kibirdendir.

9- Zararın neresinden dönülürse kârdır.

10- Önümüze engel çıkarsa, bunu aşmaya uğraşmayalım, yanından dolaşalım.

11- Boş oturanları Allahü teâlâ sevmez. Bir kimse boş oturursa ona şeytan musallat olur. 

12- Çalışmak ibadettir. Çalışkan Müslüman, Allahü teâlânın dostudur.

13- Borçları ödemek, ırzını namusunu korumak ve ölünce geride kalanlara miras bırakmak için mal kazanmayan kimse hayırsızdır. Yani kendine ve topluma zararlıdır. 

14- Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur. Helal kazananın parası, helal yere gider. Haram kazananın parası harama gider. Bunlar birbirine gitmez. 

15- Ticarette üç şart vardır: Kalite, fiyat, tatlı dille güler yüz. 

16- İbadet için abdest şarttır, ticarette de doğruluk şarttır. 

17- Düşünmekle ibadet olmaz, oturmakla ticaret olmaz. Kovandan çıkmayan arı, bal yapamaz.

18- Ticaret, kaidesine göre yapılırsa güzeldir. Ticaretin kaidesi de, dürüstlüktür, aldatmamak ve aldanmamaktır. Açıkçası kul hakkından korkmaktır, kul hakkını korumaktır.

19- Acele etmemeli. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket Rahman’dandır. 

20- Genelde aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi olmalı. Kanaat bitmeyen bir hazinedir. Tasarruf ve kanaat edelim; zira bunlar, boyun eğme zilletinden daha kolay ve hayırlıdır.

21- Tevekkül etmek, Allahü teâlâya güvenmek; istişare edip, doğru sebeplere yapıştıktan sonra, boş durmak, yan gelip yatmak değildir. Allahü teâlâya yalvarmak demektir. Hatamız, kusurumuz, eksiğimiz olabilir, niyetimiz halis olmayabilir. Bizi affetmesi için, hayırlısını ihsan etmesi için, muvaffak etmesi için yalvarmak demektir.
Başarının yolu gönül almaktan geçer
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize hizmet ederken başarının yüzde sekseni gönül almak, kalb incitmemektir. Maiyetini, yani ailesini ve emri altında çalışanları üzmemektir. Kimsenin bedduasını almamaktır. Geriye kalan yüzde yirmisi de, çalışmaktır. Sebebe yapışmak için çalışmalı, ama başarının zerresini bile kendimizden bilmemeliyiz. Cereyan gelmeyince motor çalışmadığı gibi, bu büyüklerden de himmet gelmezse hizmetler durur. Yoksa hâşâ, dine hakkıyla hizmet etmek gibi zor bir vazife, bizim gibilerin yapacağı iş değildir.

Büyük zatlar, hiç kimsenin kaşına, gözüne veya işine bakmaz. Allah korkusuna, kalbindeki ihlâsa ve maiyetine karşı olan şefkatine bakarlar. Bir kimse, maiyetini kırıyor ve üzüyorsa, yaptığı hizmet ne kadar büyük görünürse görünsün, hiç kıymeti yoktur ve hizmetleri onu asla affettirmez. Ama din kardeşinin kendinden bin kere daha aziz, bin kere daha makbul, bin kere daha emin ve bin kere daha şefkatli olduğuna inanan kimse, çok kıymetlidir ve büyükler böyle kimseleri çok severler.

Asıl mayamızı kaybetmemeliyiz, parayı âhirete tercih etmemeliyiz. Parada sevgi, şefkat, merhamet ve af yoktur. Onun için, dünyaya düşkün olanda, insanlara karşı hiç af ve merhamet bulunmaz. Fakat kendileri de gece gündüz acı ve ızdırap içinde yaşarlar. Keyifli gözükseler de, neşelerinin hepsi sahtedir. Bir lokmayı bile ağız tadıyla yiyemezler. Çünkü para canavardır, engerek yılanıdır. Kalbe yerleştirilen bu yılanın her an sokması, o kimseyi her an rahatsız etmesi gayet tabiîdir.

Âhirete inanan ve âhiret için çalışanda ise şefkat, merhamet, af, cömertlik, gözyaşı ve sevmek vardır. Onlar için Allah sevgisi her şeyin üstünde olduğundan, oraya ne yılan ne de şeytan girer. Dünyanın en mutlu insanı onlardır. Âhireti dünyaya tercih ettikleri için de, Allahü teâlâ o parayı, o dünyayı onlara hizmetçi yapar. Nitekim Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsîde, (Ey dünya, bana hizmet edenlere hizmetçi ol! Sana hizmet edenler de, senin hizmetçin olsun! Onlara zorluk çıkar! Onları her iyilikten, her güzellikten mahrum et!)buyuruyor. O hâlde, hem dünyaya, hem de âhiret nimetlerine kavuşmak için tek gaye, Allahü teâlânın dinine hizmet olmalıdır.


Bütün organların birbirine ihtiyacı var 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize hizmet ederken dikkat edilecek iki önemli husus vardır:

Birincisi: Ailemize, evladımıza ve emrimiz altında çalışanlara âmirlik taslamamalı, aksine onlara hizmetçi olmalıyız. Onları kendimizden daha kıymetli, daha şefkatli, daha merhametli bilmeliyiz. Onların daha başarılı ve daha emin olduğuna inanmalıyız. Beraber çalıştığımız arkadaşlarımıza olan güvenimiz, her bakımdan kendimize olan güvenden daha fazla olmalı. Çünkü bu yolun büyükleri böyleydi. Güven olmazsa, istenilen verim alınamaz.

İkincisi: Milyarda bir de olsa, elde edilen başarıdan kendimize hiç pay çıkarmamalıyız. Merhum hocamız, (Hocamı tanıdıktan sonra elime geçen tek kuruşu kendimden bilmedim. Öyle bilsem helak olurum, hepsi Efendi hazretlerinin bereketidir) buyururdu. Esas olan, büyüklerin himmeti ve birlikte çalıştığımız arkadaşlarımızın ihlâsıdır. Hiçbir organ bir vücutta tek başına bir iş yapamaz. Çünkü hepsinin birbirine ihtiyacı vardır. Kalb olmazsa, o beyin ne yapar? Beyin olmazsa o vücut ne işe yarar? Hepimiz bir vücut gibiyiz. Bir organın diğerinden üstün olduğu söylenemez. Çünkü hepsinin ayrı bir kıymeti vardır. Nitekim insan vücudunda değersiz olan, işe yaramayan bir organ, hattâ tek tüy yoktur. Nasıl olur da, bir insan bir din kardeşine, (Sen lüzumsuzsun, işe yaramazsın) der? Bu, hiç kimsenin haddi değildir. (Benim ümmetim, bir vücut gibidir) hadis-i şerifi de bu gerçeği açıklamaktadır. Bir vücutta bir organ, diğer organa müdahale edemez. Herkes kendi işine bakar.

Bir saat, vakti doğru gösteriyor, hiç şaşırmıyorsa, içindeki çarklar iyi çalışıyor demektir. Çarklar kendi vazifelerini iyi yapınca, saatin iyi çalıştığı, vakti doğru gösterdiği gibi, biz de başkasını rahatsız etmezsek, bir başkasını gıybet etmezsek, onu üzmezsek, bu hizmetler güzel bir şekilde yürür. Şahsi hatalarımız, nefsânî hareketlerimiz yüzünden, bir kimsenin bu hizmetleri kötülemesine sebep olmaya hakkımız yoktur. Hizmetlere bir şey olmaz, ama hizmetlerin kötülenmesine sebep olmak çok tehlikelidir, felakettir. O bakımdan, herkes aklını başına toplamalı ve saygılı, edepli ve yumuşak huylu olmalıyız. Gayemiz, başkalarına hizmet ettirmek değil, onların hizmetine koşmak olmalı. Unutmamalı, hizmet eden hizmet görür.
Bayrağın ulaştırılması
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İslamiyet bir bayraktır. Allahü teâlâya doğru inanıp doğru ibadet edenler, bu bayrağın gölgesindedir. (Bu bayrağın bana gelmesi yeter, bundan sonra ne olursa olsun) demek olmaz. Bu emaneti, bizden sonrakilere ulaştırmak için, çok gayret göstermek gerekir. Ulaştıramazsak, bizden öncekiler ahirette bizden davacı olmazlar mı? (İslamiyet’in size doğru olarak gelmesi için malımızı, canımızı feda ettik. Vatanlarımızı terk ettik. Siz aldığınız bu yüce emaneti nasıl toprağa gömdünüz? Bir sonraki nesle neden aktarmadınız?) derlerse, ne cevap vereceğiz? Ayrıca, yarın bir gün çocuklarımız, torunlarımız, (Niye bizimle ilgilenmediniz, niye bize emaneti ulaştırmadınız? Biz sizin yüzünüzden şimdi Cehenneme gidiyoruz) derlerse ne cevap vereceğiz?

Öğrendiklerimizi gizlemeyip, Allah’ın kullarına ulaştırmalıyız. Yani onların da, doğru olan kitaplara, bilgilere kavuşmalarına yardım etmeliyiz. Bunu sırf Allah rızası için yapmalıyız. Bu bayrak, kıyamete kadar hep dalgalanacaktır. Bu bayrağı elden ele ulaştıranlar, dünya ve ahiret saadetine kavuşacaktır.

İman nuruna kavuşanlar, Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyıp, onların yolunda olanlar, gündüz aydınlıkta çalışana, diğerleriyse gece karanlıkta çalışana benzerler. Hiç ikisi bir olur mu? Karanlıkta insanlar birbirlerine çarparlar. Ne yaptıklarını görmezler, yıkarlar, kırarlar, dökerler. En iyi imkânlarla da çalışsalar, başarılı olamazlar. Gündüz çalışanlar ise, ne yaptıklarını görürler, yıkmazlar, kırmazlar, dökmezler. İşleri de isabetli olur.

İnsan parasıyla bir şey alabilir, iradesiyle bir yere gidebilir, ama imanı parayla, iradesiyle alamaz. Bir insanın mümin olması, Müslümanlığa kavuşması üç şekilde olur:

1- Hiç şartsız olarak, Allahü teâlâ dilediğine imanı verir.

2- Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde vaat ediyor, (Kim benim dinimi incelerse, öğrenmek isterse, bana kavuşmak isterse, onu bana kavuşturacak yolu açarım ve ona gidecek yolu nasip ederim) buyuruyor. Hangi dinden, hangi dilden, hangi ırktan olursa olsun, arayana, isteyene nasip ediyor, ama kavuşmak için, araması, istemesi şarttır.

3- Kişi, bir insana veya bir hayvana iyilik eder, şefkat ve merhamet gösterir. Öyle bir dua alır ki, Allahü teâlâ o duanın veya gösterdiği şefkat ve merhametin mükâfatı olarak ona İslamiyet’i nasip eder.
Bayram edilecek nimetler
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: 
Bayram edilecek nimetler çoktur. Önce, insan yaratıldığımıza mı bayram edelim, eli ayağı düzgün yaratıldığımıza mı bayram edelim? Allahü teâlâ bizi bir İslâm ülkesinde dünyaya getirdiği için mi bayram edelim? Yetmiş bin türlü itikadın kol gezdiği bir dönemde, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını bize nasip ettiği, yani bizi seçtiği için mi bayram edelim? Ehl-i sünnet âlimlerini, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mübarek bir zatı, sevgili bir kulunu tanıttığı, kitaplarına kavuşturduğu için, binlerce büyük zatın mübarek sözlerinden toplanmış, birçok çiçeklerden toplanıp bal gibi hazırlanmış olan, kıymetli eserlerini görmek, tanımak nimetine kavuştuğumuz için mi bayram edelim? 

Büyükler buyurdu ki:
(Eğer Allahü teâlâ bir kuluna, sevdiği bir kulunu tanıştırmışsa, ona her şeyi vermiştirBu, Eshab-ı kiramın Cenâb-ı Peygamberi tanıması gibidir. Allahü teâlâ bir kuluna iki şeyi vermişse, üçüncüsünü istemeye hakkı yoktur: 1- Ehl-i sünnet itikadı, 2- Bir büyüğü tanıyıp, ona şeksiz ve şüphesiz teslim olmak.)

Bu, büyük nimettir; çünkü seçmek hakkı bize ait değildir. Allahü teâlâ milyonlarca insanın içinden bizi seçti ve Ehl-i sünnet âlimlerini tanıttı, sevdirdi, yollarında bulundurdu. Bu ne büyük saadet… Yalnız bunun için bayram etsek azdır. 

Onun için, ışığa yani bu büyüklere kavuşan, karanlıklarda dolaşmamalı; çünkü doğruyu ve yanlışı görmemizi sağlayan, kazasız, belasız yürümemizi sağlayan, bu nimettir. Eğer bunun kıymeti bilinmezse, yavaş yavaş, güneşin battığı gibi bu nimet kaybolur. Ondan sonra herkes başını taştan taşa vurur. Bu nimetin değeri, ölçülemeyecek kadar çoktur. İnsan elini bir ateşe soksa veya birkaç saniye elini kibrit alevine tutsa, o zaman büyük zatların kıymetini anlar. 

Görmekle tanımak bir değildir. O devirde, Peygamber efendimizi de insanlar gördü. Tanıyanlar iman etti, Eshab-ı kiram oldu. Tanımayanlar müşriklikte devam ettiler. Bu tanımanın kıymetini, büyük nimet olduğunu bilelim! Cenab-ı Hak dilemeseydi, büyük zatları bize tanıtmazdı; çünkü Allahü teâlâ, pırlantayı çöplüğe koymaz. Eğer kalbimiz, Rabbimiz tarafından seçilmeseydi, bu büyükleri tanımak bize nasip olmazdı. Onun için, çok dikkat edilmeli ki, bu nimet elimizden gitmesin. Bu nimetin elimizde kalması için de tek şart var, o da birbirimizi sevmektir; çünkü müminin kalbi kırılınca, Rabbimiz kırılır. Allah korusun! Müminin kalbini kıran, Kâbe’yi yetmiş kere yıkmış gibi günaha girer.


Sıkıntının bedeli 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir Müslüman olarak, Ehl-i sünnet itikadını yaymak, Allahü teâlânın dinine hizmet etmek çok kıymetlidir. Bu, peygamberlik vazifesidir. Peygamberlik vazifesi yanında evliyalık, deryada bir damla bile değildir. Evliyalık da iki türlüdür: Bir kısmı nefsî, nefsî der. Bir kısmı da ümmetî, ümmetî der. Yani bir kısmı, (Kurtar beni yâ Rabbi, şu makamı ver, şu dereceyi ihsan eyle) der. Diğer kısmı da, (Yâ Rabbi, bedenimi o kadar büyük yap ki, benim vücudum Cehennemi doldursun, benden başka hiçbir mümin yanmasın, ben onların hepsine feda olayım) der. 

Bu hizmetleri yaparken, çok sıkıntı, çok çile çekilir, belki bazı hakaretlere de uğrarız, evimizden, yurdumuzdan ayrı kalırız; ama unutmayalım ki, bu çektiğimiz sıkıntılar Eshab-ı kiramın çektiği sıkıntıların yanında deryada damla olmaz; çünkü onlar yurtlarından kovuldular. Habeşistan’a gitmek kolay mı? O sahra nasıl geçilir? Kadın, çoluk çocuk... Çöl bu, kolay değil. Beş vakit namazlarını kılacaklar, yürüyecekler, çok zor. İki defa Habeşistan’a gidenler var. Canlarını değil, dinlerini korumak için gittiler. Bir kere vedalaştılar, bir daha geri dönmediler. Dünyanın her tarafında, Türkistan’dan Afganistan’a, Tunus’a, Cezayir’e kadar, her yerde Eshab-ı kiram kabirleri var, Anadolu’da, nerede yok ki? Nedir bu? İlâ-yi kelimetullah [Allahü teâlânın dinini yaymak] için evini terk edip bir daha geri dönmemek üzere, Allah’a giden yolda buluşmak... Bir seferinde, Eshab-ı kiram, Peygamber efendimize dediler ki:
— Yâ Resulallah, bu müşrikler bize çok işkence yapıyorlar, görüyorsunuz, ne kadar sıkıntı çekiyoruz. Bir beddua etseniz de, Allah bunları kahretse, biz de bu sıkıntılardan kurtulsak...

Peygamber efendimiz buyurdu ki:
— Sakın hâlinizden şikâyet etmeyin! Sizden önce gelen ümmetlerde, mümin olduğu için, bu sizin çektiğiniz sıkıntılardan daha çok sıkıntı çekenler vardı. 

— 
Yâ Resulallah, bundan daha büyük eziyete, bundan daha büyük sıkıntıya nasıl tahammül ettiler ki?

— Evet, tahammül edilemeyen sıkıntılar çektiler. İman edenleri yarı beline kadar toprağa gömüyorlardı, testereyle ikiye bölüyorlardı. Onlar yine, (Allah bir) diyorlardı. 

Niyet çok mühimdir. Hesap gününde, herkes yaptığının karşılığını görecektir. Hesapta günahları sevablarından ağır gelenleri Cehenneme atmaya hazırlanan melekler, bir de bakacaklar ki, son anda çok büyük sevabları gelip terazinin kefesine konuyor. Bu duruma şaşıran melekler soracaklar, (Yâ Rabbi, bu kulların Cehenneme gidecekken, her şey değişti. Cennetlik oldular. Hikmeti nedir?) Allahü teâlâ onlara, (O kullarımın sizin bilmediğiniz, yalnız benim bildiğim güzel niyetleri vardı. Onları yapmış gibi, bu kullarıma sevab verdim)buyuracak.
Bedenin ve ruhun gıdası
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bedenimizin sıhhati için, sabahtan akşama kadar yiyip içiyor, her türlü gıdayı alıyoruz. Beden gıdasını almayınca öleceği gibi, ruh da gıdasını almazsa ölür. Vücut topraktan yaratıldığı için gıdası toprak maddeleri, ruh ise âlem-i emirden yaratıldığı için gıdası âlem-i emirdendir. Kur’an-ı kerim ve doğru din kitabı okumaktır, namaz kılmaktır, sohbet yani dinden bahsetmektir. 

Dengeli, olgun insan, bedeni ve ruhu sıhhatte olan insandır. Herkeste, her ailede, bir sıkıntı hastalığı var, çünkü beden ve ruh beslenmiyor, denge bozukluğu meydana geliyor. Bu denge bozukluğunu gidermek için de, bütün dünyada kurulan hastaneler bir çare bulamıyor. Özellikle gayrimüslim ülkelerdeki hastane sayısı pek çoktur. Yalnız bu dünyaya inandıkları ve âhiretten mahrum kaldıkları için, acaba ne kadar daha çok yaşayabiliriz gayesiyle, neredeyse bütün paralarını tedaviye ayırıyorlar. 

Sinir sisteminin bozukluğundan dolayı meydana gelen hastalıkların biri düzelse, biri bozuluyor. Sinir sisteminin yani ruhun düzelmesi için de, ruhun gıdasını alması gerekir. Ruhun, kalbin gıdası dindir, ilimdir. Din kitabı okumayanın, dinî sohbet yapmayanın, gönlü yani kalbi ölür. Önce hastalanır, zayıflar, birdenbire ölmez. Zayıfladıkça da, bedende olduğu gibi, derecesine göre sıkıntılar, anormallikler meydana gelir. Vücut zayıfladıkça, bu zayıflık insanda acılar, ızdıraplar meydana getirir. Bu hastalık bedene de yansır, bedende de bazı alametler meydana gelir. Netice itibariyle tedavi edilemezse, hayatı sona erer. İşte bunun gibi, ruhun hastalıkları da tedavi edilmezse sonunda ruh ölür, yani imanını kaybeder.

Bedene faydalı gıdalar olduğu gibi, bedeni tahrip eden zehirler de vardır. Bedeni ve ruhu beraber tahrip eden zehirler, haramlardır. Hem ruhu, hem bedeni dejenere eden, ikisini de hasta eden, ondan sonra ölüme sürükleyen, haramlardır. Haramlar da bellidir, hepsi kitaplarda yazılıdır. Kur’an-ı kerimde bunlar bildirilmiş, Peygamber efendimiz de, ümmetine açıklamıştır. Kumar, içki, zina, yalan, gıybet, kul hakkı, kalb kırmak gibi bütün haramlardan çok sakınmak gerekir. Günahlara devam etmek imanı zayıflatır ve sonunda ruhun ölümüne yani imansız olmaya sebep olur. Bunun için küçük büyük bütün günahlardan sakınmaya çalışmalıdır...

Paranın geldiği yer 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zata sorarlar:
— Efendim, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları raflarda bekliyor. İnsanlar her şeye para veriyor, fakat Cennete götürecek olan bu kıymetli kitaplara neden para veremiyorlar?

O zat buyurur ki:
— Efendim, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitapları çok temizdir. Bunlara gidecek paranın da temiz olması, helal olması gerekir. Peygamber efendimiz, helal olmayan paranın hayırlı işte kullanılamayacağını, mesela doğru din kitabına gitmeyeceğini bildirmiştir. Kazancı bozuksa, parayı bozuk yere verir, bu kitaba para vermez. Helal para, helal yere gider. Karışık olan, karışık yere gider. İmam-ı a’zam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur) buyuruyor. Eğer bir kimsenin parası hayra gitmiyorsa, o paranın hayırsız yerden geldiği anlaşılır.

Büyüklerimizin kitapları raflarda beklesin diye yazılmadı. O kadar emek, o kadar zahmet, raflarda garip bir vaziyette beklesin diye sarf edilmedi. Bu kitaplar raflar için değil insanlar içindir. Herkes okusun, dünya ve âhiret saadetine kavuşsun diye yazılmıştır. O büyük zatlar yaşasalardı üzülürlerdi. Madem insanlar şu veya bu sebeple alamıyor, o zaman iş bize düşüyor, onlara hediye olarak biz vereceğiz. Böylece üç sevaba kavuşacağız:

Birincisi, hediye vermek sevabına kavuşuruz.

İkincisi, insanları sevindirmek sevabına kavuşuruz. Hediyeyi alan sevinir. Bu da duaya vesile olur, bize dua eder.

Üçüncüsü, emr-i maruf sevabıdır. Cenab-ı Hakk’ın dininden bir kelime öğretmek veya öğretilmesine vesile olmak, yüz umre sevabına bedeldir. Umre için o kadar masraf yapılıyor, o kadar zahmet çekiliyor. Nakli esas alan bir kitap verince belki yüz bin umre sevabı alırız, çünkü umre nafile, emr-i maruf ise farzdır. Farzın yanında nafilenin hiç kıymeti yoktur. Denizde damla bile değildir. O insanın dinini, imanını öğrenmesine vesile olanın, ne kadar çok sevab alacağını düşünmelidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Bütün ibadetlere verilen sevab, Allah yolunda gazaya [cihada] verilen sevaba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazanın sevabı da, emr-i maruf ve nehy-i münker sevabı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir.)

Emr-i marufu ve nehy-i münker vazifesini herkes lâyıkıyla yapamaz. Yanlış anlatma ve fitneye sebep olma tehlikesi vardır. Doğru yazılan bir din kitabı ise hemen herkese verilebilir. Bir kitap vermekle emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesi yapılmış; az bir işle, tahmin edilemeyecek kadar büyük sevablara kavuşulmuş olur.
Ben bilirim diyen
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İhlâs, her işi yalnız Allah için yapmaktır. İhlâs yoksa, nefsi için yapılmış olur. Bütün birliklerin dağılmasının tek sebebi ihlâssızlıktır. Bir toplumda, her şey Allah rızası için yapılsa, kendilerinin paylaşacakları maddî bir şey kalmaz. Paylaşacak bir şey olmayınca da, huzur, sevgi, birlik ve beraberlik olur. Çünkü ben demeyene, ben istemem diyene, Cenab-ı Hak daha fazlasını verir. Aksine, bir toplumda herkes bu benim malım derse, o mal için herkes birbirine düşer. Çünkü herkes, bunda kendisinin bir payı olduğunu düşünür. Ondan sonra da, huzursuzluk, düşmanlık, kavga ve dağılmalar başlar. 

Ehl-i sünnete uygun olarak, dini yaymak için yapılan hizmetlerde, başarılı olmanın ilk şartı, ihlâslı olmaktır. Bu ise, yapılan hizmetlerin Allah için olması, bunun ibadet olduğuna inanılması ve bu yolun büyüklerinin sevilmesi ve kitaplarının okunmasıyla mümkündür.

Büyük zatların sözünü dinleyen, peki diyen, daima başarılı olmuştur. Bu hizmetlerde en faydasız olan, kendini ve aklını beğenendir. Ondan bu hizmetlere fayda gelmez, hattâ kimseyi beğenmediği için kendisi sıkıntıya girer, başkalarını da sıkıntıya sokar.

Çok zengin bir tüccar, mübarek bir zata, (Her işte çok başarılısın. Bunun sebebi nedir?) diye sorunca, o zat tebessüm ederek, (İşimi hep bilmeyenlerle yaptığım için) cevabını verir. Tüccarın çok şaşırdığını görünce der ki:
Bu, bana rahmetli hocamın tavsiyesidir. Bir işe başlarken, kimlerle çalışacağımı sorduğum zaman, (Bilmeyenlerle çalış! Sana peki diyenleri, ihlâslı olanları seçip, onlarla işe başla! Kabiliyetli olan, kabiliyetine güvenir, çevresine sıkıntı verir. Ama kabiliyeti olmayan, ihlâslı olur, sana güvenir, dediğini yapar. Zamanla bu ihlâsından dolayı, Allahü teâlâ ona kabiliyet de verir. Hem ihlâs, hem kabiliyet kazanmış olur) buyurmuştu. Bilenin bilgisine ve aklına güvenmesi, onu sıkıntıya sokar. Bilen hep akıl verir. Söz dinlemez veya istemeyerek dinler. İşi zamanında yapmaz, eksik veya bildiği gibi yapar. Çünkü, (Bu iş ancak böyle yapılır) diye düşünür. Genelde, bilmeyenin itaati ve ihlâsı çok olur. Bilmediği için sorarak iş yapar. Sorduğu için de rahat eder. İşler düzgün olur.

Gemide olmak 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda dine hizmet eden Müslümanın istirahati, musalla taşında başlar. Bu, bir bayrak yarışıdır. Aldığı bayrağı hiç kimse toprağa gömemez. İnsanların hidayete kavuşup kurtulmaları için, bu bayrağın elden ele dolaşması, yere inmemesi lazımdır.

Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın en çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir. Dininizi, İslâm âlimlerinin ağızlarından öğreniniz!) buyuruyor. Onun için sohbetteki bereket, ilim başkadır. Yani sohbetin insana verdiği olgunluk, sırf kitap okumakla hâsıl olmaz. Esas olan, bu hadis-i şerife uygun olarak, büyüklerin sohbetidir, ilmi büyüklerin ağzından almaktır. Böyle bir zat bulunmazsa, o zaman kitapları okunur.

Büyüklere tam teslim olan, tam netice alır, tam başarı kazanır. Yarım teslim olan, yarım başarı elde eder. Hiç teslim olmayan, sıfır alır. Tam teslim olmak nedir? Bunu Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri tarif etmiş, (Hocamı tanıdıktan sonra aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyurmuştur. Dolayısıyla, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kurtuluş gemisine binen, kaptanın işine karışmamalı. Ya gemiye binme, binmişsen kaptana karışma! Geminin gideceği yeri bilerek, kaptana ve gemiye güvenerek biniliyor, ondan sonra hâlâ kendi aklıyla gemiye yön vermeye, istikametini değiştirmeye, tenkit etmeye ne hakkı olur?

İşte böyle bir gemiye binince, gemide olduğunu unutup, aklı fikri başka yerde olan, kendi kendini felakete sürüklemiş, gemiden aşağı düşmüş olur. Tabiî o gemiden denize düşenin hâli çok tehlikeli. Ya boğulur veya balıklara yem olur. İyi yüzme bilse bile, yine azgın dalgalı deryayı geçip sahile çıkması, imkânsız denecek kadar çok zordur. Ömrü denizlerde geçen bilir, çok fırtınalı, çok dalgalı günler olur. Böyle tehlikeli bir ortamda gemiden atlayan nasıl kurtulur ki? Bunun gibi çok tehlikeli zamanlarda, düşersek diye, bellerine urgan bağlarlar. Bu dalgalarda gaflet, felakettir. Onun için fırtınalı havalarda, mutlaka ipin sağlam olması, mesafenin de kısa olması lazım. Bu ip, ihlâslı olmaktır, uzunluğu kısalığı da takvadır. (Ben ihlâstan ve takvadan anlamam) diyen çıkarsa, onun da çaresi var: Sadece peki demesi yeter.
Besmele’nin önemi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ kullarını Cennete davet ettiği zaman, davetiyesinin altındaki imza “Bismillâhirrahmânirrahîm” olacak. Âdem aleyhisselama ilk gelen âyet, Besmele’dir. Besmele’nin daha birçok faziletleri vardır. 

Besmele’yle yenen lokmalar vücuda şifadır, Besmele’siz yenenler ise vücutta hastalık yapar. Besmele söyleyerek yiyip içenin vücuduna, şeytan giremez. Besmele’siz yenilen ve içilen gıdalarla beraber, şeytan da vücuda girer. Büyük zatlar, her yudumda, her lokmada Besmele çekerler.

İki tane şeytan yola çıkıp bir beldeye gelirler. Biri diğerine, (Sen şu eve, ben bu eve! Bir ay sonra burada görüşelim) der. Diğeri de tamam diyerek, ayrılırlar. Bir ay sonra buluşurlar. Bir tanesi çok zayıflar, ip gibi olur, diğeri ise aşırı şişmanlar. Şişman olan, zayıf olana, bu ne hâl diye sorunca, o da, (Mahvoldum, ne yeseler, ne iş yapsalar Besmele çekiyorlar, bir yere giremedim, bir şey yapamadım. Açlıktan ölecek hale geldim) der. Şişman güler, (Benim gittiğim evdekilerin gâfilliklerinden dolayı, hiçbir işte Besmele hatırlarına gelmiyor) der. 

Yeni evlenen bir kadın, bir şey alırken, bir yere bir şey koyarken, her işinde hep Besmele çekermiş. Kocası, (Bu kadarı da çok) diye onun bu haline kızarmış. Bir gün, ona bir oyun oynamak istemiş. Bir kese altın verip, (Bunu sakla, ihtiyaç olunca senden alırım) demiş. Hanımı keseyi alıp, Besmele çekerek sandığa koymuş. Kocası da gizliden onu takip etmiş. Bir gün hanımı yokken, keseyi oradan alıp bahçedeki kuyuya atmış. Sonra da, hanım, ihtiyaç oldu, keseyi getir demiş. Kadın, Besmeleyle sandığı açmış, Besmeleyle elini sandığa uzatıp, keseyi çıkarmış. Bir de bakmış, keseden sular damlıyor. Çok şaşırmış, (Hayret, bu nasıl ıslandı?) demiş. Bunu takip eden kocası ise, daha çok şaşırmış ve çok utanmış. Meğer Besmele’nin hürmetine, melekler oradan alıp getirmiş. 

Vasıtaya binerken

Bismillahillezî lâ yedurru ma’asmihî şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemî’ul alîm. Bu duada, karada, denizde, havada, yani nerede olursa olsun, bir mümin, başladığı herhangi bir işte Besmele çekerse, ona bir zarar gelmeyeceği bildiriliyor. Herhangi bir vasıtaya [uçağa, gemiye, otobüse] binerken Besmele çeken hiç korkmasın! O halde, her işe başlarken Besmele çekmeyi ihmal etmemelidir.
Bilmek ve inanmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinin aslı bilmek değil, inanmaktır. Herkes, bilgisini iman zannediyor, bu yanlıştır. İnanmak çok farklıdır. İmanın kaynağı kalb, bilmenin kaynağı ise beyin, yani akıldır. Beyin ölürken zaten çalışmaz. O nur, kalbde olur. Mesela beyin ölümü gerçekleşen bir kimsenin beyni durur, ama kalbi çalışır. Dolayısıyla kalbinde sevgi olan, Allah'a imanı olan kimse, unutup, hatırlamasa bile, kalbi yine çalışır, yine inanır. Kalbin temizliği çok önemlidir. Bu da, ancak temiz insanların sohbetlerini dinlemekle ve kitaplarını okumakla kazanılır. Kişinin kendisi temiz değilse, yazıları, konuşmaları doğru da olsa, kalbi karartır. Çünkü kalb bardak gibidir ve içinde ne varsa o çıkar. Onun için içeceğimiz suya ve nasıl bir bardaktan içtiğimize çok dikkat etmeli. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi evliya zatların yazdığı, hazırladığı kitapları okumalı. O kitapların satırları arasında büyüklerin ruhaniyeti vardır. İnsan farkında olmadan kalbinin temizlendiğini hisseder. Kalb temizlenince de, insan imanla ölür. İmanlı veya imansız ölmek kalbe bağlıdır. Kalbin temizliği imanla gitmenin işaretidir. Kalbin, günahlarla kirlenmesi son nefeste felakete sebep olur.

Bu yolda inanmanın, teslimiyetin önemi büyüktür. Bir talebe hocasına, kalbinin hasta olduğunu söyler. Hocası, (Merak etme, ameliyat yaparız) buyurur.(Nasıl olacak efendim?) diye sorar. (Gece saat üçte inşallah...) buyurur.Talebe, ameliyata hazırlanır. Aklını bırakır, bunun bir latife veya mecaz olabileceğini bile düşünmez. O gün yıkanır, temizlenir, her şeyi hazırlar. Gece saat üçte hocasının bulunduğu yere gelir. Hocasının uyuduğunu görünce gider. Ertesi gün talebe, biraz değişmiş hâlde, gece ameliyat olamadığını söyler. Hocası, (Dün gece yorgundum. Bu gece inşallah. Fakat senin uyanık olman şart değil, sen uyurken de, bu ameliyat mümkündür, merak etme!) buyurur.Talebe, o gün bir arkadaşıyla konuşurken, bu durumu sevinçle anlatır, (Bu gece ameliyat oluyorum) der. Arkadaşı durumu anlayınca, (O ameliyat başkadır, sana özel dua eder. Onun duası ameliyat gibidir, sen onun duasını al yeter!) der.

İşte eskiden büyüklerin talebeleri böyle inanmış, teslimiyet sahibi kimselerdi. Biz de, her fırsatta, o büyük zatları hatırlayarak, onların dualarına ve feyizlerine kavuşmak için çalışmalıyız.


Kalb için en faydalı ilaç 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Helâl kazanıp helâl yemeye çalışmalı. Helâl lokmayla beslenen vücudun en büyük istifadesi, kalbin nurlanmasıdır. Çünkü kalb çok hassastır. Kalb bir kuvvettir, madde değildir. Madde olsa tek başına bulunabilirdi. Kalb yürekte bulunur. Tıpkı ampulün içinden geçerek, o ince tellerin ışık vermesi gibidir. Orada elektriğin gelip gitmesi diye bir şey yok, sadece o tellerin ısınmasından ışık teşekkül eder. Nefs de, akıl da öyledir.

İnsan, başlangıçta aldığı zevkin nefsten mi, kalbden mi geldiğini ayıramaz. Hâlbuki bu iki zevk çok farklıdır. Biri Cennete, diğeri Cehenneme götürür. Bunları ayırmak zordur. Fakat insan ibadet yapıp, Allahü teâlânın ismini çok zikredince, kalb yavaş yavaş nefsin etkisinden ayrılıp, kendi zevkini bulmaya başlar. Nefs ise, kendi zevkine devam eder. Kalb kendi zevkinden habersizken, yapılan ibadetler sebebiyle, büyüklerin sohbetlerini dinlemenin ve kitaplarını okumanın gerçek zevk olduğunu yavaş yavaş anlar. İşte bu zevkler, diğer zevklerden ayrıldığı zaman, hakla bâtıl ayrılmış olur.

Şu hâlde, kalbin bu zevkleri ayırabilmesi için, kuvvetli olması lazımdır. Onun gücü ve kuvveti ibadetleri yapmakta ve haramlardan sakınmaktadır. En kıymetli, en güçlü ilaç da, sohbettedir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Hiçbir üstünlük, hiçbir şifa, sohbetinki kadar tesirli olamaz) buyuruyor. Çünkü sohbet, insanın bütün organlarına hitap eder. Büyük zatlardan bahsedildiği için, onların ruhaniyetleri sohbetin olduğu yere gelirler. Biz bilsek de, bilmesek de, anlasak da, anlamasak da, insan o ruhlardan istifade eder. Karpuz, güneşten aldığı enerjiyle olgunlaştığını bilmediği gibi; büyük zatlardan çok bahsedilince veya bahsedilen yerlere gidince, insanın kalbi yavaş yavaş kendine gelir, kendini tanımaya ve doğruyla eğriyi ayırmaya başlar.

Bir gün yaşlı bir akrabası, mübarek bir zata, (Efendim, siz hocanızdan çok bahsediyorsunuz, hocanızdan ne istifade ettiniz, neler öğrendiniz ki, bu kadar çok sevip anlatıyorsunuz?) diye sorunca, o büyük zat, (Kim sevilir, kim sevilmez, hak nedir, bâtıl nedir, bunu öğrendim. Bu da bana yetti) buyurur.
Bir gün daha izin verildi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Herkes kendi alınyazısını kendisi okuyabilir. Yani, yaptığı işe bakarak anlayabilir. Eğer ona Allahü teâlâ hayırlı bir iş nasip ediyorsa, şükretsin ki alın yazısı iyidir. Eğer ona Cenâb-ı Hak hayırlı bir iş nasip etmiyorsa, istiğfar etsin, demek ki işlediği bir haram var, bir günahı onu engelliyor, bu yüzden nasip olmuyor.

Dinimize doğru olarak yapılan hizmetler çok kıymetlidir. Yani Ehl-i sünnet itikadını insanlara ulaştırmak için yapılan hizmetler, dünyaya Cennetten inmiş bir sofradır. Bu nimete kavuşanlara afiyet olsun! Bu yemeği yiyemeyenlerde bir hastalık vardır. O hastalık tedavi edilmelidir. Onun tedavisi istiğfardır, pişmanlıktır, nefsine karşı gelmektir; çünkü nefs öyle yaratılmıştır ki, kesinlikle hayırlı hiçbir şeyi istemez. Çünkü onun gıdası günahlardır, haramlardır. En büyük mani, en büyük tehlike, kibir ve ucubdur.

Hiçbir göz kendini görmez, hep karşısındakini görür. Hiç kimse kendisini göremiyor. Hâlbuki tasavvufta herkes kendini görmeye çalışmıştır. Nasıl görür kendisini? İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir mürşid-i kâmilin aynasında kendisini görür. Ne halde görür? Elbette pis olduğunu görür, iyi olduğunu göremez. Bakacak ki, bütün iyi hasletler o mübarek zatta, bütün kötülükler ise kendisinde. O zaman kendini tedavi etmeye başlayacaktır. Onun için, bu büyük zatların hayat hikâyelerini okumakta, iyi insanlarla beraber olmakta çok büyük faziletler vardır. İnsan, kendi kusur ve hatalarını o zaman anlayabilir. Yoksa şarapçıya veya hırsıza bakan, elbette daima kendini iyi görür. 

Hiçbir edepsiz Allah’ın sevgilisi olamamıştır. Şah-ı Nakşibend hazretlerine, (Yolunuzun esası nedir, başı, ortası, sonu nedir?) diye sormuşlar, hepsine de,(Edebdir) buyurmuş. 

Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîk, bir dünya kelamı etmemek için ağzına taş koymuş. Bir mübarek zat da, nasıl olsa ahirette her sözümün hesabı sorulacak, öyleyse kendi hesabımı göreceğim demiş ve konuştuğu her şeyi yazmış. Ölümüne yakın, (Ya Rabbi, ağzımdan çıkan her kelimeyi yazdım, hepsini okudum. Baktım ki, bir tek kelime dünyalık değil, sana hamd olsun, hep ahiretlik konuşmuşum, sana bu defterimi teslim ediyorum) diyerek vefat etmiş. 

Bir başka salih zat da, evin bahçesine mezar kazmış. Havasız ve karanlık kabrin içerisine girip, üzerini de örtermiş. Kâfirlerin Cehennemde söyleyecekleri sözü ve alacakları cevabı söyleyip çıkarmış. Her gün bir defa kabre girip, bu sözleri söyleyip, sonra kendine, (Sana Rabbim bir gün daha izin verdi, bir gün daha ömür verdi, ne yapacaksın bakalım) diyerek kabirden çıkarmış. 

Kâfirler Cehennemde, (Ya Rabbi bizi tekrar dünyaya gönder, hiç günah işlemeyeceğiz, hep ibadet edeceğiz) diyecekler. Onlara, (Zaten oradan geldiniz ya...) denilecektir.


Söz taşımak, kovuculuk 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Nemime yani söz taşımak, kovuculuk yapmak, emanete hıyanet etmektir. 

Yalan, gıybet ve hıyanetten uzak durmalı. Şerefli ve asil kimse, sözünde durur. Akıllı olan, yalan söylemez. Mümin olan, gıybet etmez. Şu üç şey Allahü teâlâyı çok üzer:
1- Vakti boşa geçirmek, 
2- İnsanlarla alay etmek, 
3- Gıybet etmek.

Birisi hakkında birisi bir şey anlatıyorsa, onun iyiliklerini ve zararlarını düşünürüz, iyilikleri fazlaysa iyi insan deriz ve kötülüklerini görmeyiz. Allahü teâlâ bile ahirette terazi kuracak, sevablar sağ kefeye, günahlar sol kefeye konacak. Sevabları fazla gelirse, günahları affedecek. Allahü teâlâ kuluna böyle muamele ederse, bizim de öyle yapmamız gerekmez mi? Hemen kötülüğünden bahsetmek değil, iyiliklerini ve kötülüklerini beraber düşünmek lazım. İyilikleri fazla ise, kötülüklerini de affetmek lazım. 

Bize başkası hakkında söz getirene hüsnüzan edip inanıyoruz da, söylenen kişiler hakkında niye hüsnüzan etmiyoruz? Dinen, birisi biri hakkında bir şey söylerse kabul edilmez. Nemimeyi kabul etmek yani dinlemek, söylemekten daha kötüdür. Yani, biri gelir bize biri hakkında bir şey söylerse, bunu dinlemek söylemekten daha büyük günahtır; çünkü dinlemek, söylemesine izin vermektir. Söylenen söz doğru ise gıybet, yalan ise iftira olur. 

Bize söz getirenleri düşman gözüyle görmeli; çünkü hem bizi günaha sokuyor, hem de din kardeşimizin kabahatini ortaya çıkararak onu hürmetten düşürmeye çalışıyor. Eğer yalan da varsa, Allahü teâlâya isyan ve şeytana itaat ediyor demektir. Peygamber efendimiz, (En kötünüz, söz taşıyan, dostların arasını bozan ve ayıp araştırandır) buyuruyor. 

Bize birisi hakkında bir şey söylerlerse, şu altı şeyi yapmak gerekir:

1- Önce inanmamalı; çünkü söz getiren fasıktır. Fasıka inanılmaz. Sözüyle hareket edilmez. 

2- Onu susturmalı; çünkü haram işliyor. Harama mani olmak ise farzdır.

3- Allah için onu sevmemeli; çünkü o âsidir, yani günah işlemiştir, âsiyi sevmemek vacibdir. 

4- Kötülediği kimseyi kötü bilmemeli; çünkü suizan etmek haramdır. 

5- Haber verdiği şeyi araştırmamalı; çünkü söz taşıyanın verdiği haberi araştırmak haramdır. 

6- Onun gibi nemmamlık yapmamalı, yani duyduğumuzu bir başkasına bildirmemeli.
Bir İnsanın Kıymeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda dinimize hizmet eden herkes çok kıymetlidir. Kimse kimseyi hafife alamaz. Birbirimizi sevelim. Kendimizi bir şey zannetmeyelim. Hiçbir Müslümanı hakir görmeyelim. Çok sarhoşlar imanlı gitmiştir. Nice âlim veya şeyh geçinenler de imansız gitmiştir. Fâsık bile olsa, Ehl-i sünnet itikadında olan bir müminin kalbindeki nuru dünyaya çıkarsalar, imanının nuru güneşin ziyasını kapatır. Mümin o kadar kıymetlidir.

Hazret-i Ömer, halifeliği zamanında bir orduyu İran seferine göndermişti. Askerler gittikten sonra bir gün hazret-i Ömer oturduğu yerde, üç kere sesli olarak(Lebbeyk) yani (Buyur, söyle!) dedi. Kimse buna bir anlam veremedi, sormaya da kimse cesaret edemedi. Bu sefere çıkan ordunun komutanı, bir askere, derinliğini ölçmek için nehre girmesini söylemişti. Asker, (Efendim, yüzme bilmiyorum, bir şey olursa boğulurum) deyince, (Emrime karşı mı geliyorsun, atla!) dedi. Asker nehre girdi, hakikaten birden su derinleşti, asker kendini kurtaramadı, boğulurken, (Yâ Ömer) diye üç kere bağırdı.

Ordu seferden döndü. İran fethedilmiş, asırların Pers imparatorluğu yok edilmişti. Ganimet bol, tonlarca altın gelmiş, askerler zengin olmuştu. Herkes neşeli, fakat hazret-i Ömer hiç gülmüyordu, dönüp de bakmadı bile. Komutan, (Şu kadar ganimet aldık, koca İran'ı topraklarımıza kattık) diye sefer hakkında bilgi veriyordu. Hazret-i Ömer hiç oralı değildi. Sonra, (Askerim nerede) diye sordu. Çok asker şehit olmuştu. Komutan, (Efendim, hangi asker?) diye sordu. Hazret-i Ömer, (O nehirde boğulan askeri soruyorum. Ey komutan, keşke İran'ı almasaydın, bu hazineleri getirmeseydin de, o askerin ölümüne sebep olmasaydın. Bir insanı öldürmenin dehşetini biliyor musun? Maide sûresinde, (Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir, bir insanı ölümden kurtarmak da, bütün insanları ölümden kurtarmak gibidir) buyuruluyor) dedi. Sonra kılıcını çekip, başını vurmak üzereyken durdu: (O askerin diyetini almak için seni öldürmem gerekir. Ama benden sonra âdet olur, böyle bir çığır açılabilir ve düzen bozulur diye korkuyorum, onun için seni öldürmüyorum. Ancak hemen git, o yiğidin ailesine diyetini öde!) dedi.
Bir kelime-i tevhid
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(La ilahe illallah Muhammedün Resulullah) demek pek kolay, değeri ise çok yüksektir. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bu öyle bir kelime ki, bunu terazinin bir kefesine koysalar, öteki kefesine de yedi kat yerler, yedi kat gökler dolusu günah koysalar, bu kefe ağır gelir) buyuruyor. 

İmanı olanı ateş yakmaz. Çünkü Kelime-i tevhid onu korur. Asırlarca, imansızlar bu kelimeyi söylememek için öldüler, Cehenneme gittiler. Müslümanlar da bu kelimeyi söyletmek için şehid oldular, Cennete gittiler. Fark sadece budur, yani bir Kelime-i şehadet hakkı bâtıldan ayırıyor. Asırlardır Müslümanlarla kâfirler arasındaki savaşların sebebi sadece budur.

Bu Kelime-i tevhidi ihlasla söylemeyi yani buna iman etmeyi Allahü teâlâ kime nasip etmişse, bu dünyada ondan daha zengin, daha mutlu, daha bahtiyar hiç kimse olamaz. Onun için bunu söylemeyi Cenab-ı Hak kime nasip etmişse, kul bundan daha iyi ne ister ki? Çünkü Allahü teâlâ en kıymetlisini verdi. Bundan daha kıymetlisi yoktur.

Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu Kelime-i tevhide inanmayı ve onu söylemeyi bize nasip etmiş. Mesela Peygamber efendimizi gördükleri hâlde, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Kelime-i tevhidi söylemedi. Ama Hazret-i Ebu Bekir ve diğer Eshab-ı kiram söyledi. Bu iş şaka değildir. Cennet ve Cehennem söz konusudur. Söyleyen Cennete, söylemeyen Cehenneme gider. Onun için her fırsatta Kelime-i tevhid söylemelidir.

Eğer iman bozuksa, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uygun değilse ibadetlerin faydası olmaz, imanla ölmek çok zor olur. İman düzgün olup beş vakit namaz da varsa, büyük müjdelere kavuşulur. Beş vakit namaz yoksa yüz bin hac da yapılsa, yüz bin hatim de indirilse, yüz bin altın sadaka da dağıtılsa, hiç faydası olmaz. Çünkü namaz dinin direğidir, direk yoksa bina yıkılır. Namaz dinin başıdır, baş yoksa vücut yaşamaz.

Dünya âhiretin tam zıddı ve tersidir. Doğu ile batı, gece ile gündüz gibidir. Dolayısıyla insanın, doğu ile batı gibi olan dünya ile âhiret arasında, (Doğuya mı yoksa batıya mı gideceğim) diye bir karar vermesi lazım. Ama bilsin ki, nereye yaklaşırsa öbür taraftan uzaklaşır. Çünkü ikisine birden gidilmez. Onun için insanlar, âhirete yaklaştıkça dünyadan uzaklaşırlar. Dünyaya yaklaştıkça, dünya muhabbeti, dünya meşguliyeti arttıkça âhiretten uzaklaşırlar. Âhiretten uzaklaşanların kıyamette işleri çok zordur.
Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Müslüman demek, hasreti çekilen insan demektir. Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa, son nefeste imanı tehlikededir. 

* Bir Müslüman, bir Müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen Müslümanın son nefesinden korkulur.

* Güzel ahlak, kimseye yük olmamak, fakat herkesin yükünü çekmektir.

* İnsan nerde bulunursa bulunsun, nefesler azar azar geçiyor. Bu hayatı durduramazsınız. Bu akan hayatın, ahirete faydası olması lazım. Eğer bir insanın niyeti, -hangi işte olursa olsun, ister dünya, ister ahiret- Allah rızası ise, bunun dünyası da ahiret, ahireti de ahiret. Eğer niyeti Allahü teâlânın rızası değilse, öldükten sonrası değilse, dünyası da dünya, ahireti de dünya. Yani ne kadar ibadet yaparsa yapsın, eğer onun niyeti Allahü teâlânın rızası değilse, hepsi ölünce burada kalır, öbür tarafa hiçbir şey gitmeyecektir.

* Yolunu şaşırmış bir Müslümanı doğru yola çevirmek, on kâfirin imana gelmesinden daha sevaptır. 

* Bir hırsız, oğluna yaptığı hırsızlıkları anlatıyormuş, demiş ki, bak bu atın üstünde duran adamın atını 40 kere çaldım, ama ben yine aşağıdayım, o yine atın üzerinde. 

* Müslümanın her konuştuğu doğru olmalı ama her doğru olanı konuşmamalı. Çünkü doğrular emanettir, emanet ehline verilir. 

* Hep müspet konuşun, hiç menfi konuşmayın, düşeceksin demeyin, inşallah iyi olursun deyin, hasta olursun demeyin.

* Bir büyüğe sormuşlar, bazı Müslümanlar o kadar kötü yaşayıp, o kadar güzel ölüyor ki, neden? Buyurmuşlar, başkaları onları o kadar gıybet edip, günahları yükleniyor ki, günahsız hâle geliyorlar...

* Kendini beğenmeyip haramlardan sakınanın kabına, rahmet dolmaya başlar, ihlası artar, istifade etmeye başlar. İşte bu istifadenin hasıl olup olmadığı, kimseye yük olmayıp, herkesin yükünü çekmeye başlaması ile anlaşılır.

* Herkeste şef olmak arzusu vardır. Bu insanın tabiatında vardır. Bu hâl yalnız yüzü ahirete dönük olanlarda olmaz.

* Şükür, Allahü teâlânın lütuf ve ihsanını, rahmetini görmektir. Bütün nimetlerin, Ondan geldiğini anlamaktır.

* Sadece kendi tedbirine güvenenin, her şeyi bu tedbirden bekleyenin yeri Cehennemdir. Tedbirini aldıktan sonra Allahü teâlânın takdirine bağlananın ise yeri Cennettir.

* Bir Müslümanı methedemiyorsan, bari kötüleme! Faydalı olamıyorsan bari zararlı olma! Sevindiremiyorsan hiç olmazsa üzme!

* Kendi nefsini terbiye edemeyen, başkasınınkini hiç terbiye edemez.

* Nimetlere şükretmeyen, elden çıkmalarına çalışmış olur. Nimetlere şükreden, onları en kuvvetli bağlarla bağlamış olur.

* Üstünlük taslamak için yükselmek isteyenleri Allahü teâlâ alçaltır. Tevazu gösterenleri ise yükseltir.

* Çok uyumak, çok yemek, çok konuşmak gönlü katılaştırır.

* Günahların bağışlanması ve başa gelen belalardan korunmak için en güzel sığınak, istiğfar ve tevbe etmektir.

* Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakaret görür. Lakin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.

* Şehvetler, bitmeyen arzu ve ihtiraslar, üstü örtülü azaplardır.

* İnsanın şerefi, iman ve marifet iledir. Mal ve mevki ile değildir.

* Övülmekten hoşlanmak kadar ahmaklık düşünülemez.

* Müslüman din kardeşinin bir ihtiyacını görmen, bir sene nafile ibadet etmenden daha önemlidir.

* Kendisinden daha aşağı derecede olan birinin nasihatini kabullenmek, yüksek derecelerden birine sahip olmaya işarettir.

* İhtiyarlık, gençliğin sonu ve neticesidir. Netice ise, başa bağlıdır. Gençliğini iyi geçirenin, ihtiyarlığının da iyi geçeceği umulur.

* İnsanların Allahü teâlâya en yakın olanı, güzel huylara en çok sahip olanıdır.

* Kişinin güzelliği sözlerinin güzelliğinden, kişinin kemali de işlerinin doğruluğundandır.

* İnsanları, hor, hakir ve aşağı görmen, senin için tedavisi mümkün olmayan büyük bir hastalıktır.

* Başkalarına iyilik yaptığın zaman, kendine iyilik yaptığını bil.

* Müslüman yol levhası gibidir. Sizi arzu ettiğiniz yere götürür. Yol levhası olmak çok kıymetlidir. Çünkü Cehenneme götüren yol levhaları da çok var. Levhanın maddi değeri yoktur. Ama gösterdiği istikamet çok mühimdir.

* Allahü teâlâ bir kuluna hayır murat ederse, onun kalbine sevdiği kullarının sevgisini verir. Bir insanın ehli saadet mi ehli felaket mi olduğu buradan da anlaşılır. En sevdiği kul, Peygamber efendimizdir. Ehli sünnet âlimlerimiz, mezhep imamlarımız da Peygamber efendimizin vârisleridir. 

* Rasgele su içmediğimiz gibi, rasgele kitap da okunmaz. Ehli sünnet itikadı temiz su gibidir. Ehli sünnet âlimleri bu suyu, içine pislik bulaştırmadan muhafaza ederek bize kadar ulaştırmışlardır.

* Her şeyin yenisi makbuldür yalnız ahbabın eskisi makbuldür.

* Peygamber efendimizin yolunu bütün dünyaya Eshab-ı kiram yaydı. Onlar Peygamber efendimizin cemaatidir. Ehli sünnet vel-cemaat demek, Peygamber efendimizin ve Eshab-ı kiramın yolu demektir. Eshab-ı kiramın bildirdiği yol, Peygamber efendimizin yoludur.

* Mezhep imamlarımıza, ehli sünnet âlimlerine yani Peygamber efendimizin vârislerine karşı gelen iflah olmaz.... Ateşle oynamaktadır.

* İnsanlar üç gruptur. Bir kısmı ekmek, su, hava gibidir; her zaman ihtiyaç duyulur. Bir kısmı ilaç gibidir; bazen lazım olur. Bir kısmı hastalık gibidir; kaçılır.

* Kendini Frenk kâfirinden üstün gören Allahü teâlâyı tanıyamaz. Nerde kaldı ki, bir mümin kendini başka müminden üstün görsün.

* Ahir zamanda feci cereyanın içinden aksi istikamete gidebilmek ferdin yapacağı iş değildir. Bir himmet, bir dua olmasa çok zordur.

* İbadet yap, hizmet et, namaz kıl, arkasından tevbe yap. Çünkü her amelimiz kusur doludur, arza layık değildir.

* Şu iki kişinin çıkardığı fitneyi, şeytan bile çıkaramaz: Dünyaya düşkün âlim ve ilimsiz sofu.

* Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleyeceğine dikkat et!

* Kişinin kelâmı, aklının beyânı, faziletinin tercümanıdır.

* Âlimlerin ziyneti; bilmiyorum demektir. Cahiller, atar atar söyler. Âlim, her kelimeden korkar, vesika bulmadan söyleyemez. Her suale cevap vermek, bir âlim için ahmaklık işaretidir.

* İnsanların çektikleri sıkıntıların sebebi kötü din adamlarıdır. Kötü din adamları, mahsulün önündeki suyu kesmiş kayalara benzer. Suyu bırakmazlar ki mahsul sulansın, hayat bulsun. Taş oldukları için, kendileri de istifade edemez.

* En iyi âlim, en iyi insan nakledendir, vasıta olandır. Kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değil. Sakın ola ki, kendinizden bir şey söylemeyin. Dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar aynıdır, değişmez. Naklederseniz aziz olursunuz, nakle dayanmadan anlatırsanız rezil olursunuz. Ehli sünnet itikadını, ehli sünnet âlimlerinin kıymetli eserlerini yayın. Doğru iman ibadet bilgilerini duymak insanların en tabii hakkıdır. Bu kıymetli ve şerefli bir hizmettir. 

* Âlim kimdir? Işığı karanlığı gören kimsedir. A’maya (kör olana) hep karanlıktır. Âlim, hakkı bâtıldan ayırt eden insandır, İslam âlimlerinden nakil yapan kişidir.

* Âlimleri hafife alanların ahireti, ümerâyı hafife alanların dünyası, dostlarını hafife alanların mürüvveti yıkılır.

* Ahirette en bedbaht insan, hak diye gidecek öbür tarafa, bir de bakacak ki bâtılla uğraşmış, yani Cenab-ı Hakkın razı olmadığı bir yolda bulunmuş, razı olmadığı, sevmediği, beğenmediği bir şekilde amel etmiş, eyvaah ne olacak benim hâlim şimdi diyecek. Hak, ehli sünnet itikadı ve gereklerini yapmaktır. Bâtıl, buna uymayanlardır. 

* Her ne olursa olsun, insanın iki şeyden birine tâbi olmak durumu vardır. Ya kendine tâbi olur ya bir âlime tâbi olur. Kendine tâbi olan kendi gibi olur. Ama bir âlime tâbi olan, bir âlimin sözüne mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin sözüne göre hareket eden insan, olgunlaşır, yavaş yavaş zamanla fazilet sahibi bir insan olur. Çünkü tâbi olunca, adeta onun kalbi ile sizin kalbiniz arasında bir hat kurulur ve onun kalbinden fışkıran iman dolu ihlas, muhabbet, Allahü teâlâya karşı olan muhabbeti, Peygamber efendimize olan tâbiiyeti size inikas eder, size de akseder. Aynı, karpuzun güneşin karşısında olgunlaşması gibi olur da, karpuzun haberi bile olmaz. 

* Hiç kimse yağmura tepsi tutarak su biriktirmez. Cenab-ı Hak bu yağmuru toprağa indirir. Toprakta bu yağmur süzülüyor, kanallar meydana geliyor. Bu kanallar tekrar dünyaya çıkıyor. Tertemiz su belirli bir yerde toplandıktan sonra dağılıyor ve herkes bir musluğa gelip su içiyor. Yani esasında her yere yağan rahmet, su, bir musluktan içilmek ihtiyacına haiz. Musluğa gitmeyen suya kavuşamaz. Onun için kavuştuğumuz muslukların yani mezhep imamlarımızın, ehli sünnet âlimlerinin kıymetini iyi bilelim. Su orda var çünkü. Evet su her yerde var ama dereden de akıyor, yoldan da akıyor, havadan da akıyor. Temiz su, kontrolden geçmiş sudur. İdarenin tasdik ettiği, izin verdiği suyu ancak içebiliyorsun, diğerlerini mühürlüyorlar çünkü. Mühürlenmiş suyu içemezsiniz. Arzu ettiğiniz suyu içemezsiniz. Size verilen suyu içeceksiniz. Onun için bu suyun kıymetini, bu muslukların kıymetini iyi bilmeli. 

* Müslümanlık nimetlerinin ortadan kalkmasına sebep bunların kıymetinin bilinmemesidir. Elimizden alan Allahü teâlâdır. Allahü teâlânın âdet-i ilahiyesi şöyledir ki, iyi işleri sevdiği kullarına, kötü işleri düşmanlarına yaptırır. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen, "Nimetlerimin kıymetini bilir şükür ederseniz onları arttırırım. Kıymetini bilmez, nankörlük ederseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim" buyuruyor. Her nimet için de böyledir. Şükür etmek, o nimeti izin verildiği ve emredildiği yerde kullanmak demektir. Dil ile elhamdülillah veya çok şükür demek şükür etmek olmaz. Buna "hamd" denir. Hamd dil ile, şükür beden ile yapılır. Göz nimetine şükür etmek için Allahü teâlânın bak dediği yere bakılır, bakma dediği yere bakılmaz. İman nimetine şükür etmek için de, onu Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak gerekir. Ama doğru imanı, yani ehli sünnet itikadını. 

* Dünyadan sakının demek, haramlardan, yasaklardan sakının demektir. 

* Müslümanlar Allahü teâlâya tevekkül eder. Tevekkül çalışmadan yatıp beklemek değildir. Tevekkül, çalışıp sebebine yapışıp, o sebebin tesirini Allahü teâlâdan beklemektir. Çalışmadan bana ver Yarabbi denmez. Namaz kılmadan, Yarabbi günahlarımı af et demeye benzer. Namaz kılmayanın duası kabul olmaz. 

* İyi sebebe yapışan iyi netice alır. Çalışırken netice alamazsanız, kabahati kendinizde arayın. 

* Haset eden mesut olamaz. 

* İbadet için abdest şarttır, ticarette de doğruluk şarttır. 

* Dinimizde bir şey istemek zillet, bir şey vermek izzettir.

* Helal parayla beslenen kimseye ibadetler kolay gelir.

* Kovandan çıkmayan arı bal yapmaz.

* Para iş görmek için yaratılmıştır, sevmek ve biriktirmek için değil.

* Paranın sevgisi yılan sevgisi gibidir.

* Dünya malını kalbinden atan, Allah’ın sevgili kulu olur.

* Dini kurtarmak için, dünyayı verin.

* Çalışıp kazanma zahmeti çekmemiş kimsede hayır yoktur.

* Allah’ın verdiği rızka razı olan kimseyi, başkalarının elinde bulunan nimetler mahzun etmez.

* Çalışmayıp herkese muhtaç kalanların, dini ve aklı noksan olur.

* Mal kazanmakla, şeref kazanılmaz.

* Ticarette üç şart vardır: Kalite, fiyat, tatlı dil güler yüz. 

* İhlas, ben Rabbimden isterim, ben Rabbime güvenirim, her şeyi Rabbim için yaparım demektir. 

* Dünyada iki gram altın için iki ton toprak elenir. Ahirette de böyledir. Niyet altın gibidir. Çok amel değil, ihlaslı amel lazımdır. O kadar amelde hep niyet aranır, niyete bakılır, Allah için olanlar seçilir diğerleri atılır. 

* Sakın sakın ben hakkımı ahirette senden alırım demeyin. Dünyada iken tatlılıkla helalleşmeye çalışın. Nice alacaklı orada borçlu çıkacaktır.

* Mıknatıs içinde cevher olanı çeker. Ehli sünnet âlimlerinin kitapları mıknatıs gibidir. Kalbinde cevher olanları kendisine çeker. 

* İman nimetinin elde kalmasının en önemli şartı, hubbu fillah buğdu fillahtır. 

* İmanın kıymetini bilin. Allahü teâlânın vaadi vardır, Nimetlerin kıymetini bilmezseniz alırım buyuruyor. Bu vaadi ilahidir. Alırım şiddetli azap ederimbuyuruyor. Bu da vaadi ilahidir. Allahü teâlâ vaadinden dönmez, vaad ettiğini elbette yapar, çok korkmak lazım. 

* Öfke nefsani, gayret rahmanidir, çok çok iyidir. Gayret, bir Müslümanın zararını önlemek için ona kızmaktır.

* Aldanan kârdadır, aldatan düşünsün. 

* İbadetlerin en kıymetlisi namazdır. Çünkü her gün Allahü teâlâyı hatırlatıyor. Allahü teâlâyı hatırlamak zikretmektir. 5 vakit namaz, 5 defa hatırlatmıyor ki. Ne kadar var namaza, bir saat var, yarım saat var, on dakika var, hep bunları böyle hatırladıkça, Allahü teâlâ günde 5 defa, fakat her birinde kaç defa hatırlanıyor. Ha abdest alacağım, ha kılacağım, vakit geliyor, vakit geçiyor derken, hep Allahü teâlâ hatırlanıyor. Allahü teâlâyı zikretmeye sebep oluyor namaz. 

Kalblerin ilacı zikirdir. Allah sevgisi, Allah’ın zikri olan kalblerde bulunur. Allah’ı zikreden kalblere yerleşir Allah sevgisi. Buna da sebep namaz. Allah’ı zikreden kalblerden dünya sevgisi çıkar. Dünya muhabbeti kalbden çıkınca, Allah muhabbeti kendiliğinden gelir. Nasıl bir şişenin içinden su çıkınca boş kalmaz hava dolarsa, yani hava kendi gelirse, dünya sevgisi de kalbden çıktı mı, Allah sevgisi kendi gelir. 

* Nefs Allah’ın düşmanıdır. Herkesin en büyük düşmanı nefstir. Nefs-i emmare. Bu nefs-i emmare ölmez. Hiç kimsenin nefsi yok olmaz. Çünkü o nefs işe yarıyor. Onunla cihat yapınca insanlar, meleklerden daha yüksek oluyor. Melekten daha yüksek olmak nefsle cihat sayesinde olur. Onun için nefs ölmez. Ama nefs zayıflar, kuvveti kalmaz. İnsanı aldatamaz zayıflayınca. Nefsi zayıflatmak ibadet etmekle olur. Evet, nefsin en büyük düşmanı ibadet. Allahü teâlâ Müslümanları çok sevdiği için namaz kılmayı emretti. Namaz kılmak öyle bir lutf-ü ilâhidir ki, her namazda nefs kahrolur, insanın kalbini aldatamaz olur. Nefsin şerrinden kurtulur insan. 

* İbadetler şartlarına uygun yapılırsa sahih olur, Allah rızası için yapılırsa makbul olur. Makbul olması için sahih olması yani şartlarına uygun olması lazımdır. Niyet bozuksa, sahih olabilir ama makbul olmaz.

* Önce Allahü teâlânın sevdiklerini öğrenmek lazım. Onlar, farzlar, vacipler, sünnetlerdir, bunları öğrenip yapmak lazım. Sonra Allahü teâlânın sevmediklerini öğrenip yapmamak lazımdır. Onlar da haramlar ve mekruhlardır. Müslüman her şeyden önce Rabbinin sevdiklerine sevmediklerine dikkat etmeli.

* Bir mümin Kâbe’yi ilk gördüğü anda ettiği dua kabul olur. Mümin de bir mümini görünce ettiği dua kabul olur. Yani selamlaşınca; selam verene ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü demek lazımdır. Aynı dua sana da olsun demektir.

* Rızk çalışmakla artmaz. Çalışmakla mal çoğalabilir. Herkes rızkını yiyip bitirmeden ölmez. 

* Hakiki imana kavuşmak için, farzları edeple yapmak, helal yemek, haramdan sakınmak ve bunlara ölünceye kadar devam etmek gerekir.

* Pek çok kötülüğün anahtarı, sinirlenmektir.

* Yumuşaklık, vakar ve sükunettir. Sinirlenmek ise, kabalığa yol açar.

* Başkasına yük olan kimse, insanların gözünde alçalır ve değeri kalmaz.

* Yapılmayan ve yerine getirilmeyen sözde hayır yoktur.

* Hikmet on kısımdır. Bunun dokuzu susmaktır.

* Namaz kılmak, Kur’an okumak, din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı iş zikirdir.

* Müminde, ihlas ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.

* Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz.

* Dört şey ibadettendir: Abdestsiz durmamak, çok secde etmek, gönlü mescitlere bağlı olmak ve Kur’an-ı kerimi çok okumak.

* Kendine farz olan ilmi öğrenmek, bütün kazançlardan daha iyidir. Herkes için ilim öğrenmekten daha iyi hiçbir şey yoktur.

* Dini bütün ve vakar sahibi olunuz. Çünkü böyle olan, kötü, çirkin, ahlaka sığmayan şeylerden uzak durur.

* Ağzına helva verenle, ensene tokat atan, arasında fark gözettiğin müddetçe, imanın kemale gelmiş değildir.

* En güzel nasihatçi, seni Mevlaya sevk edendir.

* Şükür; bütün nimetlerin, Allahü teâlâdan geldiğini anlamaktır.

* İbrahim aleyhisselamın şanı, Hak teâlânın düşmanlarından kaçındığı için, yüksek olmuştur.

* Allah sevgisi öyle bir şeydir ki, her iyilik, hayır ve üstünlüğün esası odur.

* Güler yüzlü olmayanın, insanların itimadını, sevgisini kazanması zordur. Cömert olmayan, vermekten hoşlanmayan, insanların sevgisini kazanamaz. Sırf Allah rızasını gözetmeyenin, yaptığı hizmetlerde insanlardan takdir veya maddi bir karşılık bekleyenin ihlası zedelenir. Allahü teâlâ da ihlassız kimseyi muvaffak kılmaz.

* Nefse tâbi olmak, kötü arkadaşlarla düşüp kalkmak sıkıntı verir. Seadet-i ebediyyeye kavuşmak için çok engeller var. En büyük engel, akla, nefse tâbi olmaktır. 

* İnsan, ölüme hazırlanırsa, huyu güzel olur. Ölümü hatırlatmak, mümin için müjdeli haber gibidir. 

* Ölümü unutup, çok yaşama arzusuna kapılan, üç şeye hasret gider. Topladığına doymaz, umduğuna kavuşamaz. Ahiret yolculuğu için yeterli hazırlık yapamaz.

* Hiçbir zaman, hiçbir şekilde, halinizden şikayetçi olmayın. Her zaman şükredici olun. Beterin beteri vardır.

* Mertlik demek, herkes ile iyi geçinmektir.

* Herkese iyilik yapamayız; fakat, hiç kimseye kötülük yapmaya hakkımız yoktur.

* Mümin kardeşinizin duasını almaya çalışın. Kurtuluşun onun duasında olabileceğini unutmayın.

* Başarının sırrı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir. Güzel siyaset, herkesin memnun olması demektir. Sevgi yakınlık ister, kaçan mahrum kalır, gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Kendisini seveni, başkası sevmez. 

* Herkese sıkıntı veren kibirlilerdir. Herkesi şikayet etmesi kibrindendir. Mütevazı demek, ölmüş demektir. Ölü, kimseyi şikayet etmez, ölüyü şikayet eden olmaz. 

* Kızdığınız zaman bir kefen yapın.

* (Nefsini bilen Rabbini bilir) hadis-i şerifinin sırrına eren, nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir.

* Her sıkıntıya sebep, günah işlemektir. 

* En büyük günah, günahı bilmemektir. Ondan büyük günah, günahı ibadet olarak yapmaktır.

* Başarılı olmak ve ahirette de bu başarısının faydasını görmek isteyen namazlarını aksatmayıp, iki şey yapsın; Sabretsin, ihlaslı olsun.

* Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden kaçar.

* İnsanı terbiye etmek, ona ihsanda bulunmaktan daha hayırlıdır.

* İnsanın gözünü topraktan başka bir şey doldurmaz.

* Nefsini günahtan ve kötü ahlaktan korumayan kimseye, ilim fayda vermez.

* Başkalarını her zaman af edin ama, kendinizi asla af etmeyin!

* Dünya malına ve mevkiine kavuşmak için uğraşıp da, ansızın bırakıp gidenlerden ibret almalıdır.

* Acele eden ya hata yapar, yahut hataya yakın olur.

* Ömür ne kadar uzun olursa olsun, ölüm yüz gösterince, o uzunluğun ne faydası olur?

* En zor üç şey: Sır saklamak, acıları unutmak ve zamanı değerlendirmek.

* Bir menfaat için yapılan iyilik, iyilik sayılmaz.

* Alay, şaka ve mizah, insanın şerefini azaltır.

* Birinin bir lira hakkını ödemek, binlerle sadaka vermekten daha hayırlıdır.

* Düşünmeden konuşan, pişman olur. Konuşmadan önce düşünen, selamet bulur.

* Fıkıh öğrenmeden tasavvufla uğraşan kimsenin, dinden çıkması çok kolay olur.

* Günah olan bir işte, kimseye yardım etmeyiniz!

* Saçının ağarmasından ibret almayana, nasihat kâr etmez.

* Nefsin aldanmasına, dünyanın yalancı ve geçici tadına kapılan, hayrın tadını alamaz.

* İnsan, söylemediği sözün hakimi, söylediği sözün mahkumudur.

* Göz, Allahü teâlânın kudret ve sanatını görmek içindir. Eşin-dostun ayıplarını ve haramları görmek için değildir.

* Sana lazım olmayan bilgileri, elde etmeye uğraşma! Zaruri bilgiyi öğren ve onunla amel et!
Bir kula verilecek en büyük nimet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Asıl maksadımız, Allahü teâlânın marifetini elde etmek yani Onu hakkıyla tanımak olmalıdır. Marifetullah iki çeşittir:

Birincisi, ilim yoluyla hâsıl olur. Bunu, âlimler tarif ederler, fakat bu unutulabilir. Çünkü nefs daima isyandadır, gaflettedir, vesvese verir. Bu yüzden de sadece ilim yoluyla marifet sahibi olanlar için imansız ölmek tehlikesi her zaman vardır.

İkinci çeşit marifet ise, hâl yoluyla kalbde hâsıl olur ve evliyadan gelir. Hâl yoluyla marifet sahibi olanlar için imansız ölmek tehlikesi yoktur. Nitekim bir insana baklavanın ne olduğu iyice anlatılsa, onu öğrenir, fakat gün gelir unutabilir. Ama baklavayı yerse, onun tadını artık unutmaz. Nefsine ve şeytana aldanmaz, (Ben bunun tadını biliyorum) der ve imanla ölür.

İşte Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda olanlar çok şanslıdır. Çünkü zülcenahayn olan, yani hem ilim, hem de marifet yoluyla Cenab-ı Hakk'ı bizlere tanıtan İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bir büyüğü tanımış oluyorlar. Bu, Allahü teâlânın, dünyada bir kuluna vereceği en büyük nimettir. Ama bu nimetin elden gitmemesi için, o büyükleri üzmemelidir. Mevlana Hâlid-i Bağdadi hazretleri, (Büyüklerin nazarından düşmek, yedi kat gökten, yere düşmekten beterdir) buyuruyor.

Öyle kimse vardır ki, ilim yoluyla da, hâl yoluyla da marifet alamaz. Safrası bozuk kimse gibidir, baklavanın tadını alamaz, hattâ baklava ona acı gelir.

(El mer’ü mea men ehabbe) hadis-i şerifi, herkesin âhirette, dünyadayken sevdikleriyle beraber olacağını bildiriyor. Onun için, bir insan, hiç değilse bu büyüklerden birini severek kurtulmalıdır. Çünkü Allah’ın dergâhında, ehil ve nâ-ehil beraberdir. O kulların içerisinden biri, Cenâb-ı Hak tarafından sevilip kabul edilse, onunla beraber olanların hepsi Cennete alınır.

Kalb sevgi yeridir, kalbden kalbe sevgi akar, buna (Hubb-i fillah) denir. Bu sevgiye kavuşmanın şartı görmek değil, sevmektir. Mesela Veysel Karanî hazretleri, Resulullah efendimizi görmedi, ama çok sevdi, sevince de feyz aldı, nurlara ve marifetlere kavuştu. Tâbiînin en büyüğü oldu. Ebu Cehil ise, gördüğü hâlde, sevmediği için bu nimetten mahrum kaldı.

İman nimetine nasıl şükredilir? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah için olan işte sevgi olur. Dünya için olan işte sevgi olmaz. Gerçek sevgi Allah’tan gelir. Buna Allah rızası için iş yapanlar veya arkadaş edinenler yahut evlenenler kavuşur. Nefsini tatmin etmek için yapılan evlilikte gerçek sevgi olmaz. O evlilik kısa zamanda mahkemede bitebilir. Çünkü temeli bozuktur. Ticarette de böyledir. Birçok şirket, kurulduktan bir müddet sonra dağılıyor. Çünkü orada, maksat, Allah rızası olmadığı gibi, sevgi ve beraberlik de, Allah rızası için değildir.

Dünyaya düşkün olan, üç şey için yaşar: Mevki, para ve şöhret. Hâlbuki bunların Allah indinde hiçbir kıymeti yoktur.

Bir Müslüman, din kitabı okuduğu zaman, ilim sahibi olur, ama ihlâs sahibi olamaz. İhlâs, bir mürşid-i kâmilden alınır, kaynağı odur. Su isteyen, çeşmeye gittiği gibi, ihlâs isteyen de mürşid-i kâmil olan büyükleri sevmelidir. Bu büyüklere kavuşandan daha bahtiyar kimse yoktur. Onların kitabını severek okuyan da, o büyüklerden çok istifade eder, ihlâsa da kavuşur.

Âhir zamanda, Şeytanın ve iman düşmanlarının çeşitli hileleri karşısında Ehl-i sünnet itikadında olmak ve bu doğru imanı muhafaza etmek, ancak İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi mübarek bir zatın sevgisi ve tasarrufuyla olur. Onun için bu büyüklerin sevgisine kavuştuktan sonra hem çok şükretmek, hem de çok korkmak lazımdır. Çünkü bir şey ne kadar kıymetliyse, onun düşmanı da, elden kaçmak tehlikesi de o kadar çoktur. Bu bakımdan çok sevinmeli, ama çok da korkmalıdır.

En büyük nimet doğru imandır. Bu nimete şükretmek lazım ki Cenab-ı Hak elimizden almasın. Allahü teâlâ, Mücadele sûresinde, bu iman nimetine birbirimizi, din kardeşlerimizi severek şükredeceğimizi bildiriyor. 

Hubb-i fillah ve buğd-i fillah, yani Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek, bu dinin temelidir. Eğer büyükleri sevenler birbirini sevmezse, o büyüklerden feyz gelmez. Büyükleri sevdiğini söyleyen kimse, onların sevdiklerini sevmeyip, sevmediklerini seviyorsa, sözünde yalancıdır. Bir Müslümanda hubb-i fillah ve buğd-i fillah olmasının bir alameti vardır: Eğer o Müslümanı, Müslümanlar seviyorsa, onda hubb-i fillah vardır. Eğer münafıklar sevmiyorsa, onda buğd-u fillah vardır.
Bir salevat-ı şerife
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir Müslümanın âhirette hesabı görülür. Günahı dağlar kadar, sevabı bir avuç... Melekler onu Cehenneme götürürlerken, Peygamber efendimiz onlara yetişir ve meleklere, (Acele etmeyin! O benim ümmetimdendir. Onu bırakın!) der. Melekler, (Yâ Nebiyallah, bu vazifeyi bize Cenab-ı Hak verdi. Biz ne yapabiliriz? Sen Rabbimize dua edersen, O, bize ne yapacağımızı bildirir) derler. Peygamber efendimiz, ellerini açıp dua eder. Allahü teâlâ meleklere, (Habibim ne derse öyle yapın!) buyurur. Peygamber efendimiz meleklere, (Teraziye gidelim, bir daha tartalım) deyince tekrar terazinin başına gelirler. Melekler, (Yâ Resulallah, bak, günahlar dağ gibi) derler. Peygamber efendimiz, mübarek kolunun altından katlanmış bir kâğıt çıkarır. Bunu terazinin sağ kefesine koyup, (Bir daha bakın!)buyurur. Birden durum değişir, sevablar dağ gibi büyür, günahlar az kalır.

O Müslüman, kurtulduğunu görünce, Hazret-i Peygamberin ayaklarına kapanıp, (Beni kurtardın, yâ Resulallah! Neydi o kâğıtta yazılı olan?) der. Peygamber efendimiz, (Beraber açalım) buyurur. Kâğıdı açarlar, içinde, (Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed) yazılı olduğunu görürler. Meğer bu kişinin hayatında bir defa okuduğu salevat-ı şerifeyi Peygamber efendimiz, (Belki sonra lazım olur) diye alıp saklamış. Cenab-ı Hak da, onu teraziye koyacağını bildirmiş.

Resulullah efendimizi anmanın, ona salevat-ı şerife getirmenin ne kadar önemli olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Her gün az veya çok salevat söylemeye çalışmalı. Yolda giderken, iş yaparken her fırsatta çok söylemeli. Çünkü insan âhirette sevdiğiyle beraber olacak. Peygamber efendimiz, (El mer’u mea men ehabbe) buyuruyor. Yani kişi sevdiği ile beraberdir.

Peygamber efendimize çok salevat-ı şerife getiren, onunla beraber olacak. Çünkü din büyüklerimiz, (İnsanoğlu, sevdiğini çok anar, insanın yapısında sevdiğini çok hatırlamak, çok anmak vardır) buyuruyorlar. Aynı şekilde büyük zatlara çok Fâtiha gönderenler de, onlarla beraber olacaklardır. Dünyada kimi seversek, âhirette onunla beraber olacağız. Salihleri seven onlarla birlikte Cennette olur. Kâfirleri seven de onlarla birlikte Cehennemde olur.
Bir şeye düşkün olmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, peygamberleri vasıtasıyla kendi rızasına götüren bir yol vermiştir. Bu yolun ismi dindir. Her peygambere gönderilen dinin ismi farklıdır. Son din olan, bizim dinimizin ismi İslamiyet’tir. Allahü teâlâ, İslamiyet’ten ve Müslümanlardan razıdır. İslamiyet’in dışındakilerden razı değildir. İnsanlar kimi razı ederse, âhirette o razı ettikleriyle beraber olur. Bu bakımdan, eğer dünyadayken, kullarının rızasını, onların sevmesini veya kötülemesini değil de, Allahü teâlânın ve Onun sevdiklerinin rızasını tercih edersek, âhirette de Allahü teâlânın razı olduğu yerde, Onun sevdiği kimselerle beraber oluruz. Allahü teâlâ, bize kendi razı olduğu, sevdiği yolu göstermiştir. Bize düşen o yolda yürümektir.

Her insanın tabiatında, içinde bir şeylere düşkünlük vardır. Kimi yemeğe düşkündür, kimi hizmete, kimi başka bir şeye düşkündür. İşte insan, dünyada neye düşkünse âhirette de, onlara düşkün olanlarla beraber olur. Eğer bir mümin, Allahü teâlâya, Onun dinine, Onun sevdiklerine düşkün olmuşsa, elbette onlarla beraber haşrolur. Eğer bir kul, paraya, şöhrete, dünyaya düşkünse, Allahü teâlâ ona, (Benimle ne alakan var, kime, neye düşkünsen, git onunla beraber ol!) der. Bu çok kesindir. Yalnız bu, hiç kimseyle görüşmemek demek değildir. Dikkat edilecek husus şudur ki, kalb bir kişiye aittir. Bir kalbde iki kişi olamaz, bir kalbde iki ortak olamaz, bir toplulukta iki baş olamaz. Bir gemide iki kaptan, aynı hakla olamaz. Bir gemide kaptan birdir, yardımcısı olabilir, o ayrı. Bu yolun sonu, neresi olursa olsun, hep tekliğe gider. Yaratıcı birdir, iki olamaz. Onun için insanın kalbinde neyin hâkimiyeti varsa, işte âhirette o hâkim olan düşkünlüğüyle haşrolur.

Kurtulmanın çaresi, kurtulanlarla beraber olmaktır. Kalb göze tâbidir. Göz neye bakarsa kalbin yönü o tarafa döner. Ya alır, ya kaybeder. Salihlerle beraber olmak, gözlerin hep onları görmesi, büyük nimettir. Çünkü bir hadis-i şerifte, (Bir müminin yüzüne sevgiyle, muhabbetle bakan, Mahşer’de herkes buram buram güneş altında yanarken, Arş’ın altında gölgelenir) buyuruldu. O hâlde iyilerle beraber olmaya çalışmalıdır.

Bayramı idrak etmek

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bayramın hususiyeti, günahların affolmasındandır. Allahü teâlâ, bayramları bayram olarak idrak etmek nasip etsin! Bayram yalnız üç gün değil, Ramazan-ı şerifin tamamı, her günü bayramdır. Çünkü insanın günahlarının affolduğu gün, onun bayramıdır. Müebbet hapse mahkûm olana, (Berat ettin, kurtuldun) deseler, sevincinden uçar, yani bayram eder. İşte Ramazan-ı şerifin her gece ve her gündüzünde, on binlerce insan beratını alıyor, günahları temizleniyor. Bunlar sevinmesin de, kim sevinsin? Ramazan-ı şerifte bu kadar insan af ve mağfirete kavuştuğu için bayram yaparken, diğerlerinin çok büyük bir hüsran içinde kıvranıp durmaları ne büyük mahrumiyettir! Bu bir nasip meselesidir.

Bir kimse iyiliğe elverişli değilse,
İstifade edemez, peygamberi de görse.

Peygamber efendimizi gördüğü hâlde inkâr edenler, babası peygamber olduğu hâlde oğlu inanmayanlar çıkmıştır. Ehl-i sünneti ve bu yoldaki büyükleri bize tanıttığı için, Allahü teâlâya şükredip bayram yapmalıyız.

Ulema ve evliyanın büyüklerinden olan Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin ömrü, insanları irşad etmekle geçer, binlerce talebe yetiştirir. Talebelerinin çoğu, insanlara doğru yolu gösteren birer rehber olur. Ancak bu büyük zatın felaket bir oğlu varmış. Herkes bu duruma çok hayret edermiş. Bir sohbette, sevenlerinin birinin kalbinden, (Bu mübarek zat, bu kadar kişileri irşad ediyor, kendi oğlu yaramazın biri! Bir teveccüh edince, o kişiler zikrediyor. Bir tüccar, bir çiftçi geliyor, daha hiç konuşmadan hücreleri bile zikrederek evliya olarak gidiyor. Oğluna niye himmet etmez ki?) diye geçirdiği düşünce, Necmeddîn-i Kübra hazretlerinin çok gücüne gider. Tam o sırada pencerenin kenarından geçen uyuz bir köpeğe bir teveccüh eder, köpek fasih bir lisanla, (Allah Allah) diye kabristana gider, birkaç tur atıp orada ölür. Necmeddîn-i Kübra hazretleri oradakilere dönüp, (Bunda kabiliyet var, ama bizim oğlanda yok. Ben ne yapayım? Cenab-ı Allah, kime kabiliyet vermişse, öyle olur) buyurur. Demek ki, hiç kimseye suizan etmemek gerektiği gibi, büyük zatlara da suizan edilmez.
Bir vücut gibi olmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âdet-i ilahi şöyledir ki, İslamiyet’te bir emîr vardır, herkes ona itaate mecburdur. İslam devletlerinin başarısı bundan olmuştur. Tabii emîr de, krallık yapmamıştır, başucunda Şeyhülislam vardı. Allahü teâlânın dinine muhalif bir iş yapmamak için, önce ona sorardı. Kendi müşavere heyeti de vardı. Onlara danışıp istişare ederdi, sonra karar verince, artık o karardan dönüş olmazdı. Padişahın emrini uygulamanın dışında, başka bir maksatla emir veren yoktu. Başarmak, emîr olan o bir kişinin emirlerine uymakla mümkündür; çünkü muhatap odur. Himmet, yardım onun vasıtasıyla gelir. Ona itaat ve sevgi, başarıyı getirir. Allahü teâlâ, dinine hizmet etme yetkisini bir kişiye vermiş, aynı anda iki kişiye vermemiştir. O bir kişiye, itaat edenler, başarıya ulaşmışlardır.

Onun yetki verdiklerine de, itaat ve sevgi gerekir. Yetki verdiklerinin tek vazifesi vardır, o da sadece onu taklit etmek, onun yolunda gitmektir. Onların kendi akıllarıyla herhangi bir şey yapması, fiilen işi yıkmaktır. Eğer kendinden bir şey ilave ederse, o ilave ettiklerinin hepsi boştur, faydasızdır, hatta zararlıdır. Madem kendisi bir vekildir, aslına uymak zorundadır. Arada mesafenin oluşu, ayrı düşüncelerin, ayrı görüşlerin olmasını gerektirmez. Ancak o zaman yek vücut veyek cihet olabilirler. Ancak o zaman yek kalb olabilirler. Müslümanlar, bir kalb olacak. Peygamber efendimiz, (Ümmetim bir vücut gibidir) buyuruyor. Bir vücutta iki kalb, sekiz göz, kırk kulak olmaz. O zaman o, vücut olmaz zaten. Herkesin kalbi, bir kalb olacak. Herkesin gözü aynı göz, kulağı da aynı kulak olacak. O zaman başarılı olunur.

İmam-ı a’zam hazretleri gibi, talebelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için ticaretle uğraşan ve çok başarılı olan bir talebeye hocası, (Nasıl başarılı oluyorsun? Kimlerle yapıyorsun bu işleri?) diye sorar. Talebe de der ki: (Beni taklit edin) emrinize uyup sizi taklit ediyorum. Yeni bir usul ortaya koymadık. Bildirdiğiniz şekilde yapıyoruz. Bazen yeni durumlar çıkınca şaşırıyorum, size o anda arz etme imkânı da olmuyor. O zaman, siz olsaydınız ne yapardınız diye düşünüyor, ona göre hareket ediyorum. Bir yanlışlık yapmışsam düzelteyim diye de, o gün size arz edince, siz de, (Ben de olsaydım öyle yapardım)diyorsunuz. Kabiliyetli olanları değil, söz dinleyenleri, peki diyenleri, ihlâslı olanları seçip, onlarla işe başlıyor ve onlarla çalışıyorum. 

Hocası talebeye tekrar sorar:
─ Vazife verdiğiniz kimselere karşı nasıl davranıyorsunuz?

─ Onlara kendimden daha fazla güveniyorum. Kendimden şüphelensem bile, onlardan şüphelenmiyorum; fakat kontrol güvenmeye aykırı olmadığı için, kontrolü de elden bırakmıyorum. Onlara tam yetki ve serbestlik veriyorum. Onlar, duruma göre hareket edip, her gün bana bilgi veriyorlar.

─ İşte büyüklerimizin yolu da böyledir. Bu yolun esası taklittir. Ben de mübarek hocamı taklit ediyorum. Bir gün, (Beni dinleyen rahat eder; ama dinleyen yok; fakat sen dinlersin) buyurmuşlardı. Sizin, benim ve bütün hizmetlerin olmasının tek sebebi, mübarek hocamın bu iltifatına kavuşmamızdır. Başarılı olmak isteyen yardımcılarınız da aynı yolu takip ederse, aynı neticeye varacaktır. Başka hiçbir şeye lüzum yoktur. Yaptıkları bir işte, bir sıkıntı varsa, bir hataları var demektir. O da, ya size karşı bir hata etmiştir, söz dinlememiştir, bildiğini yapmıştır. Ya da dinimize uymamış, bir günah işlemiştir. Ben, hocamı taklit ediyorum, onun gibi olmaya çalışıyorum. Siz de beni taklit ediyorsunuz. Yardımcılarınızın da vazifesi sizi taklit edip, sizin gibi olmaya çalışmaktır. Yolun edebi ve başarının sırrı budur.

İşlerinizi, plan programınızı yazıya dökün. Bu insanları disipline eder. Bilgileri kaybolmaktan korur. İnsana daha iyi hedef gösterebilir. Bir de, his ve yorum aradan kalkar. His ve yorum felakettir. Hazret-i Ali, istek ve şikâyetleri hep yazılı istermiş, sözlü dinlemezmiş.

Öncelik sırası, hata işlememektir. Yanlış yapmamak birinci maddemizdir. Hiç kimse bize, daha iyisini yapmadın demez; ama niçin hata yaptınız der ve bu bizi çok sıkıntıya sokar. Büyüklerimizin kimliğini taşıyoruz, yani onları temsil ediyoruz. Onların güzel ahlakına uygun olarak, onların bildirdikleri şekilde hareket etmeliyiz. Bizim şahsi olarak yaptığımız bir hata, onlara gidebilir, bu da felaketimiz olabilir. İtibarımız, paramızdan daha kıymetlidir. Büyüklerimizin, dinimizin itibarını sarsacak şekilde, para ön plana alınırsa, o zaman felaket olur.

Her işimizde esas olan ihlâstır, yani her işi sadece Allah rızası için yapmaktır. İhlâs oldu mu, istemeden yapılan hata da güzel gözükür. Hep paradan puldan konuşulsa bile, bütün bunlar zikir olur; çünkü bunlar dinimize ve insanlara hizmet için yapılıyor, şahsi menfaat için yapılmıyor. Çok hatamız, kusurumuz olsa; ama niyetlerimiz halisse, Cenab-ı Hak bizi bu niyetimize bağışlar. Niyet ihlâs demektir. İhlâs ise sırf Allah için yapmak demektir. İşin başı budur.
Birinin izinde gitmek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet âlimlerinden faydalanmanın ve onları sevmenin en büyük engeli, insanın kendi nefsidir. Nefsimizi sevmeyip onu ne kadar aradan çekersek, o kadar seviliriz, çünkü bir kalbde iki sevgi olmaz. İnsan kendi nefsini severse, arkadaşını, hocasını nasıl sevecek? Hocasını sevmek için nefsini sevmemesi, beğenmemesi, kendisini aradan çekmesi şarttır. Biri arada varsa o engeldir, o engel var oldukça da o sevgi içeri akmaz. İşte bundan dolayı evliya zatlar, nefislerini aradan çekebilmek için senelerce yememişler, içmemişler, dünya kelamı etmemişler, çok çile çekmek zorunda kalmışlardır. 

Âhir zamandayız, şimdi evliya zatlar gibi yapmak elbette çok zordur. Böyle sıkıntılara katlanamıyorsak, hiç olmazsa sormasını öğrenmeliyiz. Sormak da büyük bir nimettir. İmkânı olanlar, her yapacağı işi, dinini öğrendiği zata sorarsa, kendi aklına göre hareket etmemiş olur. Zahmetsizce hedefine ulaşır.

Dinimizde istişarenin önemi çok büyüktür. Sormadan bir şey yapmamalı. Başarının sırrı, yapmak değil, sormaktır. 

Bayezid-i Bistami hazretleri bir gün giderken, bir talebesi onu adım adım takip eder. Onun bastığı yerlere basar. Tabiî mübarek zat farkındadır. Arkasını döner,(Ne yapıyorsun?) diye sorar. (Efendim izinizi takip ediyorum. Elbisenizden bir parça verseniz de, bereketlensem) der. O zat şöyle cevap verir:
Elbisemden bir parça değil de, bütün derimi yüzseler, üzerine geçirseler sen adam olamazsın. Çünkü birinin izinde gitmek, izine basmakla olmaz. Söz dinlemediğin müddetçe, ne yaparsan yap, faydası olmaz. Sen önce dediklerimi yapmalısın.

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyan ilim sahibi olur. O bilgilerle amel ederse evliya olur. İnsan bu dünyada bundan başka daha ne ister? Âlim olmak isteyen okusun, evliya olmak isteyen tatbik etsin! Bu kitaplar, binlerce çiçekten toplanan bal gibi hazır lokmadır. O halde bu ilacı kullanmayan, hastalıktan ölürse yani imanını kaybederse suç kimin olur? İlaç, kullanmak için, ilim de uygulamak içindir.

Ormanda vahşi hayvanların hücumuna uğrayan, silahını kullanmayıp parçalanırsa suç kimindir? Demek ki, insan da ilmiyle amel etmeyip, bu yüzden âhirette azaba uğrarsa suçu başkasında aramamalı. O halde çok büyük vebal altındayız. Çünkü işitmediğimiz, öğrenmediğimiz bir şey kalmadı. Fakat sıra uygulamaya gelince, nedense seksen türlü bahane bulunuyor, yorumlar getiriliyor. Amel edilmeyen ilmin vebal olduğunu unutmamalı, bildiklerimizi uygulamaya çalışmalıyız.

Âmire itaat 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimizde âmir-memur ilişkisi önemlidir. Büyük bir zata, (Âmire itaatin önemi nedir?) diye sorarlar. O zat da buyurur ki:

Bir misalle anlatayım. Emîr, âmir; başkan, idareci demektir. Pilot da bir idarecidir. Herkes uçak kullanamaz. Uçağı kullanacak olanın, bir eğitimden, bir imtihandan geçmesi, sen artık uçak kullanabilirsin diye bir yetki alması şarttır. Çünkü havada insan taşıyacak, çok riskli bir iştir. Uçak bir düşerse, kendisiyle birlikte herkes yere çakılır. O uçaktaki herkes, pilotun, uçağı inecekleri havaalanına sağ salim indirmesini bekler. 

O uçaktaki yolcuların mevkileri, makamları çok yüksek olsa, çok zengin veya fakir olsalar, çok iyi veya çok kötü olsalar, bunlar onları uçaktan düşmeye, yerde parçalanmaya karşı koruyamaz. Yine iş pilottadır. Pilot, devamlı kuleyle temas hâlindedir. Onun için uçağın içindekiler, ne olursa olsun, büyükleri ilgilendirmez. Büyükleri, pilot ilgilendirir. Çünkü oradakilerin hepsinin hayatı, mematı, o pilota bağlıdır. 

Pilot, sıradan bir kimse değildir. Yolcuların canlarını emanet ettiği güvenilir bir kimsedir. Pilotu o büyük zatlar tayin eder. Kimse kendi kendine pilot olamaz.

O zatlar, (Yolcuların içinde evliyalık makamına yükselen, ilim sahibi, marifetli, kabiliyetli kimseler yoktur) demiyorlar. Evliya da olsa, fâsık da olsa, uçağın içinde olan herkes pilota muhtaçtır. Pilotu rahatsız eden olursa, ötekilerin sıhhat ve selameti için o, en yakın havaalanında indirilir. Yoksa hepsi birden gider. Bu yolda mübarek olmak ayrı bir şeydir, fakat (Ben mübareğim, bana pilotluk verin) veya (Ben evliya oldum, bana yetki verin) dese de, kimseye yetki vermezler. Onun ayrı bir imtihanı vardır. Onun mektebi ayrı, hocası ayrı, eğitimi ayrıdır. 

Herkesin ibadeti, takvası, ilmi, fazileti kendisinedir, ama selamete kavuşmak isteyen, uçağın içinde haddini bilmeli! Bu uçağa kimse binmeye mecbur değildir. Ama o uçağa kim binmişse, artık pilota tâbi olmak zorundadır. Uçaktaki yolcu, ineceği havaalanından başka şeyi düşünemez. Ya uçak düşerse diye hep korku içindedir. Onun bütün malı, mülkü, makamı, rütbesi havaalanına ininceye kadar hiçbir şeye yaramaz. 

Bütün Müslümanların da pilota tam tâbi olup, havaalanını düşünmesi gerekir. Pilot, dinimizi öğrendiğimiz ve tâbi olduğumuz büyük zatlardır. Havaalanı da, imanla ölünecek yerdir.
Birlik ve beraberlik için
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimize ihlâsla hizmet edenler, bir vücut gibi olmalıdır. Bu birliğin esası, bu yolun büyüklerine dil uzatmamaktır. Büyüklere karşı edep sınırının aşılması, felaketin başlangıcı olur. Bu yolda, birlik ve beraberlik içinde olmak ve âmirine peki demek esastır. Zaten sevginin alameti de budur.

Bir sepet sağlam üzüm, bir tek çürük üzümü ıslah edemez. Ama o bir çürük, yavaş yavaş yanındakini, o da onun yanındakini, derken bir müddet sonra sepetin tamamını çürütür. Eğer hizmet edenler arasında bir çürük, yani büyüklere muhalif olan biri varsa, onu bünyeden ayırmak gerekir. Yoksa o bir kişi yanındakini de mutlaka çürütür. O çürük elma veya o çürük üzüm, yavaş yavaş bütün bünyeyi çürütür de farkına varılamaz. İhlâs arttıkça çürümeler azalır, ihlâs azaldıkça çürümeler artar ve çürüklerle dolu bir sepet, bir kamyon da olsa, hiç işe yaramaz. 

600 yıllık Osmanlı devletinin her teşkilatı düzgün çalıştığı hâlde, en sonunda araya çürükler girince, içte ve dışta çürümeler görüldü ve sonunda koca devlet çöktü. Dolayısıyla, görev verilecek kişiler çürükse, (Efendim, bu çok başarılı, bundan zarar gelmez) dememeli. Çünkü büyüklerimiz, (Başarılı olmak için, kabiliyetli olanları değil, ihlâslı olanları seçin, peki diyenlerle, söz dinleyenlerle çalışın! Kabiliyeti veren Allahü teâlâdır ve ihlâsları sebebiyle onlara üstün kabiliyetler verir. İhlâssız kabiliyet, başa beladır) buyururlardı.

Büyüklerin yolunda gitmeyenin, onlara peki demeyenin, diplomaları, kabiliyetleri ve gayretleri bir işe yaramaz. Bunlar, ancak büyüklerin emirlerini yerine getirmede, dine hizmette vasıta olarak kullanılırsa işe yarar.

Allahü teâlânın dinini yaymak için yürümek, oturup ibadet etmekten üstündür. Bunun için mücahidler, âbidlerden daha faziletlidir. Cennetin en yüksek derecesi İslamiyet’i yayanlara verilecektir. Bu uğurda çok kişi şehit olmuştur.

İman sahibi bir müminin ellerine kollarına zincir vurulsa, o yine İslamiyet’i yayar, başkalarını Cehennemden kurtarmak için uğraşır. Çünkü onun içindeki ateş, birilerini kurtarmak için yanar. Bu ateşi içinde hissetmeyenin, imanı ya çok zayıf veya hiç yoktur.
Biz çok bahtiyarız
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbani hazretleri, (Bu yolda bulunan, patavatsız, edepsiz, pervasız da olsa azizdir ve makbuldür) buyuruyor. Çünkü yolun kendisi çok kıymetlidir. Merhum hocamız da, (Kardeşim biz çok bahtiyarız) buyurup, sebebini şöyle anlatırdı:

1- Allahü teâlâ, bizi insan olarak yarattı. Köpek veya başka mahlûk olarak yaratmadı. Nitekim bir cuma günü Bayezid-i Bistami hazretleri dar bir yoldan giderken, yatan uyuz bir köpek görür. Şâfiî mezhebinde köpek necis olduğu için, değmesin diye elbisesini hafifçe yukarı çeker. Köpek fasih bir lisanla, (Ey Bayezid! Seni Bayezid, beni köpek olarak yaratan Cenab-ı Allah, dileseydi sen şimdi köpek olurdun, ben de Bayezid. Neden benden bu kadar çekiniyorsun?) der.

2- Müslüman olarak yarattı. Bütün peygamberlerin ümmetleri de Müslümandı.

3- Muhammed aleyhisselamın ümmeti olarak yarattı. Zaten en büyük şans, onun ümmeti olmaktır. Kadı İyad hazretleri bir gün, (O kadar sevinçliyim ki, göklerde uçuyorum, yıldızlar ayaklarımın altında, elimi uzatsam Ay’ı tutacağım. O kadar bahtiyarım) buyurup şöyle açıklar:
(Allahü teâlâ bana iki nimet verdi. Birincisi, her şeyi yoktan var eden, her an varlıkta durduran yüce Allah, beni seçti, muhatap kabul etti, bana “Sen benim kulumsun” dedi. Sevip güvendiği için “Şunları yap, bunları yapma” diye emir ve yasaklar bildirdi. Ben böyle bir yüce Allah’ın kuluyum, kölesiyim. Herkes efendisiyle övünür. Benim efendim Allah’tır. İkincisi, öyle bir peygamberin ümmeti oldum ki, herkes hocasıyla övünür, benim hocam Muhammed aleyhisselamdır. Kâinat onun hürmetine yaratılmıştır, feyz kaynağı odur. Ben böyle bir hocanın talebesiyim. Beni ümmet, talebe kabul etti, bağrına bastı, “Sana şefaat edeceğim” dedi. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin?)

4- Resulullah’ın vârisi olan bir büyük zata talebe yaptı. Bir büyük zata talebe olamayanın, vasıtalı veya vasıtasız o zatın sohbetinde bulunamayanın veya kitaplarını okuyup talebeleriyle arkadaş olma imkânı bulamayanın kurtulma şansı çok zayıftır. Çünkü hadis-i şerifte, (Dininizi âlimlerin ağzından öğrenin!)buyuruluyor. Yani, (Rical olan büyük zatların sohbetinden dininizi öğrenin!) demektir. Bu dört madde elhamdülillah hepimize nasip oldu. 

Bir şey öğretti, o da bana yetti 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlânın bir kuluna en büyük nimeti, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mübarek bir rehberi, sevgili bir dostunu ona tanıtmasıdır. İmanımızı, ihlâsımızı, her şeyi onlara borçluyuz. Her şeyin hakkı ödenebilirse de, böyle hocanın hakkı ödenmez. Çünkü Peygamber efendimiz, (Ümmeti arasında peygamber neyse, talebesi arasında hoca odur) buyuruyor. Bu büyük zatlara teşekkür etmek, onların söylediklerine kıymet verip onları severek yollarında gitmekle olur.

Merhum hocamız, herkese mübarek hocası Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinden bahsederdi. Bir gün ihtiyar bir akrabası, (Sen hep hocam hocam dersin. Nasıl bir zattır? Ne öğretti sana?) diye sorar. Buna verilecek cevap kaç seneye sığar? Merhum hocamız, (Efendim, benim hocam, bana bir şey öğretti, o da bana yetti) buyurur. (O bir şey nedir acaba?) diye sorunca, (Bu sevilir, bu sevilmez. Bu iyi, bu kötü, bunu öğretti) buyurur. Çünkü en önemli ve en zor iş budur. Allah korusun, bir kötüye iyi diye sarılan, Cehenneme gider.

Dünyada en zor iş, hakkı bâtıldan ayırmaktır. Bu, ilimle ve akılla olmaz. Mutlaka bilen birinin bildirmesi lazımdır. Silsile-i aliyye büyükleri, hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak bilirler. Çünkü her birine, kendi hocası, işin doğrusunu bildirmiştir. İşte her büyüğün hususiyeti, hep hocasından nakletmesidir. Hocası da, kendi hocasından nakletmiştir. Silsile bu şekilde hazret-i Ebu Bekir’e ve oradan da, Resulullah efendimize kadar gider. O da dinin sahibidir.

Kıymetli insanın değerini kıymetli olan anlar. Büyükler ne kazanmışsa, hocalarına olan edeb ve saygıdan kazanmıştır. Mesela hocaları dua ederken, ayrıca dua etmezler, sadece onların ettiği duaya, (Âmin) derlerdi. Hocalarının yanında kendilerini hep çocuk olarak görürlerdi.

Bir gün bir talebe hocasıyla birlikte giderken, birden önlerine bir köpek çıkar. Talebe, hemen hocasının arkasına saklanır. Hocası da, bastonuyla köpeği kovar. Talebe, kendi kendine, (Gayri ihtiyarî de olsa, niye böyle yaptım? Benim öne geçip hocamı korumam lazımken, niye yapamadım) diye çok üzülürken, hocası, (İyi ki öyle yaptın, çünkü evlat babasına, talebe hocasına sığınır, onun arkasına saklanır, hiç evlat babanın önüne geçer mi?) der. Talebe çok sevinip rahat eder.
Biz misafiriz!
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bu dünya imtihan yeridir. Gelip geçicidir. Tohum ekme yeridir. Hasat biçilmesi ahirettedir. Onun için (Dünya ahiretin tarlasıdır) buyuruluyor. Bu dünyada devamlı huzur, rahat arayan ahmaktır. Bu dünyada, Cenab-ı Hakkın ahirette vaad ettiklerini arayanlar, Allahü teâlânın Cennette vereceklerini isteyenler yanılırlar; çünkü Peygamber efendimiz, (Dünya, müminin zindanı, kâfirin Cennetidir) buyuruyor. Müminin zindanı demek, müminler dünyada sıkıntı çekecek demektir; çünkü hapishanede olan sıkıntı çeker. Sabredeceğiz, şükredeceğiz. Rabbimizin bizi af ve mağfiret edeceğini; merhametiyle, lütfu ile bize Cennetini ihsan edeceğini ümit ediyoruz, onu istiyoruz. Vereceğine de inanıyoruz, zerre kadar şüphemiz yoktur; çünkü Cenab-ı Hak, (Kulum beni nasıl zannederse, onu öyle karşılarım) buyuruyor. Cenneti istemeyenler, alay edenler de var. Onlar da öyle istiyor. Allahü teâlâ, istemeyene Cenneti verir mi?

Her işimiz, her yaptığımız, her hareketimiz imtihandır. İmtihanda duyulan heyecan, yaşarken duyulmazsa, emir ve yasaklara dikkat edilmezse, dine uymada gevşeklik olursa, diğer taraf sıkıntılı olur. İşte, imtihana çekileceğimizi unutmamalı, agâh yani uyanık olmalı, gafletten kurtulmalı. Mesela, helalinden kazanmak, helal lokma yemek, dinimize uygun olarak evlenmek, iş kurarken, iş bozarken, Rabbim bundan razı mı, değil mi diye düşünmek, hep agâh olmaktır. 

İnsan birinin evindeyken daima ev sahibiyle yaşar. Mesela, İmam-ı Rabbani hazretlerinin evinde olsaydık, o anda nasıl o mübarek zatı unuturuz ki? Bu mümkün mü? Her tarafta o mübarek zat var; çünkü onların evi. Orada oturuyor, orada konuşuyor. Yani onların evinde, onların yanında, başka bir şey akla gelmez ki. İnsan nasıl o mübarek zatın evinde olur da, kendisini meyhanede, kendisini sokakta zannedebilir. Olacak iş değildir. 

İşte bunun gibi, bütün kâinat da Rabbimizindir. Her an Onun nimetlerini yiyoruz. Her an Onun durdurmasıyla hayattayız. Her an bizi konuşturan, işittiren, yürüten, besleyen hep Odur. Her an bizi görüyor, her an bizi işitiyor. Onunlayız. Peki, insan Rabbimizin bize ihsan ettiği mekânda yaşar da, nasıl nimet sahibinden gâfil olur? Nasıl Onu unutur? 

Allahü teâlâyı unutmamak, Onu her an hatırlamak Müslümanlıktır. Kısmen de Müslümanlık olmaz. Camide Müslümanlık, sokakta canavarlık olmaz. Bütün kâinat Onundur. Biz misafiriz. Allahü teâlâyı unutmazsak, neyi hatırlarsak o şekilde ölürüz. Peygamber efendimiz, (Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz) buyuruyor. 


O söylediyse doğrudur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Cennete giden yola girmek, Cennete gitmek, dünya sevgisini kalbden çıkaran Ehl-i sünnet âlimlerine, Silsile-i aliyye büyüklerine tâbi olmak, ancak onları sevmekle mümkündür. Yoksa insan, bunu kendi başına yapamaz. Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, (Hocama kavuştum, aklımı bıraktım ve kurtuldum. Aksi halde felakete gidiyordum; çünkü anlattıklarıyla yaptıkları arasında çok fark vardı. Aklım kabul etmiyordu. Zihnimde itirazlar başlayınca, felakete gittiğimi anladım, en sonunda aklımı bıraktım ve kurtuldum) buyuruyor. 

Kâbe’ye varan, hâlâ (Kâbe’ye nasıl gidilir?) diye sorar mı? Sorarsa, ona ne derler?

İnsan bir gemiye veya başka bir vasıtaya bindikten sonra, kaptanına karışmaya hakkı yoktur. Binmeyebilir. Binerse susup oturacak. Yani bizim dinimizin esası, Ebu Bekr-i Sıddık hazretlerinin söylediği sözdür. Ne buyuruyor Ebu Bekri Sıddık hazretleri? (Mademki o söyledi, doğru söyledi) buyuruyor. Mirac hadisesini duyan müşrikler ona gelip, (Kudüs’e ne kadar zamanda gidilip gelinir?) diye sordular. (Bir ayda) buyurdu. (Zaten sen akıllı adamsın, böyle söyleyeceğini biliyorduk) dediler. (Niye sordunuz?) dedi. (Ama senin efendin, “Ben bir anda gidip geldim” diyor, ne dersin?) dediler. (O söylediyse doğrudur) buyurdu. Hâlbuki akıl, bir ayda gidilir diyor. Akıl, hesap, kitap bunu bildiriyor; ama o, aklı bırakmıştı. Ebu Bekr-i Sıddık hazretleri orada eğer, aklıyla konuşmaya devam etseydi, Eshab-ı kiram olmak şerefinden mahrum kalacaktı. Hâlbuki Peygamberlerden sonra en üstün insan oldu. Neden? Bu sözünden, bu imanından, bu ihlâsından dolayı… 

Her mürşid-i kâmilin talebeleri arasında, aklını kullanmayan çok az kişi olmuştur. Kim aklını ne kadar terk etmişse, o kadar kendini kurtarabilmiştir. Hâlbuki çekilen en büyük sıkıntı, böyle bir nimete kavuştuğu halde, hâlâ aklıyla yol almaya çalışmaktır. Bunlar daima kaybetmiştir ve helak olmuşlardır. Onun için insan, teslimiyeti nispetinde saadete erer. Eshab-ı kiramın erdiği gibi. Kavuşup da âşık olanlar, en büyük rütbeye eriştiler, en büyük saadete kavuştular. Onların iki rekât namazına, sonra gelenler, ömürleri boyunca kıldıkları namazla kavuşamadılar. Öyle sevab aldılar. 

Kendimizi seversek, başkasından soğuruz. Kendimizi sevmezsek, herkesi severiz. Herkes de bizi sever. İki sevgi bir kalbde olmaz. Ya Allah sevgisi, ya nefs sevgisi. Allah sevgisi varsa, öteki zaten gider. Kalbin saf ve temiz olması lazım. Kalbin saf ve temiz olması da, kendine değil, büyüklerimize tâbi olmakla mümkündür. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde, düşmanlarla değil, dostlarla beraber olmayıemrediyor.
Boş eve hırsız niye girsin!..
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kim, kimi severse, âhirette onunla beraber olacaktır. Bütün arzumuz ve ümidimiz, yollarında dinimize hizmetle şereflendiğimiz büyük zatlarla beraber olmaktır. Çünkü Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, (Eğer bir toplulukta, Allahü teâlânın sevdiği bir kişi varsa, Cenab-ı Hak, o bir kişinin hürmetine hepsini affeder. Hak kapısında, ehil ve nâehil beraberdir) buyuruyor. Onun için hiç endişe etmeden hizmete devam etmeli. Ama tabiî ki, yapacağımız bir hizmetin, bir iyiliğin, fitneye sebep olmaması için çok dikkat etmeli. Âhir zamanda yaşadığımızı hiç unutmamalıyız.

Eskiden bid’atler yayılmıştı. Şimdi her yeri küfür kapladı. Onun için bugün zâhir mamur, bâtın haraptır. Bâtından haberi olmayanlar, bâtını nasıl anlatsınlar? İşte büyükler demek ki bugünleri düşündükleri için bu kitaplara önem vermişler. Tamamı ele geçmezse de hiç olmazsa tamamı terk edilmesin diye, bu kitapları senelerce hiç durmadan çalışarak hazırlamışlar. Yani büyükler cefayı çekti, sefayı bize bıraktılar. Hiç kimse, en ufak bir şikâyette bulunmamalı. Çünkü Eshab-ı kiramın, savaşlarda çektikleri sıkıntılar ve bir daha geri dönmemek üzere memleketlerini terk ettikleri düşünülürse, biz çok rahatız. Şimdi yapılan hizmetler az değil, ama zahmeti ötekilerin yanında hiçtir.

Unutmayalım ki, cevher ne kadar kıymetliyse, talipleri de o kadar çok olur. Korumak zorlaşır. Bir gün Peygamber efendimiz, Eshabıyla oturuyordu. Peygamber efendimizi dinlemeye, Arapça bildikleri için Yahudiler de geliyorlardı. Eshab-ı kiramdan biri, (Yâ Resulallah! İçime çok vesvese geliyor. Bunun bir ilacı var mı?) dedi. Yahudi hemen atıldı, (Bizim dinimizde hiç vesvese yok. Sen gel, bizim dinimize gir!) dedi. Peygamber efendimiz, (Yâ Ali, buna sen cevap ver!)buyurdu. Hazret-i Ali, (Yâ Resulallah! Boş eve hırsız girmez) dedi. Ne kadar güzel cevap! Hırsız boş evde ne yapsın? Şeytan, imansız kişiyle niye uğraşsın? O, biraz bozabilir miyim diye kıymetli cevherin olduğu yere, yani imanlıya saldırır. Onun için müminlerin kalbine gelen bu üzüntüler, sıkıntılar, imanın güçlü olduğuna, orada bir cevherin varlığına alamettir. Zaten Ehl-i sünnet itikadı çok kıymetli bir pırlantadır. Allahü teâlâ onu çöplüğe koymaz. Çok değerli olan bu cevher, çok değerli insanlara nasip olur.

Baş olmak sevdası 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (Kim Allah için tevazu gösterirse, Allahü teâlâ onu yükseltir) buyuruyor. Kim kendini yüksek görmek isterse, kendisini yalnız kendisi yüksek bilir, ama başkalarının gözünde bitmiştir, hiç kıymeti kalmamıştır. Herkes onunla alay eder.

Muinüddin-i Çeştî hazretleri, (Bir insanın içine, baş olmak, emir vermek sevdası düşerse, önce ibadeti, sonra ihlâsı zarar görür) buyuruyor. Yani baş olmak uğruna, ibadetinden ve ihlâsından kaybeder. Onun için dikkat edilirse, namaz kılanların mevki makamları yükseldikçe, yavaş yavaş namazları ve ihlâsları gidiyor. İbadet etse de, artık onunki hakiki ibadet olmuyor, çünkü kalbine onları yok edecek mikrop girdi demektir. Belirli bir kademeden sonra, zaten ne namaz, ne niyaz kalıyor. Bu çok tehlikelidir.

İbni Semmak hazretleri, (Kendisini makam, mevki arzusuna kaptıranın misali Firavun'dur. Firavun, makam korkusundan iman etmemiştir) buyuruyor. Yani emir vermek, baş olmak, mevki makam sahibi olmak, kimin kalbine düşerse, o kimse Firavun sıfatındadır. Çünkü Firavun, makamına mevkiine zarar gelecek diye iman etmedi. Heraklius da öyledir. Tebaasına bildirecekti, ama baktı ki, saltanat elden gidiyor, (Ben sizi imtihan etmek için söyledim, ben Müslüman olmadım) dedi. Hâlbuki önce iman etti, sonra mürted oldu. Onun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda dinimize yaptığımız hizmetler ne kadar büyürse büyüsün, biz daha da küçüleceğiz. Talebelik vasfının birincisi edep, ikincisi tevazudur. Nitekim merhum hocamız, kendi talebeleri için, (Hiçbir arkadaşımız kibirli olamaz, eğer kibirliyse, o zaten bizim arkadaşımız değildir) buyurmuşlardır. Edep ise yolun temelidir. Şah-ı Nakşibend hazretlerine, (Efendim, yolunuzun esası, başı nedir?) diye sormuşlar. (Edeptir) buyurmuş. (Ortası nedir?) demişler, yine (Edeptir) buyurmuş. (Ya sonu nedir?) diye sorulunca, (Edeptir, çünkü hiçbir edepsiz, Allah'ın rızasına kavuşamaz, Allah adamı olamaz) buyurmuş.
Bozuk yazarın kitabı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: 
Evliya zatların isimlerinden sevgiyle bahsedilirse, ruhları orada bulunur. Oraya rahmet yağar. Hadis-i şerifte de,(Salihlerin anıldığı yere rahmet iner)buyuruluyor. Böyle bir zatın kitabını okuyan kimse, onunla hep rabıta halinde olur. Düğmeye basınca lambanın yanması gibi, bu büyüklerin ruhaniyetinden faydalanmak için de, mutlaka isimlerini hürmetle anmak veya onları hatırlatacak bir şeyden bahsetmek gerekir. İşte o irtibat, o sevgi, feyz kaynağı olur. 

Bir kitabı kim yazmışsa, onun ruhaniyeti o kitapla birliktedir. Yazarı iyi ise, onun temiz ruhu gelir, feyz saçar, kalbin temizlenmesine sebep olur. Yazarı habisse, pis ruhu zulmet saçar, kalbin kararmasına sebep olur.

Büyük bir zat, sohbet ederken içeri bir talebesi girer. O mübarek zat:

— O ne, senden çok kötü, pis kokular geliyor der. O talebe:

— Efendim, sabah kalktım, guslettim, yeni çamaşır giydim, her şeyim temiz der.

Diğer talebeler de çok şaşırır, çünkü bildikleri arkadaşlarıdır, yabancı değildir. O zat buyurur ki:

— Peki, ceplerinde ne varsa hepsini çıkar bakalım! 

Talebe, önce cebinden bir kitap çıkarır. O zat kitabı görünce buyurur ki:

— Tamam, başka bir şey çıkarmana gerek kalmadı. Nereden aldın bu kitabı?

— Efendim, yolda gelirken bir arkadaş, benim dindar olduğumu bildiği için, (Sana iyi bir din kitabı vereceğim) dedi, ben de din kitabı denince, sevinerek aldım ve cebime koydum.

O zat, kitabın birkaç sayfasını okuduktan sonra buyurur ki:

— Bu kitaptaki din bilgilerinin hepsi doğru olsa bile, yazarının habis ruhundan çıkan zulmet herkesi kaplar. Hemen bu kitabı dışarı çıkarın!

Okuyan zehirlenir

Yine büyük bir zata, Şerafettin Efendi adında birinin yazdığı, Dinim isimli küçük bir kitap getirirler. O zat, kitabı sonuna kadar okutup, kendisi de dinledikten sonra buyurur ki:

 Baştan sona kadar, tek kelime yanlış değil, ama bu kitabı kim okursa zehirlenir, çünkü yazarı habis birisidir.

Bir kitabın hem yazarı uygun, hem de yazdıkları doğru olsa, fakat kitap kâr veya şöhret gayesiyle basılmışsa yahut dine aykırı başka niyetler bulunuyorsa, o kitap yine zulmet saçar. İmam-ı Gazali, Abdülkadir-i Geylani hazretleri gibi büyük zatların kitaplarının bazı tercümelerinde, bu zulmet durumunu görmek mümkündür.
Bu dünya yalandır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ölmek üzere olan bir mümin ne isterse, şimdi onu istemek gerekir. Ağrıları, sıkıntısı olan insan, ne ister? Ona mal mülk deseniz dönüp bakmaz, hatta kalbi kırılır. Mevki makam deseniz üzülür, yine kalbi kırılır. İstediği sadece duadır, rahmet-i ilahidir, imanla ölmektir. Gün bu gündür, yarın belli değildir. Tevbe ve istiğfarı geciktirmemek gerekir. Peygamber efendimiz, (Helekel müsevvifûn)yani (Sonra yaparım diyenler helak oldu, tevbeyi geciktirenler aldandı) buyuruyor. Onun için, tevbeyi geciktirmek uygun değildir. Çok günah içinde yüzenin de, belki sözümde duramam diyenin de, yine tevbeye devam etmesi gerekir; çünkü tevbe etmemek veya tevbeyi geciktirmek, o günaha girmekten, o günaha devam etmekten daha büyük günahtır. Tevbe etmek iman alametidir; suçunu, günahını kabul etmek, yaptığına pişman olmak demektir.

Yine Peygamber efendimiz, (Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: Ömrünü nasıl geçirdi, ilmiyle nasıl amel etti, malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcadı, bedenini nerede yordu, hırpaladı?) buyuruyor. Her mümin, ahirette sorulacak bu dört suale hazırlanmalı. Müslümanın, imandan sonra en kıymetli varlığı vaktidir; çünkü vakit gidince, bir daha geri gelmez. (Vaktini nerede harcadın, neyle geçirdin?) sorusuna çok iyi hazırlanmak gerekir.

Bir mübarek zat sohbeti bitirince en son, talebelerine der ki:
— Şimdi size bir yalan söyleyeceğim.

Talebeler şimdiye kadar hocalarından böyle bir şey duymadıkları için sormuşlar:
— Efendim af edersiniz, anlayamadık.
— Şimdi size bir yalan söyleyeceğim. Eğer yalanım sonradan meydana çıksaydı günaha girerdim; ama ben yalan olduğunu önceden söylüyorum.

Talebeler dikkatle dinlerler. Hocaları, (Filan yerin en meşhur zatı, filanca efendi, şu anda dergâhın bahçesine geldi, az sonra kapıdan içeri girecek) buyurunca, talebelerin hepsi birden pencereye koşar. Bakarlar ki, gelen giden yok. (Efendim, kimse yok) derler. O mübarek zat der ki:
— Evet, kimse yok. Ben size yalan söyleyeceğim dedim, siz yine de pencereye koştunuz. Söyleye söyleye dilimizde tüy bitti. Bütün kitaplar yazıyor, bu dünya yalandır diye. Siz hâlâ dünyanın peşinde koşuyorsunuz. Yalanın peşinde koşuyorsunuz. İşte insanın nefsi budur. İşte şeytanın aldatması budur. Adamı rüya peşinde, hayal peşinde koşturur. Bir bakar ki, ömrü bitmiş...


Dünya yükü 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyalıklara aldanmamalı. İnsanlar Allahü teâlâya kulluk, ibadet etmek için yaratılmıştır. İnsanlar saadete kavuşmak için, yaratılış gayelerine dikkat etmeli ve dünyaya düşkün olmaktan kaçınmalı. Dünya nimetleri geçicidir. Dünya, sonsuz kalınacak bir yer değildir, âhirette saadete kavuşmak için bir binek gibidir. Sevinç yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı kimse, bu fani dünyaya düşkün olmaz, dünyada kulluk vazifesini hakkıyla yapar.

Kalb, dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, âhireti nasıl sevebilir?

İki arkadaş gemiyle uzak bir yere gideceklerdi. Sırtlarında da eşyaları vardı. Biri gemiye binince sırtından yükünü indirdi, üstüne oturdu. Diğeri ise indirmedi. Arkadaşı ona, (Yükünü indirsene) dedi.

O da, (Ben indirmem. Benim malım kıymetli, sırtımda taşırım) dedi. Arkadaşı,(Yahu, delilik etme, indir! Üstüne de güzelce otur, bir dinlen! Bak ben ne güzel dinleniyorum) dedi. O ise, (Sen dinlen, ben indirmem) dedi.

Bu şahsın yükünü sırtında taşıması, diğer insanların da dikkatini çekti. Onlar da sorunca, aynı şeyleri söyledi. Herkesin böyle kendisine tuhaf tuhaf bakması üzerine, malımı alacaklar galiba diye şüphelendi, gittikçe geminin kenarlarına, köşelerine yaklaştı. Buralarda durmak tehlikeliydi. Fırtınayla, dalgayla denize düşülebilirdi. Gemidekiler, bunu da ona söylediler. Öyle tehlikeli yerlerde durma, gel, yanımızda dur dediler. Bu, onları dinlemedi, malında gözleri olduğunu zannediyordu. Birkaç saat sonra, bir fırtına, bir dalga, adam yüküyle birlikte denize uçup gitti. Malından olduğu gibi, canından da oldu.

Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, bu olayı anlattıktan sonra buyuruyor ki:
— Ey aziz! Dünya malını sırtından indiren, ne kadar rahat yolculuk yaptı. Âhireti zaten rahat. Allah demeye vakti çok. Diğerininse hem dünyası harap, hem de âhireti. Yoruldu, korktu, üzüldü, malım malım diye kahroldu. Allah demeye bile vakit bulamadı. Dünyasını da mahvetti, ahiretini de…

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
Eğer dünya malına tapan birisine rastlarsan sokağını değiştir, aynı köyde veya aynı mahallede oturuyorsan, oradan başka yere git ki, kalbin ona meyletmesin!
Bu gaflet niye?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her işini Allah için yapandan, hem Cenab-ı Hak razı olur, hem de dünya ona hizmetçi olur. Eğer dünya için, nefsi için yaparsa, Allahü teâlâ bundan razı olmaz. Dünyaya da kavuşamaz. Nihayet onu da bir türlü yakalayamaz. Çünkü o hep kaçar. Neye faydası var? İnsanın ömrü, hep koşmakla geçiyor, yetişmek için geçiyor, ama bir türlü elde edemiyor. Buna hayat denmez. Dünyalık için çalışmamalı. Sadece Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmalı, Cenab-ı Hakk’ın bir kulu daha ateşte yanmasın diye uğraşmalı. O zaman dünyalık da, kendiliğinden gelir.

Mescidlerde beraber olmaya çalışmalı. Çünkü Cenab-ı Hak mescidde bir araya gelen müminleri Cennette de beraber edecektir biiznillah.

Herkes rahat ve huzuru yakalamak için, dünyalık peşinde koşar. Hâlbuki rahat ve huzurun yeri, mescidlerdir. Çünkü Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın yeryüzünde en çok sevdiği yer mescidlerdir) buyuruyor. 

Mescidlerde Müslümanın hâli, balığın sudaki hâli gibidir. Balık sudan çıkarsa ne olur? Çırpınır durur, sonra ölür. Mümin, mescidsiz yaşayamaz. Fâsık zaten camiye gelmez. Münafığın mesciddeki hâli, kafesteki kuşa benzer. (Kafesin kapısı açılsa da, kaçsak) der. Mescidlerden zevk alan, huzur bulan, bahtiyar insandır.

Peygamber efendimiz, bir şeye üzülünce, namaz vakti olmadığı hâlde namaza dururdu ve Eshab-ı kiram, onun namazda rahat ettiğini bildikleri için, (Resulullah efendimiz yine bir şeye üzülmüş) derlerdi. Şimdi derdi olan, ona buna koşuyor. Allah’a niye gitmez ki? (İsteyin vereyim, dua edin kabul edeyim) buyuruyor. Vallahi Allah var, billahi var. Bizi yoktan var etmiştir. Bizi varlıkta durduran ve yok edecek, sonra tekrar diriltecek olan yine Odur.

Enes bin Malik hazretleri, Ebu Musel Eşari hazretleriyle yola çıkar. Bakarlar, bir kalabalık var. Merak edip onlara katılırlar. Onların başındaki adam oradaki birine onu ikna etmek, ona bir şeyler yaptırmak ve onun gönlünü almak için nasıl yalvarıyor! Bunların hâlini gören Ebu Musa hazretleri, (Tez buradan gidelim) der. Enes bin Malik hazretleri, dışarı çıkınca (Ne oldu?) diye sorar. Ebu Musa hazretleri buyurur ki:
- Allah'tan korkmalı kardeşim. Kul, kula yalvarıyor. O kul, Allah’a yalvarsaydı, on defa bu iş hâllolurdu. Bu gaflet niye?
Bu Gafletin Sebebi Ne
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyüklerden bir zat, bazı talebelerin, bütün ikazlarına rağmen yine nefislerine uyduklarını, oyun, eğlence peşinde koştuklarını görünce der ki:
(Her müslüman, kendini boğulmak üzere olan biri gibi göremiyorsa, imdat diyemiyorsa, kendini iflas etmiş saymıyorsa, sıkıntıdan kurtulamaz. Oyun, eğlence nefse hoş gelir. Nefsini Allah’ın düşmanı bilmeyen, onun her arzusuna peki diyen, onun tuzağına yakalanmıştır.)

Seyyid Abdülkadir-i Geylani hazretleri, anneden seyyid, babadan şeriftir. Daha kundaktayken ramazan-ı şerifte gündüzleri emmez, iftardan sonra emermiş. Hattâ o yıl ramazan ayının sonunda hava bulutlu geçmiş. Ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüt hâsıl olmuş. Annesine çocuğun süt emip emmediği sorulmuş. Emmediği öğrenilince, ramazanın devam ettiği anlaşılıp oruca devam edilmiş. Çocukluğunda, yolda giderken meleklerle konuşur, çok kalabalık olduğu için, melekler, (Yol verin, yol verin!) derlermiş. Doğuştan böyle mübarek bir zatmış. Hattâ daha doğmadan, Peygamber efendimiz, rüyasında babasına, (Ey Ebu Salih, Allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir evlat ihsan etti. O benim sevgili oğlumdur. Evliya arasında onun derecesi yüksek olacaktır)buyurmuştur. 

Abdülkadir Geylani hazretleri, daha genç yaşta meşhur âlimlerin, tasavvuf ehli zatların elinde, ilim tahsilini bitirmiş, çok iyi yetişmiş. Sonra vaaz ve ders vermeye başlamış. Gelenler medreseye sığmaz, sokaklara taşarmış. Hâl böyle iken, bunları bırakıp tam 25 yıl nefsinin ıslahı için sahralarda, dağlarda dolaşmış. Ne hiç kimse onu tanımış, ne de o kimseyi tanıyabilmiş. 25 yıl yalnız ot ve ağaç yaprağı yemiş. Nefsi için buyuruyor ki:
(Nefsim, bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmaya çalışırdı. Bir kere onu, bütün manevî hastalıkları üzerinde, arzuları dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir yıl daha mücadele ettim. Allahü teâlânın izniyle hastalıklarını iyileştirdim, arzularını, isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum.)

Abdülkadir Geylani hazretleri o mübarek hâline rağmen, tam 25 yıl nefsinin ıslahı için çalıştığı hâlde, bizim nefsin peşinden koşmamızın sebebi nedir? Bu gaflet ve cesaret nereden geliyor? Bu gafletten kurtulmaya çalışmalıdır.
Bu kuru kafa kimdi?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir kimse neye kıymet verirse, Allahü teâlâ ona, kıymet verdiği şey kadar kıymet verir. Onun için büyüklerimiz, (Düşüncesi, arzusu, maksadı sadece dünya olanın, yediği içtiği haram olanın kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kadardır) buyurmuşlardır. Biz bunun için yaratılmadık. Cenab-ı Hak bizi Cennet için yarattı. İnkâr eden, elbette mahrum kalır. 

Nimet ne kadar kıymetliyse, onun düşmanı da o kadar çoktur. İnsanın en büyük düşmanı kendi nefsidir. Bu nefs, Allahü teâlâya düşmandır. Nefsten büyük düşman yoktur. Farzlardan biri de hubb-i fillah ve buğd-i fillah olduğuna göre, demek ki, Allah’ın düşmanı olan nefsimizi sevmeyeceğiz. Allahü teâlâ, (Nefsine düşman ol ki, dostum olasın) buyuruyor. 

Din, iyilerle beraber olmaktır. Başka türlü kurtulmak zordur. 

Kim feraha çıkmak isterse Allahü teâlâ onu feraha çıkarır, kim de sıkıntı çekmek isterse Allahü teâlâ ona sıkıntı verir. O halde eden, kendine eder. 

Bir balıkçı varmış. İşi gücü balık tutmakmış. Yine böyle balık tuttuğu bir gün, oltasına ağır bir şey takılmış. Oltayı çekmiş, bir bakmış, kocaman bir kuru kafa. Kuru kafaya bakmış, bakmış ve başlamış kendi kendine söylenmeye: 
− Ey kuru kafa, bir zamanlar belki sen çok zengindin, ama bak ne hâle geldin. Belki çok fakirdin, belki padişahtın, belki de hizmetçiydin, belki de çok güzel veya çok çirkindin...

Akşama kadar böyle saymış ve eklemiş sonunda: 
− Ama bak ne hâle geldin! 

Sonra, (Peki ben ne olacağım?) demiş kendi kendine ve yine kendisi cevap vermiş: 
− Ben de senin gibi olacağım! 

Tevbe istiğfar etmiş. Kuru kafayı atmış suya, kayığı, oltayı bırakıp, ilim tahsiline gitmiş. Senelerce uğraşmış, ilerlemiş ve sonunda İbni Semmak hazretleri olmuş. İmam-ı Ali Rıza hazretleriyle sohbet etmiş, asrının evliyası olmuş. Maruf-i Kerhi hazretleri Firuz isminde bir Hıristiyan çocuğuyken, onun Müslüman olmasına sebep olmuş ve onu irşat etmiş. Bir gün halife Harun Reşid, kendisini görüp, nasihat almak isteyince ona, (Kendini Mahşer yerinde, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda hesap verdiğini düşün! Sana verilecek hüküm, ya Cennet veya Cehennem. Hükmü Allahü teâlâ verir. Ona göre hareket et)buyurmuş. 

Nasihat isteyen birine de şöyle demiş:
− Allahü teâlâ helaller için hesaba çekeceğini, haramlar için azap edeceğini bildirdi.


Sonsuz ne demek? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir insana yapılacak en büyük iyilik, ona Müslümanlığı öğretmektir. Bir Müslümana yapılacak en büyük iyilik de, ona Ehl-i sünnet itikadını öğretmektir. Bunlardan daha büyük iyilik yoktur. Bir insanı, ebedi Cehennem ateşinden kurtarmaktan daha büyük keramet olur mu? İnsan sadece, (Sonsuz ne demek?) bir düşünse, bir anlasa beyni akar. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(Cehennemdeki kâfirlere, “Siz dünyadaki bütün sulardaki damlalar adedince, bütün kumlardaki tanecikler adedince yanacaksınız, sonra çıkıp Cennete gideceksiniz” denilseydi, sonunda kurtulacağız diye çok sevinirlerdi. Bütün dünya, gökyüzü dâhil, buğday tanesi dolu olsa, bir serçeye, “Her sene bir tane yiyeceksin” deseler, o buğdaylar biter, sonsuzun yanında hesabı bile olmaz.) 

Allah yolunda halis niyetle yapılan hizmetler zayi olmaz. Bu niyet olduktan sonra Cenab-ı Hak yardım eder. Allah yolunda çalışmak herkese nasip olmaz. Büyüklerimizin yani Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda, kime, İslam’a hizmet etmek nasip olursa, gece gündüz haline şükretsin, Rabbine hamd etsin! Düşman ne kadar kuvvetli olursa, cihadın sevabı o kadar çok olur, kat kat fazla olur. Kerimlerin kapısında, ehil olanlarla olmayanlar beraberdir. Allahü teâlâ, ihsan sahiplerinin en büyüğüdür. İnşallah içimizde ehil olan vardır. Bunlara ihsan ederken, mükâfat verirken, onların yanı sıra bize de verir, çünkü kerim olan, saçarmış, isteyen alsın dermiş.

Şibli hazretleri vefat ettikten sonra, bir tanıdığı onu rüyada, Cennette görünce sormuş:
- Bu makama nasıl ulaştın? Nasıl Cennetlik oldun?

O da buyurmuş ki: 
- Dört yüz hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadis-i şerif öğrendim. Bütün bu hadis-i şeriflerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum, çünkü kurtuluşu ve sonsuz saadete kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasihatleri hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadis-i şerif şudur: (Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!) 

Mesela insan bir çıra yakıp, alevine elini koymalı. Ne kadar dayanabilirse, o kadar günah işlemeli. Bir dakika dayanabilirse, o zaman bir dakika günah işlemeli. 
Bunun da elbette bir hikmeti var
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Cenab-ı Hak hakîmdir, yani hikmet sahibidir, Onun yarattığı her şey hikmetlidir. Mümin daima hayırlısını istemeli, çünkü neyin kendisi hakkında hayırlı olduğunu bilemez. Vâki olanda hayır vardır. Bir âyet-i kerimede mealen,(Hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinize, sevdiğiniz şey de kötülüğünüze sebep olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir) buyuruluyor. Demek ki, bazı şeyler zorumuza gider, çok üzülürüz. (Bu musibet başıma nereden geldi) deriz. Hâlbuki bilmeyiz ki, bu bizim için hayırlıdır. Bazı şeylere çok seviniriz, yaşadık deriz. Bilmeyiz ki, onlar bizim için kötüdür.

Bir padişah veziriyle ava çıkar. Tanınmamak için kıyafetlerini değiştirirler. Fakat vezirin bir âdeti vardır. Ne olay olursa olsun, (Efendim, bir hikmeti vardır) der. Padişah avını vuramayınca, (Efendim, üzülmeyin, bir hikmeti vardır) der. Padişah çukura düşünce, (Efendim üzülmeyin, bir hikmeti vardır) der. Padişahın gözüne bir çubuk gelerek, gözünü çıkarıp, kör eder. Vezir yine (Efendim, bunun da bir hikmeti vardır) der. Artık padişah dayanamaz, (Gözüm çıktı, hâlâ hikmeti vardır diyorsun, defol buradan!) der ve vezirini kovar.

Vezir ayrıldıktan bir müddet sonra, eşkıya o beldeyi basar ve padişahı yakalarlar. O her ne kadar, (Durun, ben padişahım) dese de, inanmazlar. Bir yere götürüp, (Bizim reisimizin bir adağı vardı. Bize, “Canlı olarak ilk yakaladığınızı adak olarak kesin” demişti. Onun için, şimdi seni boğazlayacağız) derler. Yere yatırırlar, tam kesecekleri vakit içlerinden biri, (Bunun bir gözü kör. Durun, körden kurban olmaz) der. Durumu reislerine sorarlar. Reisleri de, (O zaman bırakın onu, başkasını bulun!) der.

Padişah ölmekten kurtulup saraya gelince, (Hemen bana veziri bulun!) der. Vezir gelince, padişah özür diler. (Sen haklıymışsın, seni kovdum, ama yanlış yapmışım, hakkını helâl et) der. Vezir de, (Efendim üzülmeyin, kovmanızda da bir hikmet varmış. Beni kovmasaydınız sizin yerinize beni keserlerdi. Çünkü benim iki gözüm de sağlam. İyi ki beni kovdunuz) diye cevap verir. Padişah da, (Sübhanallah, seninle başa çıkılmaz) der.

Dolayısıyla her şeye üzülmek doğru değildir. İstediğimiz şekilde neticelenmeyen bir iş için, üzülmemeli ve üzerinde ısrar etmemeli. Onun da bir hikmeti vardır.

Allahü teâlânın merhameti sonsuzdur 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir kul, Rabbine az da olsa yaklaşırsa, Rabbi, ona daha çok yaklaşır. Kalbimizi Ona çevireceğiz. Kul, (Yâ Rabbî!) diye seslenince, cevap verir, (Lebbeyk! Ey kulum! Ne istiyorsun?) der. (Af istiyoruz) diyeceğiz. Seyyid Abdülhakim Arvâsî hazretleri, (Rabbimizle bizim muamelemiz, mevlâlık ve abdiyettir) buyuruyor. Abdiyet, kulluk ve kölelik demektir. Allahü teâlâ, (Benden isteyin, kabul ederim) buyuruyor. İhlâsla isteyeceğiz. Rabbimize yalvaracağız. Hatamız, kusurumuz, eksiğimiz çok, niyetlerimiz karışık, ama O yine de affeder, ihsanıyla muamele eder.

Günah işleyince, üzülelim. Dünyada verdiği sıkıntıları, günahlarımızın cezası olarak düşünelim. (Elhamdülillah, cezamızı dünyada verdi) diyelim. Allahü teâlâ hadis-i kudside, (Beni kalbi kırık olan kullarımın yanında arayın!), yani (Onların dualarını kabul ederim) buyuruyor. Dünya dertleri, mümin kullar için bir nimettir. Dünya zaten zıll-i zaildir, geçici bir gölgedir, gelip geçer.

Günahlarımız dağ kadar olsa da, Onun rahmeti, merhameti sonsuzdur. Allahü teâlâ hem affeder, hem de iyilikleri ihsan eder. (Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa’fü annî) duasını çok okumalı. Bu dua, (Yâ Rabbî, elbette sen günahları affedicisin, ihsan edicisin. Affetmeyi çok seversin, öyleyse beni affet yâ Rabbî) demektir. Bunlar hep Allahü teâlânın, günahkâr, nefsine esir olmuş kullarına müjdedir.

Dua etmek de, namaz, oruç gibi ibadettir. İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmektir. İbadet de, aczini, zavallılığını bildirmektir. Dua etmek emirdir. Birbirimize dua edeceğiz. Gıyaben yapılan duanın kabul edilme ihtimali fazladır. Merhum hocamız buyururdu ki:
(İnsan dua eder; "Yâ Rabbî! Bana şunu ver!" der. Ama o şey onun için hayırlı değildir. Allahü teâlâ onun iyiliği için istediğini ona vermez. O da "Niye duam kabul olmadı?" diye isyan eder. Bu bakımdan insanlar Allah yanındaki kıymetine göre dörde ayrılır: Birinciler: Nimet gelince sevinir, dert bela gelince isyan ederler. İkinciler: Nimet gelince sevinir, dert bela gelince isyan etmez, sabreder, ama gitmesini isterler. Üçüncüler: Dert bela gelince sevinir, razı olurlar.Dördüncüler: Dert bela gelince, nimetlerden alınan zevkten daha çok zevk alırlar ve gitmesini istemezler.) 
Bütün mesele imanı korumaktır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her ülfetin, bir külfeti vardır. Çok kıymetli bir pırlanta sahibinin, çalınacak korkusuyla gözüne uyku girmez. Sonunda yok olacak bir dünya malını korumak böyle olursa, her hazineden daha kıymetli olan iman cevherini korumak nasıl olur?

Bu zamanda, bir kimseye doğru imanın nasip olması çok zordur. Böyle bir imanla şereflenmek büyük nimettir, ama bundan sonrası çok tehlikelidir. Çünkü Allahü teâlâ rızka kefil, ama imana kefil değildir. Allah korusun imanını kaybeden mürted olur, sonsuz kalmak üzere, Cehennemin dibine gider. Ehl-i sünnet kitaplarında, (Şunu yapan, şunu söyleyen imanını kaybeder) diye maddeler hâlinde bildiriliyor. Onları iyi öğrenmeli. 

Diyelim ki dışarıda büyük bir kasırga var, ağaçları kökünden söküyor, damları uçuruyor. Orada elinde yanan bir mum bulunan kimsenin derdi, bu mumu söndürmemektir. İşte bu zamanda imanını korumak, mumu söndürmemek gibi çok zordur. İmansızlık fırtınası, ufak bir delikten iman mumunu söndürebilir. Çok kimsenin bundan haberi yok ki çaresine baksın!

İmanını kaybedenin, 99 kere hacca, umreye gitmesinin, yüzlerce rekât namaz kılmasının hiç faydası olmaz. Öldükten sonra da, (Eyvah, bu fırsat elden kaçmış) der, fakat iş işten geçmiş olur. Yoksa çok ibadet etmek meziyet değildir. Bütün mesele, imanı muhafaza edip küfre düşmemektir. İşte bu da, ancak farzları eksiksiz yapmak, haramlardan sakınmak, dine hizmet etmek ve Ehl-i sünnet âlimlerini sevip kitaplarını okumak ve yaymak gibi işlerle olur.

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, (Otuz yıl hep imanı anlattım. Anlayan üçü beşi geçmedi) buyuruyor. Demek ki, bu basit bir iş değildir. İman etmek zor, ama onu muhafaza etmek daha zordur. İnsan kızar, bir laf eder, her şey biter. Dili, gözü, eli, kalbi korumalıdır. (İçimizde bir yılan var, soktu, sokacak!) diye nefsimizden korkmalıyız. Pırlantamız çalınacak diye iman hırsızlarından korkacağız.
Bu zamanın iman hırsızları, kötü yayınlar ve kötü arkadaşlardır. Hepsi bir mayın tarlası gibidir. Bu zor zamanda mayınlara çarpmadan imanımızı korumaya çalışmalıyız.

Ne mutlu imanla ölene!

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Bir hayvanı gözümüzün önünde ateşe atsalar, vicdanı olan, buna tahammül edemez. Hâl böyleyken bazıları kendi evladını, kendi hanımını, hattâ bizzat kendini, ateşe nasıl atar? Çok yazık! Bu hayat, bir gün biter. Sonunda hepimizi kefene koyacaklar. Artık ondan sonra, kimseden fayda beklenmez. O fırsat artık geçti. Ne mutlu imanla ölene!

Tabiînin büyüklerinden Ömer bin Abdülaziz hazretleri, adalet timsaliydi. Çoban bir gün, kurdun sürüye saldırdığını görünce, (Halife Ömer bin Abdülaziz öldü) der. Nereden bildiği sorulunca, (O hayattayken onun korkusundan kurtlar sürüme saldıramazdı) cevabını verir. İşte bu zat buyuruyor ki:
(Ölüp de beni mezara koyunca, başımın üstünde bir baca yapın, başım gözüksün içinden. Beni kıbleye karşı yatırın. Bir gün sonra bacadan bakın! Eğer başım kıbleden başka yöne dönmüşse, bütün dostlara, “Ömer bin Abdülaziz imansız gitti” dersiniz. Artık onlar ağlasalar, üzülseler de faydasız. Eğer yüzüm dönmemişse, mezarı örtün, “Sevinin ey dostlar, Ömer bin Abdülaziz de imanını kurtardı” dersiniz. Çünkü, 44 kişiyi elimle gömdüm. Dördü hariç, hepsi öbür tarafa döndü.)

İman, müminle ateş arasında büyük bir duvar gibidir. Mümini ateşten korur. İmanı olmayan kurumuş demektir. Kurumuş ağaç, ancak yakılır.

Ebedî yani sonsuz ne demek iyi düşünmeli. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(Cehennemde ebedî kalacak olanlara, faraza, “Siz dünyadaki göl ve denizlerdeki damlalar adedince, çöldeki kum taneleri sayısınca yandıktan sonra çıkacaksınız" denilseydi, sonunda kurtulacağız diye o kadar sevinirlerdi ki, sanki nasıl yandıklarını anlayamazlardı. Bütün dünya, bütün gökyüzü, buğdayla dolu olsa, bir serçeye, “Her yıl bir tane yiyeceksin” deseler, o buğdaylar biter, sonsuzun yanında hesabı bile olmaz.)

İşte bu sonsuz azabı düşünerek imanı korumaya çalışmalı.

Vefat eden evliya bir zata, rüyada (Dünyaya geri gelmek ister misin?) diye sorulunca, (Dünyanın tamamını hesap sorulmamak şartıyla verseler de istemem. Sadece, kapı kapı dolaşıp ölüm ve kabir hâllerini anlatmak için isterim) buyurur.
Bütün nimetlerin şükrü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bu dünya çalışma yeridir. Nasıl ki insan bir işte çalışır, ay sonunda ücretini alırsa, bu dünyada da herkes bir işle meşguldur. Kıyamet günü Allahü teâlâ buyuracak ki:
(Şimdi ücretlerin dağıtılma zamanıdır, dünyada yaptıklarınızın ücreti ödenecektir. Benim rızam için çalışanların ücretlerini ben vereceğim. Nefsi için, şöhret ve servet için, insanları memnun etmek için çalışan, gitsin ücretini onlardan istesin, benden bir şey beklemesin!) 

Bu yüzden din büyüklerimiz, (Bir kimsenin Ali için çalışıp da, Veli’den para istemesi olacak şey değildir. Kime çalıştıysa, ücretini ondan istemesi gerekir) buyuruyor. Kur’an-ı kerimde de mealen, (Kim Allah içinse, Allah da onun içindir) buyuruluyor. Sevgi de, hizmet de, yani her şey Allah için olmalı. Onun için, neyi ne maksatla yaptığımızı iyi bilmeliyiz. Âhirete gidince hiçbir şey sürpriz olmayacak. Kim burada ne için çalıştıysa, âhirette karşılığını alacaktır. Orada hatır gönül, para pul geçmez. 

Kim Rabbimizin rızasını, Onun emir ve yasaklarını düşünerek, Onun rızası için çalışırsa, elbette Allahü teâlâ ücretini verecektir, Onun verdiği ücret de sonsuz Cennettir. Onun rızasına uygun olmayan her türlü hâl ve hareket, bu dünyada hiçbir şeye yaramayacağı gibi, âhirette de çok acılara sebep olacaktır. 

Doğru imana sahip olmak şarttır. Doğru imana sahip olunca işler kolaylaşır. Hepimiz, her an imtihan içindeyiz. Onun için Bayezid-i Bistami hazretleri,(Cenab-ı Hakk’ın her nimetine çok şükretmeli. Onun nimetinin olmadığı bir an bile yoktur) buyuruyor. Gerek tabiat olaylarında, gerek vücudumuzda, her an, her zerremiz Cenab-ı Hakk’a muhtaçtır. O halde, bu nimetler için her an Allahü teâlâya şükretmek gerekir. 

Bu nimetlerin şükrü çok zor yapılır, fakat Ehl-i sünnet âlimleri, bu gaflet deryasında yüzen müminler için bir kurtuluş çaresi, bir kolaylık bildirmişler, (Beş vakit namazını doğru kılan, bütün nimetlerin şükrünü eda etmiş olur)buyurmuşlardır. Namaz kılmayanın hiçbir şükrü, ibadeti ve iyiliği kabul olmaz. Namaz kılmıyorsa, gözlerinden yaş yerine kan akıtsa, Allahü teâlânın verdiği nimetlere şükretmiş olmaz. 24 saat devamlı Allahü teâlâyı anmak, hatırlamak, Ona şükretmek gerekir. Bu ise, gafletteyken mümkün olmaz. (Kim beş vakit namazı kılarsa, bir vakitten sonra diğer vakti düşüneceği için, yatarken sabah namazını düşüneceği için, bütün gün Allah’ı hatırlamış ve Ona şükretmiş olur) buyuruluyor. Beş vakit namazı kılanlar için böyle müjdeler verilmiştir.
Büyüklerin hakkı nasıl gözetilir?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsandaki en büyük nimet, imandır. Elden kaçması en kolay nimet de budur. Bu imanın insanda hep kalması için şart, mümin kardeşlerini sevmektir. İnsan, din kardeşini sevmezse, imanını yavaş yavaş kaybeder de haberi olmaz, çünkü hubb-i fillah yani Allah için sevmek, imanın temelidir.

Tatlı dilli, güler yüzlü olmalı. Hiç kimseyle münakaşa etmemeli. Dinde tefrikaya düşmek, yani bölünmek fitnedir. Evliya bir zata bir talebesi şöyle bir sual sorar:

- Efendim, İmam-ı Rabbani hazretleri, (Nimetin elden çıkmasına en büyük sebep, o nimetin şükrünün eda edilmemesi ve size bu nimetin gelmesine sebep olan zatın haklarının gözetilmemesidir) buyuruyor. Din büyüklerinin hakkı nasıl gözetilir, büyükler bizden ne isterler, bizden nasıl razı olurlar?

O zat cevap olarak buyurur ki:

- Büyükler bizden çok şey istemiyor. Sadece, (Gıybet, dedikodu etmeyin! Birbirinizi üzmeyin, münakaşa etmeyin, kalb kırmayın! Birbirinizi sevin, sizler kardeşsiniz. Bu kardeşliğinize toz kondurmayın! Öyle olursanız ben de sizden razıyım. İki talebemiz eğer birbirine darılırsa, çok üzülürüz) diyorlar. 

- Efendim, hepsi bu kadar mı?

- Evet, hepsi bu kadar. Taş olsa, insan buna tahammül eder. (Mademki emir böyledir, tamam) der. Mümin Allah’ın dostudur. Allah’ın dostu nasıl üzülür! O üzüntünün akıbetinden korkulmaz mı? Eğer onların üzülmesi bizim sebebimizle olacaksa, haklı da olsak, ben haksızım demeli, suçu, kabahati üzerimize almalı! Yeter ki onlar üzülmesin! Onun için evladım, aranızda dargınlıklar varsa kaldırın! Bugüne kadar ufak tefek kırgınlık varsa, üzüntüler olmuşsa, bunları derhal bitirip, (Kabahat bende kardeşim, sen haklısın) demeli! Böyle demekle bir şey kaybetmeyiz, ama çok şey kazanırız. (Haklı olduğu halde, “Sen haklısın, kabahat bende” diyene Cennette köşk verilecek. Kefili benim, gelsin benden istesin) hadis-i şerifi, ne güzel teminattır. Cennetteki köşke ancak imanla ölen kavuşur. Bütün uğraşmamız, yaptığımız her şey, zaten imanla ölmek içindir. İnsan bu teminatı, Cennetteki bu köşkü, alçak olan, kâfir olan nefsi için nasıl feda eder? Büyüklerin bize verdikleri nasihat hep şudur:
(Münakaşa etmeyin! Tartışmak, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın da düşmanlığını artırır. Hangi konuda olursa olsun, münakaşadan kesinlikle uzak durmalıdır.)

Öyle gelen böyle gider 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Evliya zatların ruhaniyetinden, ilminden, feyzinden faydalanmanın şartlarından biri, onun Allah adamı olduğuna inanmak ve bunda asla şüphe etmemektir. İkincisi, onu çok sevmektir. Bu sevginin alameti de, ona tam tâbi olmak ve itaat etmektir.

Bu büyüklerin huzuruna, boş giden dolu döner, dolu giden boş döner. Dolu şeye bir şey koymazlar. Boş olarak gitmeli, dolu olarak dönmeli. Dolu giderse, yani kendinde bir varlık hissederse faydalanamaz, eli boş döner. (Ben biliyorum, ihtiyacım yok diyen) elbette ilimden, feyzden mahrum kalır. Büyüklere tam inanmış, sadık olarak gitmeli.

Horasanlı bir genç, bir gün Kutbüddîn-i Bahtiyar hazretlerinin kabrine gider. Bu mübarek zatın ruhaniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Silsile-i aliyye büyüklerinden Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin Delhi’ye geldiği gece rüyada, (Bu beldenin kutbu geldi, gidin, ona tâbi olun!) diye söylerler. O genç Bâkî-billah hazretlerine gelip rüyasını anlatır ve talebe olmak istediğini söyler, ama o zat, (Ben de öyle birini arıyorum, bulursan bana da bildir!) diyerek genci geri gönderir.

Genç, ertesi gece tekrar aynı rüyayı görür ve yine oraya gidip durumu arz eder. Mübarek zattan aynı cevabı alan genç yine geri döner. Tekrar aynı rüyayı görür. Genç yine gelir ve aynı cevabı alıp geri döner. Bu sefer rüyada gence derler ki:
(Büyükler, biz büyüğüz, gel seni kurtaralım demezler. Onlar insan-ı kâmildir, “Biz kim oluyoruz ki” derler. Sen git, esaslı şekilde, tam teslim ol!)

Genç tekrar gidip, (Aradığım zatı buldum efendim. O zat sizsiniz. Şu bıçakla beni doğrasanız, artık gitmem. Beni buradan ancak mezara götürürler) der.

Genç öyle bir şevkle, öyle bir teslimiyetle yapışır ki, Bâkî-billah hazretleri, (Peki o zaman, gel) buyurur. Bir teveccühte bütün kemâlâtı verir, (Haydi, evine dön!)der. O genç de veli bir zat olur. Öyle gelen, böyle gider. Şüpheyle gelmeyi, bu büyükler gelmek saymazlar.
Cahilin bedeni seyyar bir kabirdir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Cahilin bedeni seyyar bir kabirdir. İlim öğrenmediği müddetçe gaflet uykusu içindedir. Ölünceye kadar uyanmaz.

* Âlim; sözü, işine uygun olandır. Âlim ilme doymaz.

* Âlim, cahili hemen tanır, çünkü daha önce o da cahildi. Cahil âlimi tanımaz, çünkü daha önce âlim değildi. 

* Akıllı, ahireti dünya ile değişmeyendir. 

* İstikametin başlangıcı gayret ve azim, ortası hidayet, sonu Cennettir.

* Başkalarını ziyaret ve onlara hediye vermek, kalblerin kilitlerini açan iki altın anahtardır.

* Birisinin aybını örtmek ona altın elbise giydirmekten daha hayırlıdır.

* Bir kimsenin malının olmaması önemli değildir, Allah için birkaç dostu varsa yeter.

* Kalbi gül gibi olanın sözleri ve davranışı ıtır gibi olur.

* Bir kulda dinimize ve insanlara hizmet ruhu ölünce namazını bile kılsa diri sayılmaz.

* Bolluk ve bereketi zenginler değil, yoksullar anlar.

* Bir Müslüman, diğer Müslümanın da, Allahü teâlânın seçtiği kul olduğunu unutmasın.

* Dünya hayaldir. Peşinde koşmamalı, koşana ahmak ya da gafil derler.

* Dünya üzeri şekerle kaplı zehirdir. Buna rağmen yiyene, geçmiş olsun. 

* Nefsini hor ve zelil gör. Büyüklerin yolundan gitmeyen nefsini hakir ve zelil göremez.

* İhlaslı ol, ihlas esastır, ihlas yoksa hiçbir şey yoktur, her şey boştur. 

* Üç şeyden çok sakının: Nefsin arzu ve isteklerine uymaktan, kötü arkadaştan ve bir de kendini beğenmekten.

* Herkesin kalbinde, cömertlere karşı muhabbet, cimrilere karşı nefret vardır.

* Dil gönlün, gönül ruhun, ruh da insanın hakikatinin aynasıdır.

* Dünya malına sevgi, Allahü teâlâ ile aradaki perdedir.

* İğne ile dağı devirmek, kalbden kibri söküp atmaktan daha kolaydır.

* İhtiraslı kimse, bütün dünyaya sahip olsa da yine fakirdir.

* Öyle bir kimseyle arkadaşlık edin ki; onda dünya malı hırsı bulunmasın.

* İnsanlar üç sınıftır. Bunlar; idareciler, din âlimleri ve halk. İdareciler bozulunca geçim, âlimler bozulunca din, halk bozulunca ahlak bozulur.

* Bir insanın; iyiliklerini hatırlayıp, günahlarını unutması gururundandır.

* İyi kimsenin kalbinde iyi, kötü kimsenin kalbinde kötü düşünceler dolaşır.

* Ahirette rahmete kavuşmak için, ölürken iman ile gitmek lazımdır.

* Şikayetçi olup ağladığım nice günler oldu. Zaman geldi ki, ağladığım günlere ağladım.

* Yapılan bir günah ile övünmek, o günahı yapmaktan daha kötüdür.

* Kibir bulunan kalbde, Allah korkusu bulunmaz.

* Bir kimse, bütün ilimleri kendinde toplasa da, Allahü teâlânın rızasına uygun ibadet etmedikçe, azaptan kurtulamaz.

* Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür. Hiddet ise, öfke ateşini körükler.

* Eshab-ı kiramdan herhangi birini kötülemek, dini kötülemek olur.

* En kıymetli ibadet, Allahü teâlânın dinini, Onun kullarına yaymaktır.

* Allahü teâlâdan gelene razı olmak ve Onun kullarına acımak, Peygamberlerin ahlakındandır.

* Tevekkül; bütün işlerinde Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi Ondan bilip katlanabilmektir.

* İnsanları dara düşürmek, sıkıştırmak ve incitmek haramdır. 

* Sabır, en güzel huy, ilim en şerefli süs eşyasıdır.

* Yoksullara hizmet eden, şu üç şeyle mükafatlandırılır: Tevazu, edep ve cömertlik.

* Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras ve ilim gibi şeref olmaz.

* Kendini olduğundan fazla gösteren kimse, kendi durumunu inkâr etmiş olur.

* İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar, Cehennemden korkup, korunmak için çalışsalardı, mutlaka Cennete giderlerdi.

* İnsanlar zaruret diyerek, yiyecek kazanma peşinde koşarlar. Halbuki esas zaruret günahlardan kaçınmaktır. Fakat çokları bundan kaçınmayıp, yiyecek peşinde koşarlar.

* Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder, ifşa etmez.

* Gafillerden, cahillerden ve yaltakçılardan uzak dur!

* Oruç tutmak, Allahü teâlânın sıfatıyla sıfatlanmaktır. Zira Allahü teâlâ yemekten ve içmekten münezzehtir.

* Bir kimse bir nimete kavuşur da bunun şükrünü yapmazsa, o nimet elinden gider de, o kimsenin haberi bile olmaz.

* Şu üç şey Allahü teâlâyı çok üzer: 1- Vakti boşa geçirmek, 2- İnsanlarla alay etmek, 3- Gıybet etmek.

* Cehennemin en pis kokan yeri, zina yapanların bulunduğu kısmıdır!

* Allah’tan başka her neye taparsanız, hepsi hiçtir. Yazıklar olsun o kimseye ki, bir hiç iledir.

* Bir şeye ihtiyaç duyulduğu halde, çalışıp onu temin etmemek, çoluk çocuğu perişan bırakmak, cahillik ve tembelliktir.

* Bir haber duyduğunuz zaman onu nakletmek için değil, ona uymak için iyi anlayıp düşünün! Çünkü ilmi rivayet edenler çoktur, fakat riayet edenler pek azdır.

* İşin esası üç şeydir: Helal yemek, ahlak ve amelde Resulullah efendimize tâbi olmak, her işi yalnız Allahü teâlânın rızası için yapmak. 

* Kulluğun en güzeli; kulun Allahü teâlânın verdiği nimetler karşısında, şükürden aciz olduğunu bilmesidir. 

* Günahlar gizli olarak işlenirse; bunun zararı, günahı işleyenleredir. Lakin açıktan işleniyor ve buna mani olunmuyorsa, bunun zararı herkesedir. 

* İntikam alıp da sonunda pişman olmaktansa, affedip de pişman olmak daha sevimlidir. 

* Fakirlik, haline şükredip, kimseye şikayet etmeyerek ihtiyacını gizlemektir.

* Bedbaht kişi, unutulmuş günahlarını açığa vuran kimsedir. 

* Ölüm gelmeden hesabınızı yapınız! Tevbe ediniz ki, affa kavuşasınız. 

* Kâfirler zulüm ile öldürülse de Cennete gitmez. Cennete girme şartı Müslüman olmaktır. 

* İnsanı küfre götüren günahların başında kibir gelir. 

* Lüzumsuz şeylerle uğraşanları Allahü teâlâ sevmez. 

* Harama düşkün olmak leşe düşkün olmaktır. 

* Medeniyet; fende ilerlemek değildir, fen vasıtalarını insanların hayrına kullanmaktır. 
* Sonu olan bir şeyi elde etmek için, sonsuz olanı vermek akıl işi değildir. 

* Dünya, haramlar ve mekruhlardır. 

* Nefes sayısı bellidir. Artmaz eksilmez. Trafik kazası, kalb krizi vesaire bunlar işin bahanesi. 

* Min gayri havlin minna vela kuvveh... çok güzel bir dua, benden değil, benimle ilgisi yok, benim kudretim, emeğim dışında, demektir. Mesela, yemek yiyoruz, fasulye nerelerden, kimlerden geçerek geliyor. Ekilmesinden yetiştirilmesinden ayıklanmasından hiç haberimiz yok. Önümüze gelmiş yiyoruz. Rızk insanın, insan rızkının peşinden koşar. Birbirlerini ararlar bulurlar. 

* Birinin malını parasını, gizli almaya hırsızlık, bilerek zorla almaya gasp denir. O para verilmedikçe ölünceye kadar devamlı günah yazılır. Akıl işi değil. Böyle yapıldığında, gasp, hırsızlık günahının yanında, bir de şu günah var. Eğer bu mal, para götürülmemiş olsaydı, onunla hayırlı bir hizmet yapılacak idiyse, bu hizmete mani olunduğu için hırsızlık ve gasp günahına bu vebal de eklenir. Kul hakkı çok önemlidir. Bunun için ölün fakat başkasının hakkını yemeyin. 

* Suizandan sakının. Başka günahlara da sebep olur. En tehlikeli günahlardandır. Çünkü suizannın tevbesi olmaz. Yani kişi suizan ettiğini bilmediği için tevbe etmez. Tevbe edilmeyen günahın cezası Cehennem ateşidir.

* Mümin gıda gibi olmalı. Her zaman ona ihtiyaç duyulmalı. 

* Size gelen nimete vesile olan kimseye teşekkür etmedikçe, o nimet için yapacağınız şükrü Allahü teâlâ kabul etmez.

* Küfürden sonra en büyük günah kalb kırmaktır. Kâfirin dahi kalbini kırmayın. 

* Bütün afetlerin başı, doyuncaya kadar yemektir. 

* Dünyada, Allahü teâlâdan en çok korkan kimse, kıyamet günü insanların en emini olur. 

* Cevap çok uzun olduğu zaman doğru gizli kalır. 

* Kendinde bulunduğu zaman gizli kalmasını istediğin bir şeyi, başka birinde görürsen açığa çıkarma. 

* Her kime şu 5 saadet verilmiş ise, o kimse çok mesuttur: 1- Vücut sağlığı, 2- Güvenli olması, 3- Rızk genişliği, 4- Şefkatli ve vefalı eş, 5- Feragat duygusu.

* Ahirette sana lazım olacak şeye bugün öncelik ver! Ahirette sana zarar verecek şeyi de terk et! 

* Annenin yavrusundan kaçacağı kıyamet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun! 

* Ey insan! Bu günler mutlaka gelip geçecek, hatta birçoğu geçti. O halde hiç olmazsa geride kalanlarının kıymetini bil! 

* Akıllı kişi, Allahü teâlâyı daha çok tanır. Daha çok tanıyan hedefine daha çabuk ulaşır. 

* Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibadet yapmaktan hayırlıdır. 

* Seni Allahü teâlâya yaklaştıran şey, ihtiyacını Ondan istemendir. Halka sevdiren şey de onlardan bir şey istememendir.

* Hasetçi kimse için rahat yoktur. 

* Başkalarının zarar görmesine sevinen kişi, kurtuluşa kavuşamaz. 

* Allahü teâlânın emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmayı ganimet bilmelidir. 

* İhtiras, gafillerin kalbinde şeytanların sultanıdır. 

* Dünyayı ele geçirmek için ahireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak ahmaklıktır. 

* Hanımının eziyet ve sıkıntı vermesine sabreden kimseye, Allahü teâlâ, Eyyub aleyhisselama verilen sevaptan verir. 

* Kim Cennetliklerden olmayı isterse, salih kimselerle beraber olsun. 

* Dünya ve ahirette elem ve kederlerden kurtulmak isteyenler, kötü ahlak sahipleriyle görüşmemelidir. 

* Dargınlar barışmalıdır. Önce davranan önce Cennete girer. 

* İman ve ilim, ikiz kardeş ve birbirinden ayrılmayan arkadaş gibidir. 

* Haram para ile sadaka veren, cami yaptıran, hayrat yapan kimse, kirlenmiş elbiseyi idrar ile yıkayan adama benzer ki, daha çok pislenir. 

* Öfke ve hırstan korunmuş olan kurtulmuştur. 

* Ya göründüğün gibi ol; yahut olduğun gibi görün! 

* Bir kimse Allahü teâlânın kendisini gördüğüne yakîn olarak inanırsa, azalarını ve kalbini günah işlere kaptırmaz. 

* Cimrinin en çok sevdiği mirasçılarıdır. Ne kendi yer, ne başkalarına yedirir. İllâ mirasçılarına saklar.

* İnsanla hayvan arasında kalb ve ruh farkı vardır. İnsan, eşref-i mahlukat olarak, Allah’ı tanımaya elverişli vasıfta yaratıldı. Ayna gibi, aynanın sadece camı işe yaramaz, ayna vazifesi yapmaz. Arkasındaki maddeler de tek başına işe yaramaz. Ancak ikisi beraber olursa işe yarar, karşıdakini gösterir. Sadece beden işe yaramaz. Bu hayvanlarda da var. Beden kalb ve ruh ile beraber olursa Allahü teâlâyı tanımaya elverişli hâle gelir. Yürek başka, kalb başkadır. Kalb manevi bir lâtifedir.

* İtikat çok önemlidir. İtikadı bozuk olan birisi, dinimizin bütün emirlerini yapsa, yasaklarından kaçsa, sabaha kadar zikir çekse bu kimsenin, Cehenneme gitmeme ihtimali yoktur. Mutlaka Cehenneme gider.

İçki içen, dinin emirlerini yerine getirmeyen fasık bir kimsenin itikadı düzgün ise, bu kimsenin Cehenneme gitmeme ihtimali vardır. Tevbe eder veya Cenab-ı Hak affeder, Cehenneme gitmeyebilir. Fakat, itikadı bozuk olan kimse, itikadının bozukluğunu bilmediği için, tevbe de etmez. 

* Ahmak ile arkadaşlık etme! Ondan kendini koru! Nice ahmaklar var ki, arkadaş oldukları akıllı kimseleri helak ederler. Kişi arkadaşı ile ölçülür. Kalbler buluştuğu zaman birinin diğerine tesiri vardır. Kendilerinden haya edilen kimselerle arkadaşlık etmek suretiyle amellerinizi güzelleştirin!

* Sakın kibirlenme! Büyüklük taslayanlara özenme. Çünkü Allahü teâlâ, her zorbayı zelil, her büyükleneni hakir ve zelil eder. Affettiğinden dolayı asla pişman olma; cezalandırdığın için de sakın sevinme!

* Affetmek fazilettir. Emanete hıyanet etmemek imandan, güler yüzlülük ihsandandır. Doğruluk kurtarır, yalan felakete sürükler. Kanaat insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır, şehvet kandırır. Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaltır. Haset yıpratır, nefret çökertir.

* Gerçek müminin sevgisi, kızması, bir şeyi alması, yapması ve terki, hep Allah için olur.

* Allah’ın azabından korkmak, müttekilerin, takva sahiplerinin nişanıdır.

* Haset eden daima hastadır, cimri insan daima fakirdir.

* Tasarruf ve kanaat edin, zira bunlar boyun eğme zilletinden daha kolay ve hayırlıdır.

* Öfke, tutuşturulmuş ateş gibidir. İnsan hakim olmazsa, ilk yanan kendisi olur.

* Allah için kardeş olanların sevgisi, sebebi daim olduğu için devam eder. Dünya için kardeş olanların sevgisi, sebebi devam etmediği için, kısa sürer, bir an gelir son bulur. 

* Dünya müminin hapishanesi, ölüm beraatı, Cennet de eğleneceği yerdir. 

* Yaptığı günah bir işle öğünmek, o günahı yapmaktan daha kötüdür.

* Kim kendi bozuk hâlini düzeltirse, kendini çekemeyenlere fırsat vermemiş olur. 

* Günah işlerken âcizlik göstermediğin gibi, tevbe etmekte de âcizlik gösterme.

* Her yerde doğru birdir. 

* Bişr-i Hafi hazretlerinin evine gelen zat, hür müsün köle misin dedi. Hürüm diye cevap verince bırakıp gitti. Peşinden koşarak niye gidiyorsun diye sorunca, sen hürüm dedin. Kulum deseydin kulluğunu bilirdin, diye cevap verdi. 

* Her zevalin bir kemali ve her kemalin bir zevali vardır. Eğer zeval vakti gelmişse bunu kimse durduramaz, yok eğer zeval vakti gelmemişse bunu kimse öne alamaz. Ayağımıza bir diken batsa bunu, bir günahımız sebebiyle oldu bilmeliyiz.

* Hastalıkta şifa vardır. Ayaklarınız rahatsızlansa bile. Bu vücuda rahatsızlık veren her şey insanın âcizliğini anlamasına, Cenab-ı Hakka dönmesine sebep olur. Bu sebeple kalb için şifadır.

* Allahü teâlâ beraat gecesinde afv-ı mağfiret vaad ediyor. Cenab-ı Hak vaadinden dönmez. 

* Allahü teâlâ sıkıntılı halde yapılan duayı kabul eder. Hastalık sıkıntı olduğu için, hastanın duası red olmaz. Her sıkıntı aynı şekildedir. 

* Hastalığa, sıkıntıya üzülünmez. Ancak hizmetlerine, namazına mani olursa o zaman üzülünür. Bununla beraber, hastalık ve sıkıntıları istememelidir, hasta olmamak için sebeplere yapışılır, buna rağmen gelirse sabredilir. 

* Kalbleri temizlemenin bir ilacı da, Allah dostlarının kelamıdır. Onların yazılarını okuyunca kalbler temizlenir. 

* Cuma günleri mevtaların ruhları, tanıdıklarına evlatlarına gelirler, bir hediye beklerler, bir Yasin-i şerif okusa da sevabını bana hediye etse diye beklerler. 

* Temiz ve helal ye de, ister sabaha kadar ibadet et, ister uyu! 

* Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermayesi, nafileler de kazancıdır. Sermaye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz.

* Acele etme! Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi olmalı. Kanaat bitmeyen bir hazinedir.

* Büyük zatların büyük olmalarına bazı şeyler sebep olmuştur. Dostlarının ısrarları karşısında dikkat ettikleri, prensip edindikleri hususlardan birkaçını bildirmişlerdir. Bunlardan bazılarını, kıymetli eserlerden alarak yazıyoruz:

Hazret-i Ebu Bekir’e sordular: Allah için söyle, bu mertebeye ne ile eriştin. Buyurdu ki: 
Dinimi dünyaya tercih ettim. Ahiret için, Allah rızasını seçtim. Her zaman Allahü teâlânın hakkını üstün tuttum, her işimde sadece Allahü teâlânın rızasını gözettim ve bunun dışına asla çıkmadım. 

Aynı şekilde Hazret-i Ömer’e sordular. Buyurdu ki: 
Allahü teâlâ dilerse bir kulunu aziz eder dilerse zelil eder. Bunu hiç unutmadım. 

Hazret-i Osman’a sordular. Buyurdu ki: 
Kur'an ve Sünnete uydum. Allahü teâlânın her şeyime vakıf olduğunu hiç unutmadım. 

Hazret-i Ali de buyurdu ki: 
Cihad ile eriştim. 30 yıl mücahede kılıcı ile ve haşyet zırhıyla ve vera kalkanı ile, taat ve ibadet oku ile, gönül kapısında oturdum. Allahü teâlânın rızasından başka hiçbir şeyi, gönlüme koymadım, hatırıma getirmedim. 

Hazret-i Lokman buyurdu ki: 
Emanete riayet, doğru söylemek ve malayaniyi [faydasız sözü] terk edip, bana gerekmeyeni bırakmakla bu dereceye kavuştum.

Hazret-i Musa, Hazret-i Hızır’a, (Ledün ilmine nasıl kavuştun?) diye sordu. O da,Günah işlememeye sabretmekle dedi. Kavmi, Hazret-i Musa’ya, (Allahü teâlâ neden razı ise, onu yapalım) dediler. Vahiy geldi: (Benden razı olursanız, sizden razı olurum.) Allah’tan razı olan, Onun emirlerine uyar ve yasaklarından kaçarak Onun takdirine razı olur, böylece yüksek derecelere kavuşur.

İmam-ı Ebu Yusuf’un oğlu ölünce, talebesine, Defin işini siz yapın. Ben hocamın [imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretlerinin] dersine gidiyorum dedi. Kendisini vefatından sonra rüyada Cennette muhteşem bir hayat sürerken gördüler. Bu ne ihtişam, nasıl kavuştun dediler. O da, İlme, ilim öğrenmeye ve öğretmeye olan sevgim ile buyurdu.

Hazret-i Musa, Peygamber efendimizin sahip olduğu makamlardan birinin nurunu görünce, bayılacak hâle geldi, Resulullahın bu dereceye nasıl yükseldiğini sordu. Hak teâlâ buyurdu ki: 
(Yüksek ahlakı sayesinde bu dereceye kavuştu. Bu ahlak isardır. Ya Musa, ömründe bir kere isar edene, isar ahlakı ile bana kavuşana hesap sormaktan hayâ ederim.) [İsar, muhtaç olduğu bir şeyi kendi kullanmayıp, muhtaç olana vermektir.]

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: 
(Kıyamette, sorgusuz sualsiz uçarak Cennete gidenlere melekler, (Bu dereceye nasıl kavuştunuz) dediler. “İki hasletimiz vardı. Yalnız iken de günah işlemeye utanırdık ve Allahü teâlânın verdiği az rızka razı olurduk” dediler.) [İbni Hibban]

Bayezid-i Bistami hazretleri de, Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle bu dereceye kavuştum buyurdu.

Hazret-i Musa, salih bir zata imrenip, kim olduğu sorunca, Hak teâlâ buyurdu ki: 
(Bu zat, şu üç amel ile bu dereceye ulaştı: Hiç haset etmedi, ana-babasına asi olmadı ve söz taşımadı.) 

Bahaeddin-i Buhari hazretlerine bu dereceye nasıl kavuştun diye sordular,Resulullah efendimize tâbi olmakla buyurdu. 

Alaaddin-i Attar hazretleri de buyurdu ki:
Hocam Bahaeddin-i Buhari’nin bana tek nasihati vardı: “Alaaddin beni taklit et” buyurmuştu. Bunu yaptım. Onu taklit ettiğim her hususta onun aslına kavuştum. 

Ebü'l-Abbâs-ı Mürsi hazretleri sohbetlerinde hep; "Hocam Ebül-Hasan-ı Şâzili buyurdu ki, Hocam şöyle anlattı" şeklinde söze başlar, hep hocasından nakiller yapardı. Bir gün biri; "Hep hocanızdan nakil yapıyorsunuz. Hiç kendinizden bir şey söylemiyorsunuz" demesi üzerine buyurdu ki:
Ben evden bir şey getirmedim. Ne kazanmışsam dergahta kazandım. Hocamdan öğrendiklerimi "Allahü teâlâ buyurdu ki, Resulü buyurdu ki" veya "Ben diyorum ki" diyerek pek çok şey anlatabilirim. Ama bütün bunları öğrenmeme, bu dereceye yükselmeme vesile olan hocama karşı edebe riayet ederek, hep hocamdan naklederek konuşuyorum. Uygun olan da budur. Hocasından bahsetmeyen, hep ben diye konuşan kimsede hayır yoktur. En iyi âlim, kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değil, nakleden, vasıta olandır. Dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar aynıdır, değişmez. Nakleden aziz, nakilsiz konuşan rezil olur.

Süfyan-ı Sevri hazretleri haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçanların başında gelirdi. Edep ve tevazuda benzeri azdı. Dostlarından biri kendisini rüyada görüp, Cennette nurdan kanatlarla uçtuğunu gördü. "Bu dereceye nasıl kavuştun?" dedi.Dine uymakta çok hassas davranmakla buyurdu.

Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri, "Bu işe başladığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye soranlara buyurdu ki: 
Temeli doğruluk üzerine attım. Hiç yalan söylemedim. İçim ile dışım bir oldu. Bunun için işlerim hep rast gitti. 

Habib-i Râi hazretleri, ağaç çanağını bir taşın altına tutar, biri bal, biri süt olmak üzere iki çeşme akmaya başlardı. Oradakiler bu kerameti görünce, Bu dereceye ne ile kavuştun dediler. 
Muhammed aleyhisselama uymakla buyurdu ve devam etti: Hazret-i Musa’nın kavmi kendisine karşı oldukları halde hâre taşı onlara su verdi. Derecesi Hazret-i Musa’dan yüksek olan Resulullaha uyduktan sonra taş niye süt ve bal vermesin ki?

Bişr-i Hâfi hazretleri anlatır: 
Rüyamda Resulullahı gördüm, bana (Allahü teâlânın seni neden üstün kıldığını biliyor musun?) buyurdu. Ben hayır deyince, (Sünnetime tâbi olman, salihlere hizmet etmen, din kardeşlerine nasihat etmen, Ehli beytimi ve Eshabımı sevmen sebebiyle bu dereceye kavuştun) buyurdu.

Râbia-i Adviyye hazretlerinin tevekkülü o dereceye ulaşmıştı ki; (Gök tunç olsa, yer demir kesilse, gökten bir damla yağmur düşmese, yerden bir bitki bitmese ve dünyadaki bütün insanlar benim çocuğum olsa, Allahü teâlâya yemin ederim ki onlara nasıl bakacağım düşüncesi kalbime gelmez. Çünkü, Allahü teâlâ hepsinin rızkını vereceğini bildirmiş ve üzerine almıştır) derdi. "Bu yüksek derecelere ne ile kavuştun?" dediklerinde; Beni ilgilendirmeyen her şeyi terk ve ebedi olanın yani Allahü teâlânın dostluğunu istemekle buyurdu.
Cennet bahçesi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zat anlatıyor: 
Bir gece yatağa yattım. Kendimi ölmüş olarak kabul ettim. Başıma neler gelecek diye düşündüm. Beni yıkarlar, kefene sararlar, tabuta koyarlar, cenaze namazım kılınır, kabre koyarlar, defin bitince telkin verip giderler. Kabrin içerisinde, böcekler etimi yerler diye düşündüm. 

Mezara giren hiç kimse, ister Müslüman, ister kâfir olsun, böceklerin vücudunu ısırmalarından, yemelerinden, meydana gelen o acıyı duymaz. Peygamber efendimiz, (Müminin kabri Cennet bahçesidir) buyuruyor. O aşk ve muhabbet içerisinde, büyük zatlara kavuşunca, o büyük zevk karşısında, insan o acıyı duymaz. Kabir, kâfir için de Cehennem çukuru olduğu için, bu büyük azap karşısında, yılanın, çıyanın, böceklerin ısırmasını hiç duymaz.

Allahü teâlâ, Peygamber efendimizin güzelliğini, dünyadayken pek çok perdelerin arkasında gizlediği hâlde, o hâliyle de çok güzeldi. Örtülü olmasaydı, o güzellik karşısında sadece insanlar değil, bütün varlıklar çatlar, ölürdü. Allahü teâlâ, onu âlemlere rahmet olarak, insanların helak olmasına değil, kurtulmasına vesile olsun diye gönderdiği için, pek çok perdenin arkasında güzelliğini gizlemiştir. 

Vefat ederken
İnsan vefat ederken Peygamber efendimiz bütün güzelliğiyle görünecek. Onu gördüğü anda insanı bin parçaya bölseler, vücudunu kesseler, o muhabbet, o aşk içerisinde zerre kadar acı duymaz. Yusuf aleyhisselamın güzelliği karşısında ellerini kesen kadınların acı duymaması, buna bir örnektir.

Mümin, o güzelliği görünce kendisinden geçer. Bütün vücudunu parça parça etseler, bir nevi narkoz yemiş gibi öldüğünü de anlamaz. Böyle bir nimete kavuşanlar ne kadar şanslıdır. Bu nimete kavuşmamıza vesile olan büyüklerimizin, Ehl-i sünnet âlimlerinin hakkını ödememiz mümkün değildir.

Kâfirler de ölürken, Peygamber efendimizi görecekler. Cenab-ı Hak, Resulullah’ı tanıyor musunuz diye sorunca tanımadıklarını söyleyecekler, hayattaki gibi inkâr edecekler. Bu inkârın karşılığı da ebedî Cehennemdir.

İmanı korumak için 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmanı korumak, imanla âhirete gitmek için, ihlâsla ibadet yapmak gerekir. Bunlar kalbi parlatır. İhlâsla büyüklerle irtibat kurmak, mesela sohbetlerinde bulunmak, kitaplarını okumak, onları düşünmek de kalbi parlatır. Kalbi parlayan, imanını korur. 

Su verilmeyen çiçek, kurumaya mahkûmdur. İnsan yemek yemezse açlıktan ölür. Kalb de böyledir, gıdası verilmezse, zehri bilinmezse, büyüklerden bahsedilmez veya kitaplar okunmazsa yani irtibat kurulmazsa, susuz kalan çiçek gibi o da ölür. Kalbin ölmesi, imanını kaybetmesi demektir. 

Çok ilim sahibi olmak iyidir, ama iki tehlikesi vardır. İlmiyle amel etmez ve kibirlenirse felaketine sebep olur. Peygamber efendimiz, (Kıyamette, ilmiyle amel etmeyen âlimin Cehennemde çıkardığı kötü kokudan, Cehennem halkı çok rahatsız olur) buyuruyor. Kur’an-ı kerimde ilmiyle amel etmeyenler, merkebe, köpeğe benzetiliyor. İlmin ikinci tehlikesi, kibirlenmektir. Bilen kimse, bilmeyenleri çok aşağı görür, bu da felaketine sebep olur. Kibir on kısımdır, dokuzu âlimlerdedir. Din ilimleri gibi, fen ilimlerine sahip olan da kibirlenebilir. Makamı, mevkii yüksek olanlar, diğer insanları aşağı görebilir.

Cinlerle görüşen kibirli olur. Kabirdekilerle görüşmek de tehlikelidir. Bir gün bir zat, hocasına, (Efendim bugün bir arkadaşla beraberdik. Hangi kabre gitsek o kabirdekiyle görüşüyor, sual soruyor, cevap alıyor) deyince, o mübarek zat, (Hiç önemli değil, dinimizin aslı görmek değil inanmaktır. Hattâ bu biraz da tehlikelidir, ucub gelirse yani ben bunu yapabiliyorum, bende bu var, ama karşımdakinde yok derse, o anda her şeyi biter) buyurur. 

Bu nimete Ehl-i sünnet âlimleri vesilesiyle kavuştuk. Anne ve babalarımız Müslüman oldukları halde, bu büyük zatları tanımasaydık, hakkı bâtıldan ayıramazdık. 

Peygamber efendimiz, (İyilik edene teşekkür etmezseniz, Allahü teâlâya şükretmiş olamazsınız) buyuruyor. O büyükler, kendilerine bir bardak çay verene, bana iyiliği dokundu diye senelerce dua ederlerdi. Bir bardak çay için bu kadar vefakâr olduktan sonra, bizim dünya ve âhiret saadetimiz için her şeylerini feda eden bu büyük zatlara teşekkür etmezsek, bir Fâtiha okuyup mübarek ruhlarına hediye etmezsek çok yanlış iş yapmış oluruz.
Cennet kapısının anahtarı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her şeyin sahibi ve yaratanı Allahü teâlâdır. Her iyiliğin, her nimetin sahibi, Odur. Esas kaynak Odur. Maksat da, Onun sevgisine ve rızasına kavuşmaktır. Ancak Allahü teâlâ, kendisine kavuşturacak, Cennete girilecek her kapıyı kapatmış, sadece tek kapıyı açık bırakmıştır. Bu tek kapı, Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Diğer Peygamberler dâhil herkes, bu kapıdan geçmedikçe Allahü teâlânın rızasına ve sevgisine kavuşamaz. Allahü teâlâ, Cennete girilecek tek kapının anahtarını Peygamber efendimize verdi. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, yani Müslüman olmayan, kim olursa olsun, Cennete giremez. Onu tasvip etmeyen, sevmeyen, tasdik edip yolunda gitmeyen, asla Cenneti göremez, çünkü anahtar ondadır. Cennetin kapısından, ancak Peygamber efendimize imanı olan girebilir.

Evliya bir zata bir talebesi, (Efendim, kâfirlerden de, Allah’a inandığını söyleyenlerin, Peygamberimizi övenlerin olduğunu görüyoruz. Bunlar da Cennete girerler mi?) diye sorar. O mübarek zat da, (Hayır, Peygamberimizi övse de, kesinlikle giremez. Cennete ancak Müslüman olanlar girer. Anahtar, sevgili Peygamberimizdedir) cevabını verir.

Çok kimse, Allah diyor. Onların Allah dedikleri, hakiki Allah değildir. Onlar, kendi kafalarındaki, hayallerindeki tanrıya Allah diyorlar. Allah’ın değil, kendi isteklerinin peşindeler. Allahü teâlâ, Peygamber efendimizi kabul etmeden, ne kendisine yapılan ibadeti, ne de imanı kabul eder. İslamiyet’in ilk şartı, kelime-i şehadettir.(Muhammedün Resulullah) demeyen mümin olamaz.

Musa aleyhisselam zamanında günahkâr biri vardı. Ölünce, cesedini çöplüğe attılar. Allahü teâlâ Musa aleyhisselama, (Filanca çöplükte bir evliya kulum var, onu temizle, namazını kıl ve defnet) emrini verdi. Musa aleyhisselam adamın cesedini buldu, emredileni yaptı. Ahali, kendilerinin çöpe attığı adama, Allah’ın Peygamberinin gösterdiği ilgiye şaşırdı. Definden sonra Musa aleyhisselam, adamın hanımını buldurup, (Ey hatun, bu adam hangi hayırlı ameli yaptı?) diye sordu. Kadın, (İyi bir ameli yoktu) dedi. (İyi düşün, bunun iyi bir amelinin olması lazım) dediyse de, kadın, (Hiçbir iyiliği yoktu, hep günah işlerdi, kimse sevmezdi onu) dedi. (Bunun mutlaka bir şeyi var ki, Allahü teâlâ ona sevgili kulum dedi ve bana onu defnetmemi emretti) dedi. Kadın, (Belki şu olabilir: Bir gün Tevrat okuyordu, okurken Muhammed aleyhisselamın “Ahmed” ismi geçti. Bu ne güzel isim dedi. Tekrar okudu, yine bu ne güzel isim dedi. Sonra, “Yâ Rabbi, ismi böyle güzel olanın, kim bilir kendisi ne kadar güzeldir, ben ona âşık oldum” dedi ve ismini öptü. Bu ismi her okuduğunda böyle öperdi) dedi. Musa aleyhisselam, (Tamam, anlaşıldı) buyurdu.

"Sen olmasaydın" 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, Peygamber efendimiz için, (Ey Resulüm, İbrahim'i halil [dost],seni de habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili hiçbir şey yaratmadım. Senin, benim indimdeki yüksek derecenin bilinmesi için, dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) buyuruyor. Böyle yüce bir Peygamberin ümmeti olmak, en büyük saadettir, çünkü bizden önceki peygamberler bile, bu ümmetten olmak istemişlerdir. Kur'an-ı kerimde bu ümmet için, (Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz) buyuruluyor. Onun için Peygamber efendimize biraz benzemek, Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmaya ve günahların affına sebep olur.

Peygamberimize benzemek nasıl olur? Onun getirdiği dine, sünnetine uymak, ona benzemek olur, fakat asıl önemli olan, onun vazifesine yardımcı olmaktır. Peygamber efendimiz İslamiyet'i Allahü teâlânın kullarına tebliğ etmek, yaymak için gelmiştir. İşte kim, her ne şekilde, Peygamber efendimize bu bakımdan benzerse, Onun vârisi, Onun sevgilisi olur. Allahü teâlâ ondan razı olur. Onun için, dinimizi doğru bildiren Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap vermeyi, böylece insanların dinlerini doğru öğrenmelerine vesile olmayı az görmemeli. Bu, o yüce Peygambere benzemektir.

Peygamber efendimiz, yalnız ümmetine değil, bütün Peygamberlere de şefaat edecektir. Allahü teâlâ bütün Peygamberlere ayrı ayrı, (Sen kimsin?) diye soruyor.

Âdem aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Safiyullahım) diyor.
İbrahim aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Halilullahım) diyor.
Nuh aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Neciyullahım) diyor.
Musa aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Kelimullahım) diyor.
İsa aleyhisselam, (Yâ Rabbi, ben Ruhullahım) diyor.

Sıra Peygamber efendimize gelince, (Yâ Rabbi, ben Ebu Talib'in yetimiyim)diyor. Habibullah olduğunu söylemiyor. Bu tevazu, Allahü teâlânın çok hoşuna gittiği için buyuruyor ki:
(Ey Habibim, senin bu tevazuun yok mu, senin bu güzel huy ve ahlakın yok mu, ben sana âşığım. Seni yalnız ümmetine değil bütün Peygamberlere de şefaatçi kıldım. Yalnız ümmetine değil, Peygamberlere de şefaat edeceksin.)

(Herkesin bir hocası var, beni ise Rabbim terbiye etti)
 hadis-i şerifini de iyi anlamalı. İslamiyet, Resulullah efendimizin hayatı, sözleri, emirleri ve yasakları demektir. Dini tebliğ eden, Kur'an-ı kerimi, sözleriyle ve yaşayışıyla açıklayan Odur. Bizi böyle yüce bir Peygambere ümmet eden Allahü teâlâya ne kadar şükretsek azdır.
Cennet vacib oldu
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İnsan ne söylerse söylesin, eğer hâli, sözüne uygun değilse, vereceği zararın telafisi mümkün olmaz. Onun için,(Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden entaktır)buyurulmuştur. Yani, insanın hâl ve hareketi, sözünden daha tesirli olur. 

Bir ölünün arkasından söylenenler çok önemlidir. Allahü teâlâ, Müslümanların ona nasıl şahitlik ettiğine önem verir. Dinimizde, şahitlik çok önemlidir. İki mümin, (Biz şahidiz, bu kişi ehl-i sünnet itikadındadır) diye şahitlik etse, ne kadar günahları olsa da, o iki şahidin hatırına, Cenab-ı Hak onu affediyor. Hattâ kabirde, Arasat meydanında şahitlik etseler, yine affediliyor. Bunun için iyi arkadaşlık, bu dinin temelidir. O halde, salih arkadaşları çoğaltmalıyız. Peygamber efendimiz de, (Din kardeşlerinizi çoğaltın, çünkü Rabbiniz kerimdir, kıyamette dostları arasında olana azap etmekten hayâ eder) buyuruyor. 

Eshab-ı kiramdan bir zât anlatıyor:
Hazret-i Ömer’in yanındaydım. Medine’de salgın hastalık yüzünden çok ölen oluyordu. Yanımızdan bir cenaze geçerken, (Yâ Emir el-müminin, bu çok iyi bir insandı, iyi huylu, çok iyilikseverdi) dediler. O hiçbir şey söylemedi, başını önüne eğip, (Vacib oldu) buyurdu. Biraz sonra başka bir cenaze daha geldi. (Efendim, bu da çok iyi Müslümandı, çok cömertti) dediler. Yine başını önüne eğip, (Vacib oldu) buyurdu. Bir cenaze daha geçti, (Bu çok kalb kırardı, pek cimriydi, hem de zalimdi) dediler. Yine aynı şekilde, (Vacib oldu) buyurdu. (Yâ Emir el-müminin, vacib olan, kesinleşen nedir?) diye sorulduğunda buyurdu ki:

Bir gün Resulullah’ın yanından, bir cenaze geçti. (Bu çok dindar, iyi biridir) dediler. Resulullah, (Vacib oldu) buyurdu. Vacib olan nedir denince, (Dört Müslüman, birisi için, iyi bir Müslümandır diye şahitlik etse, Allahü teâlâ onu Cennete koyar. Bu kesindir) buyurdu. (Yâ Resulallah, bunlar üç kişi olursa?) dedim. (Yine aynıdır) buyurdu. (İki kişi şahit olsa?) dedim, (Yine aynıdır, Cennet ona vacib olur) buyurdu. Artık, (Bir kişi olsa?) diyemedim, sormaya utandım.

Niye kendine acımıyorsun? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün felaketlerin sebebi, şeytanın sıfatı olan kibirdir. Kibirlinin başarılı olması mümkün değildir. Çünkü kibir, her iyiliğe, her başarıya engeldir. Kibirden çok sakınmalıdır.

İlim, amel etmek içindir. Evliya bir zat, az konuşur, çok iş yapar. Bir de kendi yaptıklarını söyler, yapmadıklarını yapın diye söylemez. Bunun için de, sözleri tesirli olur.

Mal mülk ibadet içindir, dine hizmet içindir. Dünyanın peşinden giden, gittikçe küçülür. Sonra da silinir gider. Âhirette de karıncalar gibi haşrolur. Âhiret için çalışan ise gittikçe büyür. Asırlar geçse de, herkes kabrine gider, dua ister. Âhirette de çok yüksek makamlarda olur.

Basra valisinin 25-30 yaşlarında, biraz gururlu, şımarık bir oğlu varmış. Bir gün kıymetli elbiseler giyer, süslenir. Atına binip giderken, Hasan-ı Basri hazretleri yolunu kesip, atın yularından tutar. (Sana iki sualim var. Birincisini bilirsen 10, ikincisini bilirsen 20 dinar vereceğim) der. Genç, gururlu bir şekilde, (Peki hocam, sor bakalım) der. Gence, (Evin var mı?) der. Genç, var diye cevap verir. (Kendin mi yaptın?) diye sorar. Genç, (Evet, kendim bir senede yaptım) der. (Niye öyle uzun sürdü?) diye sorunca, (Eşeğime acıdım, fazla yük yüklemedim. Yavaş yavaş yaptım, o yüzden uzun sürdü) der. (Güzel! Peki, eşeğine acıyorsun da, niye kendine acımıyorsun, bu kadar günah yüklemişsin?) diye sorunca, genç hemen attan iner. Kendine çeki düzen verir. 

Hasan-ı Basri hazretleri nereye gittiğini sorar. Genç, padişaha gittiğini söyler. (Vali yardımcılığından hoşlanmadım, başka görev isteyeceğim) der.

― Peki, niye böyle güzel elbiseler giyip süslendin?

― Padişaha, büyüklerin huzuruna çıkarken böyle giyilir.

― Güzel! Şimdi ikinci sorumu soruyorum. Niye padişahlar padişahına böyle önem vererek gitmiyorsun? Yani Allahü teâlânın huzuruna, namazınla niyazınla böyle çıkmıyorsun? Gittiğin padişah da, Onun âciz bir kulu değil mi? 

Meseleyi anlayan genç, dünya makamından vazgeçip, (Efendim, tevbe ettim, padişaha gitmekten vazgeçtim, dergâha geliyorum) der. İşte Allah adamlarının sözleri böyle tesirli oluyor.
Cennete açılan tek kapı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ kendisine kavuşturacak, Cennete girilecek, tek açık kapı bırakmıştır. Bu tek kapı, Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Peygamberler dâhil herkes bu kapıdan geçmedikçe Allahü teâlâya kavuşamaz. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, kim olursa olsun, Cennete giremez. Peygamber efendimize zerre kadar benzemek, bütün dünya ve ahiret lezzetlerinden, nimetlerinden daha tatlıdır, daha üstündür. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah ve melekleri, Resule salât ediyor. Ey iman edenler, siz de salât edin)buyuruyor. Allah’ın salât etmesi rahmet, meleklerinki dua, müminlerinki ise Onun şefaatini taleptir.

Allahü teâlâyı seven, Kur’an-ı kerim okumayı sever. Kur’an-ı kerim okumak ruhun gıdasıdır. Allah’ı seven, Onun bildirdiğiyle amel eder. Allah’ı seven, Habibine tâbi olur, Onu sever. Onu seven de Ona çok salevat okur ve sünnetine uyar.

Peygamber efendimiz, (Allah’ı anmadan, Peygambere salevat getirmeden toplanıp dağılmak, leşin başından dağılmak gibidir) buyuruyor.

Âhir zamanda bütün dünyayı küfrün zulmeti kaplar. Herkes bu havayı teneffüs etmeye mecbur olur. Bu pisliği çıkartmanın, bundan kurtulmanın yolu, birkaç arkadaş bir araya gelince dinden, imandan, Allahü teâlânın sevgili kullarından bahsetmektir. Böyle yapınca bu pislik çıkar, insan temizlenir, rahatlar. Müminler, Allah için bir araya geldiği zaman, isteseler de, istemeseler de Allah sevgisi mutlaka kalbden kalbe geçer.

Bir Müslüman, rüyasında imam-ı Şafiî hazretlerini görünce ona, (Efendim, bu dereceye, bu makamlara nasıl kavuştunuz, nasıl bu kadar büyük bir zat oldunuz, çok merak ediyoruz) diye sorar. İmam-ı Şafii hazretleri, (Merak ediyorsan yazdığım kitaba bak) buyurur. Başucunda onun yazdığı bir kitap vardır. İmam hazretleri sözüne devamla, (Ben, Peygamber efendimizin her ismi geçtiğinde “aleyhissalatü vesselam” diye salatü selam verdim. Hiçbir zaman Onun mübarek ismini salatü selamsız yazmadım. Rabbim bunun için bana bu makamı ihsan etti) buyurur. O mümin uyanıyor, kitaba bakıyor ki, İmam-ı Şafii hazretleri, Peygamber efendimizin isminin geçtiği her yerde, salevat-ı şerife yazmış.

Kendimizde ihlâs yoksa, Allah aşkı yoksa, başkasının kapısını çalmamızın ne faydası olur? Ne bize, ne ona hayır gelir, çünkü ihlâssızlık fitneye sebep olacak işler yaptırır. İhlâs olmayan yere, menfaat girer, dünya girer. İhlâs demek, ahiret için, Allah için çalışmak demektir. İmam-ı Gazali hazretleri vefat ederken, talebelerine son nasihat olarak, üç defa (İhlâslı olun) buyurmuştur. 


Zalim değil, mazlum gitmek 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Cenâb-ı Hak, kendisiyle kulu arasındaki günahları affeder veya cezalandırır, Rabbimizin bileceği iştir, ama kullar arasındaki günahlarda mutlaka adalet olacaktır. Yani ahirette, kul haklarından herkes hesaba çekilecektir. Ahirete giderken borçlu gitmek yerine alacaklı gitmeli. Zalim olarak değil, mazlum olarak gitmeli. Orada zalim verecek, mazlum alacak. Sevablarımızdan alacaklılara vereceğiz, sevabımız kalmazsa onların günahlarını yükleneceğiz. Ben haklıyım diyen çok kimse, orada haksız çıkacaktır.

Bir kimse, Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda, çok faydalı, çok çalışkan, gayretli, iyi hizmet ediyor olabilir. Böyle kıymetli, seçilmiş hali varken, yaptığı icraat iyi olsa da, kalb kırıyorsa, hizmetlerin faydasını görmez, büyük günaha girmiş olur. Hele aynı hizmette bulunan arkadaşlarını, yani hocasının talebelerini kırıyorsa, büyükler onu sevmezler, mübarek kalbleri ona karşı kırık olur. 

Gül toprakta biter, toprak olmadan gül yetişmez. Toprak tevazuyu temsil eder. Tevazusuz insanın verdiği ürün, gül değil diken olur.

Kim dünyadayken, hiç dünya menfaati olmaksızın, yalnız Allah için, kimi severse ahirette onunla beraber olacaktır. O halde seveceğimiz kimseyi, ona göre seçmeliyiz.

Büyüklerin etrafındaki insanlar çok kalabalık olabilir, ancak onlarla gönülden beraber olan insan azdır, çünkü çok kimsede ihlâs eksikliği olur. İhlâssız beraberliğin faydası çok olmaz.

Büyükler iki şeyi affetmez:

1- Saygısızlığı: Çünkü bu yolun başı, ortası, sonu edebdir. Edeb, Müslümanın bariz özelliğidir. Edebsiz insanda ne Allah sevgisi, ne kul sevgisi olur. Kalb kırması edepsizliğindendir. Edebsiz insan, tek başına kalmaya mahkûmdur. Edeb, haddini bilmektir.

2- Fitneyi: İnsanların arasını açan, dedikodu gıybet eden, kendisi mahvolduğu gibi başkalarını da mahvedebilir. Kimin başına ne geldiyse fitneden gelmiştir. Birisinin aleyhinde konuşulup fitneye sebep olunacağı zaman, (Allah’tan kork, sus!) diyebilen, yüz şehid sevabı alır. 

Fitne çıkarmak haramdır. İnsanları sıkıntıya sokan fitnelerden uzak durmalı. Her fitne bir parçayı götürür. En sonunda eseri bile kalmaz. Onun için dine hizmet etmek, yani insanlara iyilik etmek isteyen, önce kendine hizmet etmeli. Yani kendini hesaba çekmeli. İtikadı doğru mu, yediği içtiği helal mi? Ehl-i sünnet âlimleri ne bildirmiş, kendisi ne yapıyor? En etkili hizmet, edepli ve güzel örnek olmaktır. Yol tabelası gibi olmaktır. Tabela, yönü gösterir, fakat konuşmaz.
Cennete nasıl kavuştunuz?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Vefatından sonra Ebu Bekr-i Şiblî hazretlerini rüyada Cennet nimetleri içinde görüp, (Bu dereceye nasıl kavuştunuz?) diye sorduklarında buyurur ki: Dört yüz hocadan ders okudum. Dört bin hadis-i şerif ezberledim. Bunlardan birini kendime rehber edindim, onunla hakkıyla amel ettim. Böylece hem dünya, hem âhiret saadetini ele geçirdim. O hadis-i şerif şudur: 
(Dünyada kalacağın kadar dünya için, âhirette kalacağın kadar da âhiret için çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Ateşe dayanacağın kadar günah işle!)

Âhiretle aramızdaki mesafe 3-5 saniye kadar kısadır. Her an ölümle karşı karşıyayız. Biz dünyalık peşinde koşarken, ölüm de bizim peşimizde koşuyor. Nerede, ne zaman, nasıl yakalayacağını bilemeyiz. Dünya için elbette çalışmalı, ama sonsuz kalınmayacağını, bir gün bunların hepsinin bırakılacağını, her şeyin sıfır olacağını düşünmeli. Bu yüzden, dünya varlığı için sevinmeye de, üzülmeye de değmez.

Âhiret için de, orada sonsuz kalınacağına göre çalışmalı. İnsan sonsuz Cehennemin ne demek olduğunu bir anlasa aklını kaçırır, yataklara düşer. Bir kibrit alevine dayanamayan Cehenneme nasıl dayanır? İmam-ı Rabbani hazretleri,(Âhiret azaplarından bir kıvılcım dünyaya gelse, dünya yanar ve yok olur) buyuruyor. Yani milyonlarca derecelik o enerjiden dolayı, madde yok olur, hepsi enerjiye dönüşür. Ama Cehennemde yok olmak yok. İşte bu sonsuz azap, insanları bekliyor. Bir insan, gideceği yer belli olmadan nasıl ağzının tadıyla yaşar, nasıl hayattan zevk alır? Dolayısıyla herkes, ümitsiz olmamakla beraber, korku içinde yaşamak ve daima hazırlıklı olmak zorundadır.

Cennet nimetleri de sonsuzdur. Böyle sonsuz bir nimete kavuşmak için insan canını yüz bin kere feda eder. Bugün daha rahat olmak, daha çok para kazanmak, daha çok mevki edinmek gibi geçici dünya nimetleri için türlü sıkıntılara katlanılarak üniversite bitiriliyor, sonra ihtisas, sonra doktora derken, sürekli çalışmaya devam ediliyor. Cennet nimetleri ise, dünya nimetleriyle asla kıyaslanamaz. Kitaplarda, (Cennetteki incilerden bir tanesi dünyaya gelse, onun ışığından güneş kararır, yani gözükmez olur) deniyor. Sonsuz olan böyle güzel bir yer, bu kadar yüksek bir mevki için, insan nasıl çalışmaz? (Devamı var)

Her an Allah’a muhtacız 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
[Dünkü hadis-i şerifin açıklamasına bugün de devam ediyoruz.]

Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et: Hangi an muhtaç değiliz ki? Organlarımızın, hücrelerimizin çalışmasında muhtacız. Havaya, gıdaya, güce, kuvvete muhtacız. Gerek iç dünya yani vücut bakımından, gerekse dış dünya bakımından muhtacız. Havadaki oksijen ve karbondioksit oranları biraz değişse, dünyadaki herkes ölür. Kalbimizin atışı değiştiği zaman şuurumuz yerinden gider, söylediklerimizi bile unuturuz. Her an, her nefeste, her bakışta, Cenab-ı Hakk’ın kudretine muhtacız. 

Teknik ilerlemesine rağmen, henüz bir hücre bile tamamen anlaşılmış değildir. Kâinatın her tarafı ilâhi bir hârikadır. Vücudumuz bir hârika! İçeride neler neler oluyor! Elin bir hareketi, milyonlarca işten meydana geliyor. İnsanın beyninde, şuurlu bir işi yapmak bir şeye karar vermek için milyonlarca sinir hücresi, o anda o işe konsantre olur. Sübhanallah! Nasıl bir işlem yapıyorlarsa, beyindeki o bilgisayar her an, her söylediğine uygun kararlar alıyor.

İnsan beyninin fonksiyonlarını yerine getirecek bir bilgisayar yapılamaz. İnsanda ruh vardır. En mükemmel bir bilgisayarda ruh olmaz. Diyelim ki böyle bir bilgisayar yapılsa, dağlar kadar büyük olması gerekir, ama yine de ruhu olmadığı için işe yaramaz. Çünkü birinin, düğmelerine basıp onu idare etmesi lazım. Zira komut verilmeden kendi kendine bir şey yapamaz. (Filan şey filan işi kendi kendine yapıyor) demek kadar yanlış bir şey yoktur. O hâlde beynin bilgisayarı, bu kadar hesabı kendi kendine mi yapıyor? Yaptıran kim?

Demek ki, Allahü teâlâya muhtaç olmadığımız an yoktur, o hâlde Cenab-ı Hakk’a her an şükretmeli. Onun verdiği, emanet ettiği göz, ayak, kulak gibi organlar ve para pul, mal mülk gibi nimetler, Onun razı olduğu yerde, razı olduğu şekilde kullanılırsa, ancak o zaman şükredilmiş olur. Şükür, İslâmiyet'e uymak demektir.

Ateşe dayanacağın kadar günah işle: Elimizi kibrit alevine tutsak acısına dayanamayız, Allah korusun öbür tarafta nasıl dayanacağız? Ateşe, sıcak suya bir parça elini sokmayan, günde bir iki defa böyle ciğerini, canını yakmayan insan, ateşte yanmanın ne demek olduğunu anlayamaz. O hâlde, Cehennemin dehşetini düşünüp şimdiden âhiret için hazırlık yapmalıyız.
Cennette beraber olma müjdesi yeter
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Günler su gibi geçiyor, ramazan ayının sonuna geldik. İnşallah hakkımızda hayırlı olur, kıymetini de bilmemiz nasib olur ve bizden razı olarak ramazana veda ederiz.

Cennette tekrar bir arada, beraber olmak müjdesi, bayram olarak bize yeter, çünkü Peygamber efendimiz, herkesin, dünyada kimleri seviyorsa âhirette onlarla beraber olacağını bildiriyor. Gerçek beraberlik budur. Bu dünyadaki beraberlikler, ancak o müjde varsa yani o müjdeye dahil olursak kıymetlidir.

Bir gün merhum hocamıza biri geliyor, (Siz hep hocanızdan bahsediyorsunuz. Hocanız size ne öğretti de onu bu kadar seviyorsunuz?) diye soruyor. Hocamız, iki kelimeyle cevap veriyorlar, (Hocam Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri, kim sevilir, kim sevilmez, bunu öğretti) buyuruyorlar. İşin temeli bu. Dinimize tam uyabilmek için, bu şarttır. İşte, bu sevginin tezahürü ile, bir arada olmak nasip oluyor, bizi bir arada tutan başka hiçbir şey yok. Burada bir şekilde, bu maksatla bir arada olduğumuz için, hep beraber, eksiksiz kıyamet gününde kurtulanlardan oluruz inşallah.

Sanki normalmiş gibi işlendiği için, günümüzde artık, günahlar, haramlar konuşulmuyor. Bid’atler ve küfür her tarafı kaplamış durumdadır. İman ve küfür meselesi var. Günahların şefaati, affı var, tevbesi var. Ama küfür ve bid’at öyle değil. Doğru yolda olduğunu zanneden bid’at ehli, bid’atini bilmediği için tevbe edemez.

Bir gün bir bedevî, Resulullah efendimize gelip soruyor, (Bu dini kısaca benim anlayacağım şekilde anlatır mısınız?) diyor. Cevaben, (Et-tazimü li-emrillah veş-şefekatü li-halkıllah) diye tarif ediyorlar. Yani İslamiyet, (Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, hürmet etmek, O’nun yarattığı kullarına şefkat etmek) demektir. Köylü de, çok güzel deyip Müslüman oluyor. Âlimler diyorlar ki, Resulullah, Allahü teâlânın emirlerine kıymet vermek, hürmet etmek değil de, uymak deseydi, hepsine uymak mânâsı olurdu, kimse altından kalkamazdı. Kıymet verip, hürmet edilirse, yapamadıklarımız affa, şefaate uğrayabilir. İşin esası da bu zaten. İnsan, benim bir günahım var, çok üzülüyorum, tevbe ediyorum, Allah’a yalvarıyorum dese, hatasını bilir, onun günah olduğunu bilir, bir emrin emir olduğunu bilir, hiç değilse ona hürmet eder, yapmaya da gayret eder. Şimdi öyle değil. Kimse, acaba bu Allahü teâlânın emri miydi, değil miydi, yasak mıydı diye düşünmüyor. Kimsenin umurunda değil. Bu çok kötü bir durum.

Türkiye’de ve dünyada, bir fitne fırtınası esiyor. Buna rağmen, elhamdülillah, çok büyük bir muhafaza altındayız. Bu nimetin büyüklüğünün tarifi mümkün değil.

Soracak yerin olması büyük nimettir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ birlik ve beraberlikten hiçbirimizi ayırmasın. Birlikte rahmet, ayrılıkta azab-ı ilahi vardır. İlla aynı odada, aynı masanın başında bulunmak şart değil, kalben beraber olmak kâfidir. Ayrıyken de, birbirimizi düşünmemiz, birbirimize dua etmemiz, bir sıkıntımız olduğu zaman yardımımıza koşmamız şarttır. Beraber olmanın o kadar çok faydaları var ki, insanın başı sıkıştığı zaman yardım isteyeceği, soru soracağı, dertleşeceği, istifade edeceği arkadaşının, dostunun olması, çok büyük nimettir.

Bir adamcağız, evinden çıkar, her gün, mahallede ilk karşılaştığına, (Evladım cami nerede?) diye sorarmış. En sonunda mahalleden birkaç kişi bunun önünü keser. (Amca, sen bize her gün camiyi soruyorsun ama sen burada oturuyorsun, cami de orada. Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?) derler. Hayır der, (Ben caminin orada olduğunu biliyorum, ama size her sorduğumda nefsim biraz daha eziliyor. Nefsim kırılsın, ezilsin diye, kendi bilgimle değil de, danışarak hareket etmek için size soruyorum.) İşte beraber olmanın bir faydası da bu. 

Elhamdülillah sahipsiz değiliz. Sohbet etmeye giden bir talebesi, merhum hocamıza, (Efendim, orada ne anlatayım?) diye sormuşlar. (Kardeşim, oradakilere Cenab-ı Hak ne duyurmak istiyorsa, onların neye ihtiyacı varsa, size onu söyletir) buyurmuşlar. Büyüklerimiz bir an bizi bırakmıyorlar. Rüyada, uyanıkken, yerken, içerken, işlerimizle ilgili konuşurken, karar verirken hiç sahipsiz bırakmıyorlar. Bunu her gün yaşıyoruz, her an hissediyoruz.

Dünyada Cennet hayatı yaşıyoruz. Sıkıntılar, dertler de var. Ama nasıl muhasebede bilançolar yapılıyor, artılar bir tarafta, eksiler bir tarafta, işte bunun gibi, biz de kavuştuğumuz nimetleri kefenin sağ tarafına, dertleri de sol tarafına koysak, sağ taraf elbette ağır basar. Bu nimetlerin yanında dertlerin lafı bile olmaz...

Dinimizde niyetin önemi büyüktür. Bir padişah, savaşa giderken, muazzam bir ordu hazırlar. Bir tepenin üzerine çıkar, atıyla aşağıya, ordunun olduğu vadiye bakar. (Yâ Rabbî, bu ordumla beraber Peygamber efendimizin zamanında yaşasaydım da, ben de gazalara katılsaydım) diye içinden geçirir... Aradan zaman geçer, padişah vefat eder. Kıyamet günü hesap defteri açılır. Sadece bu niyetinin hürmetine Allahü teâlâ onu affedip Cennete gönderir.

Bu mübarek günlerde birbirimize çok dua edelim. Buna mecburuz, mahkûmuz. Sonra fırsat elden kaçar, Allah korusun. Ramazan-ı şerifimiz ve bayramımız mübarek olsun, Allahü teâlâ tuttuğumuz oruçları kabul eylesin!
Cevabı belli sorular
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, bizi her an görüyor. Patrondan çekinip de, Allahü teâlâdan korkmamak olur mu? Her şeyin yaratanı ve hakiki sahibi Allahü teâlâdır. Ölüm var, bu mutlaktır. Bugün olmasa da, bir gün, bize de sıra gelecektir. Dünyada imtihandayız, hem de öyle bir imtihan ki, soruları ve cevapları bellidir, açıkça her şey ortadadır. Kör göremezse, güneşin suçu ne? Allahü teâlâ, bizi Müslüman olarak yarattı, bir vazife verdi. Dünya ve ahiret saadetimiz için kurallar koydu. Nasıl ki, çalıştığımız yerin, yaşadığımız ülkenin kurallarına uymak gerekiyorsa, Müslüman olarak, dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek zorundayız.

Allahü teâlâ, kullarına hesap sorabilir, fakat kulların Allahü teâlâya hesap sormaya hakkı yoktur. İnsan, başına gelen kötü şeylerden dolayı sıkılır, bu belanın başından gitmesini ister. Bilmez ki, o şer gibi görünen şey onun için hayırlıdır. Bunun gibi, hayır olarak görünen şeyler de sonunda şerre dönüşebilir. Kulların bilmediklerini Allahü teâlâ bilir. Onun için neticesinin hayır mı, şer mi olduğunu bilmediğimiz bir iş için, (Bu, niye böyle oldu?) diye şikâyet etmemiz yanlış olur.

Duanın kabul olmasında şartlar vardır, ama dua, en çabuk hastalık hâlindeyken kabul olur. Allahü teâlâ, bazı kullarına hastalık verir, (Yalvarsın da, onu affedeyim) diye. Hastalığın nimet mi, musibet mi olduğu sonra belli olur.

İnsanlar üç kısımdır:
1- İşi, gücü hep dünya olanlar, âhireti unutup dünya peşinde koşanlar. Böyle kimse âhiretini kaybettiği gibi, dünyası da onun burnundan gelir.

2- Gayesi hep Allahü teâlânın rızası olanlar. Böyle insanın, dünyası da âhiret olur. O dünyadan kaçarken, dünya onu kovalar.

3- Tek maksadı dünyadır, Müslümanların gözüne girmek için de, ara sıra camide görünen münafıklardır. Bunlar insanların en kötüsüdür. 

(Hep, malım, malım) deriz, ama ya malımız bizi bırakır, ya da biz malı bırakırız. Böyle bir mal, nasıl bizim olur?

Bir zamanlar bir zengin ölür. Geriye bir köşkle iki oğlu kalır. Köşkü paylaşmada anlaşamazlar. Duvardan şöyle bir ses gelir:
(Benim için birbirinize düşman olmayın! Ben bir hükümdardım. Çok yaşadım. Mezarda 130 yıl kaldım. Sonra, toprağımla çanak çömlek yaptılar. Kırk yıl evlerde kullandılar. Kırıldım, sokağa atıldım. Sonra, benimle kerpiç yaptılar. Bu duvarın inşâsında kullandılar. Birbirinizle dövüşmeyin! Siz de benim gibi olacaksınız.)

İlimsiz din olmaz 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Dinimiz, ilim dinidir. İlim olmazsa din olmaz. İnsanın, hesap vereceği zaman, (Ben bilmiyordum) demesi geçersizdir. Çünkü her şey açık olarak kitaplara yazılmıştır. Elimizde, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitapları varken, her şey bu kıymetli eserlerde bildirilmişken, (Bilmiyorduk) diyemeyiz. Bu eserleri, kaç defa okursak okuyalım, her defasında yeni bir şey öğreniriz. Bu büyüklerin kitaplarını okuyanlar, âlim olur, öğrendikleriyle amel edenler evliya olur. 

Büyüklerimizin her fırsatta tekrarladıkları üç şey:
Dünya fânidir, hayat hayâldir, insan âciz demektir.

Vücudumuzu idare etmekten âciziz. Ne ciğerlerimizi, ne midemizi, ne de kalbimizi çalıştırabiliriz. Gözlerimize, kulaklarımıza veya herhangi bir uzvumuza zerre kadar hükmümüz geçmez. Peki, tabiat şartlarına bir müdahalemiz olabilir mi? Mümkün değil. Havanın yapısını değiştirebilir miyiz? Güneşe, yağmura, rüzgâra da tesir edemeyiz. İşte bunun için, insan demek, âciz demektir. Dinimiz, insana aczini bildirmek, kul olduğunu göstermek için gelmiştir. Nihai hedef, hiç olduğumuzu anlamaktır. 

Bu dünyada, insandan daha âciz mahlûk olmadığı için, Allahü teâlâ, her şeyi insanın menfaati için yaratmıştır. İnsanoğlu bunlara gönül verip, tek maksadı onları elde etmek olursa, Allahü teâlâdan uzaklaşır. Kalbin yaratılış gayesi, Allah’a yakınlık, Allah ile beraber olmaktır. Hâlbuki o kadar çok etrafa saldırır ki, Allahü teâlâyı hatırlamak aklına bile gelmez. Böyle olan insan, bütün mahlûkların en kötüsü hâline gelir.

Eğer insan, her arzu ettiğine kavuşmaya çalışmaktan vazgeçip de Allahü teâlâya yaklaşırsa, yani Onun rızasını kazanmak için çalışırsa, yaratılanların en azizi, en kıymetlisi olur. Demek ki kıymetli olmak, Allahü teâlâya yakın olmaktır. Kıymetsiz olmak, Allahü teâlâdan uzaklaşmaktır. Peygamber efendimiz, (İnsanlardan uzaklaşan, Allahü teâlâya yakın olur) buyuruyor. Uzaklaşmak veya yakınlaşmak, vücutla değil, kalble olur. Vücudun, zaten Allah indinde bir kıymeti yoktur. İnsan, imanı ve kalbiyle değer taşır. Kalben Allahü teâlâ ile beraber olan kıymetlidir. Kalbinde iman varsa, yaşıyordur. İman yoksa, o zaten yürüyen bir ölüdür. Onun için büyük zatlar imansız bedeni, seyyar [yürüyen] kabre benzetmişlerdir.
Çirkinliklerin örtülmesi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyük bir zat, oğluna şöyle vasiyette bulunur:
(Oğlum, insanlardan altın değil, dua iste! Altın biter, ama duanın faydası bitmez.)

Dua almak çok önemli bir iştir. Kabul olan dua, kaza ve kaderi değiştirir. Ana babanın evladına duası, Peygamberin ümmetine duası gibidir. Onlar, bize ne yaparsa yapsın, itiraz etmemeli, onları gücendirmemeli. Büyük zatlar o yüksekliklere, ana babalarının, hocalarının rızası ve duasıyla gelmiştir. Araba ne kadar güzel olursa olsun, benzine ihtiyaç vardır. Büyükleri ilerleten benzin de duadır. Herkes bu gücün, para olduğunu zannediyor, ama para bugün var, yarın yok. Dua ise, asırlar boyu devam edecek bir servettir, sermayedir.

İnsanlarla görüşürken, alışveriş yaparken, nezaket çerçevesinde davranmalı, kızıp öfkelenmemeli. Onlar ne söylerse söylesin, (Sen haklısın) demeli. Peygamber efendimiz, (Kendi haklı iken, karşısındakine sen haklısın diyene, Cennette köşk verilecektir, bunun kefili benim) buyuruyor. Meraklının biri, meşhur bir zata sorar:

- Efendim herkes sizi seviyor, sizden övgüyle bahsediyor, hâlbuki insanlar çeşitli karakterdedir, bu insanları memnun etmek çok zordur, bunu nasıl başarıyorsunuz?

O sırada kar yağıyormuş, kar her tarafı örtmüş. O zat der ki:
- Şu pencereden bir bak, ne görüyorsun?

O şahıs, pencereden bakıp, her tarafın bembeyaz karla kaplı olduğunu görüp der ki:
- Efendim her yer kar.

- Peki, kardan başka bir şey görebiliyor musun?

- Kar her tarafı örtmüş efendim.

- İşte bizim sevgimiz kar gibidir, kimin ne kusuru, yaramazlığı varsa hepsini örter, biz de görmeyiz. Kar nasıl, çöpleri, pislikleri, çirkinlikleri örtmüş, her taraf mis gibi bembeyaz manzara içindeyse, biz de daima beyazı, sevgiyi görürüz. Dünyada sevginin hâlledemeyeceği hiçbir şey yoktur. Öfkeyle de hâlledilebilecek hiçbir şey yoktur. Güzel sözle, sevgiyle yılan deliğinden çıkar, size itaat eder. Ama öfkeyle kalkan zararla oturur, eşi, çocuğu ona sıkıntı verir. Öfke zarar getirir. Resulullah efendimiz, nasihat isteyen birine, (Öfkelenme) buyurdu. O kişi, farklı taraflardan gelip birkaç kere sordu, hepsine de, (Öfkelenme) buyurdu. Allahü teâlâ, iyileri(Onlar, bollukta da, darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler) diye övüyor. O hâlde öfkemizi yenmeye çalışmalıyız.

Kalb ve Kâbe-i şerif 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kâbe-i şerif, ilk görülünce, yapılan dua reddedilmez. Müminin kalbi ise, Kâbe’den kıymetlidir. Çünkü Kâbe, İbrahim aleyhisselamın yapısı, Allahü teâlânın tecelli ettiği yerdir. Ama müminin kalbi, Allahü teâlânın kudretiyle yarattığı bir şeydir. Onu kırmak yetmiş defa Kâbe’yi yıkmaktan daha büyük günahtır. Mümin, müminle karşılaşınca, yaptığı dua reddedilmez. Peki, ne diye dua etmeli? Mesela, (Selamün aleyküm) demeli. Mânâsı, (Allahü teâlâ, sana hem dünyada, hem de âhirette selamet versin. Ne dünya sıkıntısı, ne ölüm sıkıntısı, ne de kabir azabı çekmeden doğruca Cennete git!) demektir. Diğer Müslüman da, (Ve aleyküm selam) dediği zaman, (Yâ Rabbi, sen de, bu din kardeşime selamet ver, rahmet et ve ona çok bereket ver!) diye aynı şekilde dua etmiş olur. İnsan, bir Müslümanla karşılaşınca, (Belki, benim dünya ve âhiret kurtuluşum, bu müminin duasına bağlıdır) demeli ve ne yapıp, ne edip onun duasını mutlaka almaya çalışmalıdır.

Çok kısa olan bu ömürde, çok uzun nimetler var. Hiçbir zaman, sonsuz olan, sonlu olanla mukayese edilemez. Allahü teâlânın varlığı da, sıfatları da sonsuzdur. Bütün kâinatta ne varsa, hepsinin ömrü, sonsuzla kıyas edildiğinde sıfırdır. İşte sonsuz olan Cennet nimetleri için, Allahü teâlâ, çok kısa bir ömür içinde öyle fırsatlar yaratıyor, öyle imkânlar veriyor ki, bunları kullanan, çok kısa bir zaman içinde çok büyük sevablar kazanabiliyor.

İnsanların bir sıkıntısını giderip onları sevindirmek çok sevabdır. Peygamber efendimiz, (Allahü teâlânın farzlardan sonra en çok sevdiği iş, bir mümini sevindirmektir) buyuruyor. Bazen insan bir tatlı sözle sevinir. Bazen de, dünyayı verseniz sevindiremezsiniz, çünkü bir kere kırılmıştır. Onun için dinimizde, (Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan önce gelir) buyuruluyor. Yani yanlış, kötü bir şey yapmamak, iyi bir şey yapmaktan daha iyidir. Çok iyiliği dokunsa da, yapılan kötü bir iş, bir yanlış hep hatırlanır, hiç unutulmaz. Onun için mümin, yanlış iş yapmaktan, yanlış söz etmekten çok sakınmalı. Ne kadar iyi iş yaparsak yapalım, (Bunu neden yaptın?) demezler. Ama bir hata işleyince, hemen söylerler. İnsanın yaptığı bütün ibadetler kabul olabilir, çok sevab verilebilir, verilmediği de olabilir. Ama işlenen her günah mutlaka yazılır. Onun için mümin, önce küfürden, sonra haramlardan sakınmalı, ondan sonra da ibadetlerini yapmalıdır.
Çocuklara sahip çıkmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bir el, Allah’a açılırsa aziz olur, insanlara açılırsa zelil olur. İzzet, vermekte ve Allah’a dua etmektedir. Zillet almaktadır. Evliya zatlar, hep verdikleri için bu izzete kavuşmuştur. Onlar, hiç almayı düşünmediler, hep vermeyi düşündüler. Allahü teâlâ da onlara çok verdi. Asırlardır unutulmadılar. Asırlardır, sözleri, kitapları, ışık saçıyor, nasibi olanların hidayetine vesile oluyor. Asırlardır onları rahmetle anıyor, dualar ediyoruz.

Kalb, o kadar yüce bir varlık ki, Cenab-ı Hak, (Ben yere göğe sığmam, bir müminin kalbine sığarım) buyuruyor. Kalbin ufkunu tasavvur etmek mümkün değil, bir anda nereye ulaşacağını kimse tayin edemez. Yürek yani et parçası değil, bu yürek koyunda da var. Kalb, ampuldeki elektrik gibidir. Tutamayız, göremeyiz, ama vardır. Kalbin temiz olanı çok kıymetlidir.

Cenab-ı Hak ezelde böyle takdir etmiş, (Kulum kalbinde neyi talep ederse, ona o yolu açarım, yapmak isteyene, yapma yolunu, yıkmak isteyene yıkma yolunu açarım) buyurmuştur. Cenab-ı Hak kullarını hür iradelerine teslim etmiş. Kul, kalbinden neyi talep ederse, onu oraya sevk eder. Hiç kimse ahirette, (Allah’ım, niye beni buraya gönderdin?) diyemeyecek. O öyle istedi, Allah da öyle yarattı. İnsanların kötü olmaması, yanlış yollara gitmemesi için de Peygamberler, kitaplar, evliya zatlar, âlimler gönderdi. Bizim için hiçbir özür, bahane bulamayacağımız şekilde her şeyi açıkladı. Buna rağmen, insanların çoğu, kendine yazık ediyor. Onun için Cenab-ı Hak, (Allah kullarına zulmetmez. Onlar kendi iradelerini, kendi arzularını öyle kullandılar, ben de onların arzu ettiği şekilde yarattım. Şimdi dünyada ne yaptılarsa hesap verecekler) buyuruyor.

Eskiden büyükler, çocuklarına terbiye vermesi için başka zatlara verirlerdi, çünkü gece gündüz beraberlik, yakınlık, samimiyet sebebiyle, baba çocuğuna faydalı olamaz. Atalarımız, (Mum dibine ışık vermez) derler. Yolun esası edep olduğu için, bunu ancak hocasının huzurunda elde edebilir.

Dinin aslı, esası arkadaştır. Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir. Arkadaşını seçemeyen mahvolmaya mahkûmdur. Rüzgârlar sert, denizler fırtınalı ve dalgalı, uçurumlar derin. Kapanın elinde kalır, çok tehlikeler var. Onlara, beraber olabilecekleri iyi arkadaşları bulmalı. Salih bir kimsenin çocuğu olmak büyük bir nimet, büyük bir şeref, ama kurtulması babasının elinde değildir. Çocuklara sahip çıkmak demek, onun çevresine sahip çıkmak demektir, yoksa bizatihi kendisine sahip çıkmak değildir. Nefs kötü olduğu için, kötülükler iyiliklerden bin kat daha hızlı yayılır. Otuz yıl, kırk yıl uğraşırız, sonra bir ters rüzgâr eser, alır götürür. Allah muhafaza etsin!


Evlat nimetine şükür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Evlat da Cenab-ı Hakkın bir nimetidir. Eğer kıymeti bilinmezse elden gider. Evlat nimetinin şükrü, ona dinini ve Kur’an-ı kerimi öğretmektir. Bu iki vazife yapılmazsa, nimet elden gider. Çocukların eğitimine, büyüklerimizin yani âlimlerimizin başladığı yerden başlamalı. Onlar önce, evliya zatların, Silsile-i aliyye büyüklerinin sevgisini kalbe yerleştirirlerdi. Bu sevgi kalbe yerleştikten sonra, artık onun elini kolunu kessen, başıyla işaret eder, yine namazını terk etmez, namazı dinin direği olarak bilir. Diğer emir ve yasaklara da bu hassasiyetle uyar, severek yapar. Esas olan emir değil, sevgidir. Yani içinde sevgi olmayana, bunu yap, şunu yapma demek, fayda vermez.

Anne ve baba, evlatlarına bu büyüklerin sevgisini, İslamiyet’in sevgisini veremiyorsa, evlat onların baş düşmanı olur. Nefsine düşkün anne ve baba, yani çocuklarını nefsi için seven anne ve baba, çocuklarının en büyük düşmanıdır. Çocuklarımıza önce Kur’an-ı kerimi okumasını öğretmeliyiz. Çocuğuna Kur’an-ı kerimi öğreten ana babaya çok sevab yazılır. Kâbe’yi ziyaret sevabı verilir.

Bilal-i Habeşi hazretleri dünyada en acı çileleri çekenlerden biriydi. Köleydi, kızgın kumlar üzerinde, üstüne de kızgın kayalar koyup işkence ettikleri zaman dahi, Allah diyordu. Sonra hazret-i Ebu Bekir geldi, satın alıp azat etti. Allah Resulüne müezzinlik yaptı, çok sevdiklerinden oldu. İnsanları kurtuluşa çağırıyordu. Kendisine müezzinlerin piri dendi. 

Mübarek bir zat, Müslüman kabristanından geçerken bir feryat duyar. Sesin geldiği kabre gider. Oradaki bir ölü ağlıyormuş. (Niçin ağlıyorsun?) diye sorunca der ki:
(Evimin adresi şu. Bak, buradaki bütün ölüler neşe içindeyken, ben ağlıyorum. Bu cuma gecesi bütün bunlara evlatları Yasin-i şerif okudular, gönderdiler, neşe içindeler. Benim de oğlum var, ama okumuyor. Ben mahcup oluyorum, bildirin de o da okusun, beni sıkıntıdan kurtarsın.)

Mübarek zat o adrese gidip oğlunu bulur ve der ki:

 Evladım, dün cuma gecesiydi, gece ne yaptın?

− Kötü bir şey yapmadım efendim, sabaha kadar yattım.

 Niye babana bir Yasin-i şerif okumadın? Babanın yanından geliyorum, herkese okunmuş, sen okumamışsın, baban orada üzülüyor.

Oğlu, bu ikaz üzerine hemen okuyacağına söz verir.

Ertesi gün mübarek zat tekrar kabristana gidince, aynı ölü der ki:
 Allah razı olsun, bak, bana da altın tabaklar içerisinde hediyeler geldi, şimdi diğerleri gibi ben de neşeliyim...
Çok kişinin duasına kavuşmak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz, (İnsanların hayırlısı, insanların kendisinden faydalandığı kimsedir) buyuruyor.İnsana yapılacak en büyük iyilik, onun af ve mağfireti için dua etmektir. Bir müminin diğer din kardeşi hakkında, gıyabında yani arkasından yaptığı duayı Allahü teâlâ kabul ediyor. Yüzüne karşı yapılan duaya riya karışabilir, ama gıyabında olunca, sırf Allah rızası için dua edilmiş olur. Böyle olunca da, bu duaları Allahü teâlâ kabul eder. Ayrıca Allahü teâlâ, onun için istediğimiz şeyi, ona vermeden önce bize verir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Müminin din kardeşi için, arkasından yaptığı hayır dua kabul olur. Bir melek, “Bu iyiliği Allah sana da versin” der. Allahü teâlâ ise, “Önce senden başlarım” buyurur.) Meleğin duası reddedilmez.

(Rabbenağfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-mü’minîne vel-müminât el-ahyâ-i minhüm vel-emvât) duasında ana babalarımız, hocalarımız ve ölü diri bütün Müslümanların af ve mağfireti için dua ediliyor. Böyle dua sayesinde, kendilerinin affa uğradığını gören, vefat etmiş olan bütün Müslümanlar, (Ya Rabbi, dua ederek bizi sıkıntıdan kurtaran, her kim ise, sen de onu kurtar) diye dua ederler. Bu şekilde, bir anda milyarlarca insanın duasına kavuşuruz. 

Allahü teâlânın sevdiğini sevmek, Onun sevmediğini sevmemek, imanın temelidir. Bir Müslüman nasıl sevilmez, bir kâfir nasıl sevilir? Olacak iş değildir. Evlada yapılan, babaya yapılmış demektir. Mümine yapılan da Allahü teâlâya yapılmış demektir. Hatta bir hadis-i kudside Allahü teâlâ, (Evliya zata, yani mümin kuluma düşmanlık, bana savaş ilan etmektir) buyuruyor. İhlâsla Kelime-i şehadet getiren Allah’ın evliyasıdır. Evliyalığın yüzlerce derecesi var, ama ilk basamağı Kelime-i şehadettir. O halde, bir mümine karşı kin ve düşmanlık beslemek, Allahü teâlâya karşı savaş ilan etmek demektir. 

Tevbe etmeli, herkesle helalleşmeli. (Kabahatli benim) diyerek işi bitirmeli, suçlu aramaya kalkmamalı! Büyüklerimiz, (Allahü teâlânın size nasıl muamele etmesini istiyorsanız, siz de Onun kullarına karşı öyle muamele edin. Affedin ki, Allahü teâlâyı affedici bulun! Onlara verin ki, Allahü teâlâ da size versin. Onları sevindirin ki, Allahü teâlâ da sizi sevindirsin) buyuruyor. O halde, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, kızdığımız, darıldığımız, konuşmadığımız mümin kuluna gidip sarılmalı, helalleşmeli, böylece Cenab-ı Hakkın sevgili kulu olmaya çalışmalıdır.
Çok kıymetli nasihatler
Kâbusnâme, 1082 yılında Kûhistan sultanı İskender bin Kâbus’un, oğlu Gilan Şah’a nasihatleridir. Tarih boyunca pek çok padişah, sultan ve devlet adamı tarafından birçok dillere çevrilir, birçok edebî, tarihî ve ahlâkî eserlere kaynak teşkil eder. 

Kâbusnâme

Ey oğul, artık ben kocadım. Zayıf ve azıksız olarak yol ağzına kadar geldim. Ölüm mektubunu elime verdiler. O mektup, sakalın ağarmasıdır. 

Şimdi ey oğul, tecrübelerle elde ettiğim birkaç öğüt sana yadigâr olsun. Bu öğütlere uyarak hareket edersen, her muradına erersin, zamanın elinden sille yemezsin. Çünkü baba şefkati, oğlunun azarlanmasını bile istemez. Öyleyse sen de kulağını bu öğütler için açık tut, sonra pişman olmayasın. 

Gençler kendi bilgilerini yaşlıların bilgisinden üstün görürler. Bunu bildiğim halde, sana yol göstermek için susarsam doğru olmaz. Bütün tecrübelerimi az ve öz olarak yazdım. Her şeyin azı ve özü faydalıdır. 

Değerli mal, değerli insana vermek için saklanır. Benim de en değerli şeyim bu öğütlerdir ve en değerli kimsem de sensin. Bu öğütleri hor görme, bu sözlerden hem hikmet, hem saltanat kokusu gelir. Çünkü bu sözler hem padişahların sözüdür, hem de hukemanın sözüdür. Öyleyse yaşlılığında başına bir iş gelirse sıkıntı çekmemek için, bu sözleri gençlik çağında öğren. Çünkü yaşlılar çok yaşadıkları için çok tecrübe elde ederler, sıkıntılı anlarda bunların faydası olur. 

*** 

Akıllı ol ve kendi soyunun itibarını iyi gözet, tâ ki, şerefsizlerden olmayasın. Akıllı ve kabiliyetlisin, ama öğüt de aklın süsüdür, benim vereceğim şeyle aklını süsle. Süslemezsen yine sen kaybedersin. 

Benim ölümüm yakındır, senin de yerime gelmen yakındır. Öyle çalış ki bu dünyada bir azık hazırlayasın, o yolda sana yardımcı olsun. Çünkü, (Dünya ahiretin tarlasıdır) buyurulmuştur. Kendini öyle ver ki, senin yerine başka biri ekmesin. 

*** 

Ölümsüz diyarı, bu ölümlü diyar ile değiştirmeye kalkma. İyiler aslana, kötüler ite benzer. Çünkü it bulursa bulduğu yerde yer; aslan ise kendi inine götürür, sonra yer. Bu şu demektir: İt nefsinin esiridir, bulduğunu burada yer, aslan zekidir, ne bulursa, ne avlarsa o öteki diyara götürür. Gayret et, senin de avın iyilik olsun, öteki diyarda lazım olur. İyilikten murat, ibadettir. Kul için ibadetten daha iyi av yoktur. Çünkü ibadet eden ateşe benzer. Ateş ne kadar alçak yerde yansa da, alevi yükselir. İbadet etmeyenler de, suya benzer, su ne kadar yukarı akıtılsa da, aşağı düşer, göklere yükselmez. Boynumuzun borcu olan ibadet ateşini öyle kuvvetli yak ki, alevi göklere yükselsin.

***

Allahü teâlânın emrine uygun şükredersen, azı çok yerine geçer. Allahü teâlâ da çok değil, sadece beş türlü ibadet emretti. Çok olsa idi yapmaktan âciz kalırdık. Bunlardan biri Allah'ın birliğini ve Muhammed aleyhisselamın peygamberliğini dil ile söylemek ve kalb ile tasdik etmektir. Diğeri namaz ve oruçtur. Zenginlere farz olan hac ve zekat da vardır. 

Kelime-i şehadet, batıllardan Allahü teâlâya sığınmaktır. Namaz o kabullenişin hakikatini kulluğunda uygulamaktır. Oruç, o kabullenişin ve kulluğun hakikatini Allah'a bildirmektir. Madem ki Allah’ın kuluyuz, öyleyse o kullukta sağlam durmak gerektir. Namaz ve oruç Allahü teâlânın has nimetidir, onları has kullarına nasip kılmıştır. Kötü kimseler bu nimetlerden uzak kalır. Eğer bu iki nimette kusur edersen seçkinlerden olamazsın, ayak takımından olursun. 

Zekatını severek ver. Zekat malın kiridir. Kirli malla iş yaparsan temiz işlerin de kirlenir. Ömürde bir kere hac yap. Hac, günahları temizler. Bir farz hac, yirmi kez Allah yolunda savaşmaktan daha sevaptır.

Namazda maddi faydalar da vardır. Her şeyden önce, namaz kılanın bedeni ve elbisesi devamlı temizdir. Namaz kılan kişide büyüklenme olmaz, çünkü namazın aslı tevazudur. Kendini tevazuya alıştırırsan, bedenin de sana uyar, tevazu kazanır. Sen tevazuyu gözetince, Allahü teâlâ makamını yüceltir. 

Oruç tutmak yılda bir aydır. Yılda bir ay olan kulluğu dahi eksiklikle geçiren namert olur, aklı olan namertliği kendine reva görmez. 

Oruç tutmakta fitneci olma. Kadı gibi şehrin ileri gelenleri ne zaman oruç tutarlarsa, sen de o zaman tut; onlar ne zaman yerse sen de ye, cahillerin sözüne uyarak bir gün önce tutma. 

Oruçla kulun ağzı mühürlenir. Sen bu mührü bütün bedenine, diline, gözüne, ayağına, eteğine de vurmalısın ki oruç senden razı olsun. 

***

Şahsiyetini ana babanın verdiği adla değil de, kendi gayretinle kazanmaya çalış. Çünkü anan ve baban sana Ahmet, Mehmet gibi bir ad verdi. Oysa senin kazandığın ad, ya âlim, ya hâkim, ya doktor, ya öğretmen veya sanatkâr olacaktır. Bu adlar halk arasında makbul olduğunu gösterir. 

***

Tatlı dille konuşmayı alışkanlık haline getir. (Dili tatlı olanın dostları çok olur) demişlerdir. Ne kadar tatlı söylersen söyle, sözün yerini bilmedikçe söyleme. Çünkü yerinde söylenmeyen söz, tatlı ve güzel de olsa acı ve çirkin görünür. 

Kendini sıkıntıya sokacak sözü söyleme. Bu durumda susmak daha iyidir. Güzel söz söyleyen güzel cevap işitir. İstediğini söyleyen istemediğini işitir. (Kötü söz insanı dinden, tatlı dil yılanı ininden çıkarır) derler. 

***

Birine gelen belaya sevinmezsen, sana gelen belaya da kimse sevinmez. Senden zayıf olana zulmetme, böylece sen de, senden kuvvetli olanlardan zulüm görmezsin. 

Çorak yere tohum eken ürün alamaz. Nanköre iyilik eden, çorak toprağa tohum eken gibidir, fayda görmediği gibi zarar da görebilir. Fakat iyiliği, lâyık olandan esirgeme. 

Elinden iyilik etmek gelmezse, bari halkı iyiliğe yönelt. Çünkü (Eddâllü alel-hayri kefâilihî), yani (Hayra yönlendiren, o hayrı işlemiş gibi olur)buyurmuşlardır. 

Yaptığın iyilikten dolayı pişman olma ve kötülükten çok sakın. Çünkü iyiliğin ve kötülüğün karşılığı ölmeden sana erişir. İyilik ettiğin kişinin gönlü ne kadar rahat olursa, senin de gönlüne o kadar rahat erer. Kötülük ettiğin kişinin gönlüne ne kadar sıkıntı gelirse, senin de gönlüne o kadar sıkıntı gelir, belki de sen daha çok sıkıntı çekersin. 

İki yüzlü olma, buğday gösterip arpa satma, halka kendini iyi gösterip gizlice kötü işler yapma, bu riya nişanıdır. Riyakârlıktan çok sakın.

***

İnsan iki hâl üzeredir: Sevinç ve keder. İster kederli, ister sevinçli ol, kederini ve sevincini öyle birisine söyle ki, üzüldüğün zaman o da seninle birlikte üzülsün, sevindiğin zaman o da seninle birlikte sevinsin. 

İyiliğe ve kötülüğe çabuk sevinme ve üzülme, bu çocukların işidir. Olmayacak şey için kendinden geçme, yani olur olmaz şey için kendi durumunu değiştirme. Çünkü akıllı kişiler, olur olmaz şey için kendilerinden geçmezler ve değme yel ile deprenmezler. 

Sevinçli iken bir musibet gelince kederlenme, refaha kavuşunca da hemen sevinme. Akıllı kişiler bunları hoş görmezler. Her yokuşun bir inişi, her zorluğun bir ferahlığı vardır. Sevinmenin sonunda bir üzüntü, üzülmenin sonunda bir sevinç vardır.

Ummadığın bir yerden ümidini temelli kesme ve bir şey umduğun yerden de sakın çok ümitli olma. Çünkü genelde nasip, umduğu yerden değil, ummadığı yerden gelir.

İyiye iyi, kötüye kötü de, hakkı inkâr etme. Yani sevmediğin bir kişi bile, bir şeye iyi diyorsa, o şey gerçekten de iyi ise, ona sakın kötü deme. Kötü derlerse, sen de kötü olduğunu biliyorsan; ona iyi deme. Hakkı kabul etmenin, hakkı inkâr etmekten iyi olduğunu unutma. 

*** 

Öfkelenme. Biri sana öfkelenip sert söylerse sen ona yumuşaklıkla cevap ver. Ama ahmaklara susmaktan başka çare yoktur. Nitekim (Ve ma cevab-ül ahmak-ı illes-sükut), yani (Ahmağa verilecek en güzel cevap ancak susmaktır)demişlerdir.

Senin üzerinde emeği olanın emeğini boşa çıkarma. Eğer o emeğin karşılığını ödemiyorsan bari nankör olma. Senin için emek çeken düşmanın ise, ona da elinden gelen her iyiliği, ihsanı yap. Çünkü insan ihsanın kuludur.

Bazı iyi işler vardır, onları âdet edinen hem halk katında, hem de Hak katında itibar görür. Bunlar, ilim, edeb, tevazu, zühd, doğruluk, iffet, kimseyi incitmemek ve halka kolaylık göstermektir. Bunların hepsinin sermayesi hayadır. Nitekim Peygamber efendimiz (El hayâü minel iman) yani (Haya, imandandır)buyuruyor. Haya varsa iman da var. İman varsa, o iyi işlerin hepsi de hâsıl olur. 

***

Cahili, beceriksizi, insan yerine sayma, bunlarla beraber oturma, hele kendini âlim sayan cahilden, aslandan kaçar gibi kaç. Cahille sohbet etme, iyilerle sohbet et. Çünkü, iyilerin sohbeti yüzünden senin adın da iyi olur. 

Şırlağan susam yağıdır, ne zaman gülle sohbet eder, hemhâl olur, artık ona susam yağı demezler, gül yağı derler, menekşeyle hemhâl olursa menekşe yağıdır derler. Gül ve menekşe gibi güzel çiçeklerin hassaları, rayihaları yüzünden, onlarla kırk gün düşüp kalkınca, susamın adı unutuldu, gül ve menekşe ile anılır oldu. Hatta bu durumu hiç bilmeyen onu gül yağı menekşe yağı sandı. Onun için Peygamber efendimiz, (Bir kavimle kırk gün düşüp kalkan, onlardan olur)ve (Kişinin dini, arkadaşının dini gibidir) buyurdu. Demek ki iyilerle veya kötülerle beraber olan onlar gibi olur.

***

Sana yapılan iyilikleri asla unutma. Senden bir şey bekleyene, sitemle "Benden bir şeyler umuyorsun galiba" diyerek başına kakma; çünkü senden bir şey bekleyene sitem etmek "ben de bir menfaat bekliyorum" demek olur ki, bu da himmetsizliktir. İyi huyu ve iyi kişiliği meslek edin, kötü huylardan uzak ol. Kimseye zararın, azarın ve nazarın değmesin. Zarar verici olmak iyi değildir; çünkü zarardan eksiklik doğar, eksiklikten ise şerefsizlik. Öyleyse halk içinde şerefsiz olmak iyi değildir. 

Seni akıllı kişiler övsün, cahil kişiler övmesin. Çünkü akıllılar ileri gelenlerdir, cahiller ayak takımıdır. Bu iki grup birbirinin zıddıdır. Akıllının bilgilice işini cahil beğenmez, cahilin bilgisizce işini akıllı zaten beğenmez. Çünkü akıllı olan kendi mizacına uygun olarak bilgilice iş görür, seni onun için beğenir; cahil de kendi mizacına uygun olarak iş görür, seni onun için över. Cahilin övdüğü işten sakınmak gerek, tâ ki akıllıların eğlencesi olmayasın; çünkü sıradan kişilerin katında övülen insan, ileri gelenlere maskara olur. 

***

Kimseyi incitme. Birisi seni incitse de, sen onu incitme ki, büyüklüğün nişanı budur. 

Tecrübeli, şefkatli dostların sana öğüt verirlerse, öğütlerine kulak ver. Öğüt veren böylesi dostların yanına yalnız olarak git ve öğütlerinden nasibini al. Çünkü faydalı öğüt yalnızken verilir, halk arasında verilen öğüt kulağa girmez olur, hem de sitem gibi olur. 

Bir konuda bilgin tam olsa da bilginle gururlanma. Ne zaman sana bir iş düşse, iyice bilsen ki sen o işi başarabilirsin, buna güvenme, bir akıllı kişiye danışmadıkça o işe başlama. Kendi görüşünü beğenenlerden olma. 

Bir bilene akıl danışmayı ayıp sanma, "Doğru görüş benim görüşümdür, başkası bana elverişli olanı ne bilir" deme, kendi bildiğine gitme. Çünkü kendi görüşüyle iş tutan kişi, pişman olur. Akıllı yaşlılarla ve şefkatli insanlarla yani o işin ehli ile istişare et, sonra o işe el at. 

Nasıl bir gözle görmek, iki gözle görmek gibi olmazsa, iki kişinin görüşü de bir kişinin görüşü gibi değildir. Ehli olan çok kişi ile istişare daha iyidir. Bir doktor hastalansa kendi kendini ameliyat edebilir mi? İhtiyaç sahibi birisi senin yanına gelecek olsa, onun için çalış, çabala; emeğini ondan esirgeme. Bu, düşmanın veya seni çekemeyen biri olsa da, farklı davranma. Ola ki o düşmanlık dostluğa dönüşe. 

Sözden anlayan kişiler sana gelecek olsalar, onlara hürmet et ve iyi davran. Çünkü onların sana gelmeleri seni ağırladıkları yani sana kıymet verdikleri içindir. Sen de onları ağırlarsan yani onlara kıymet verirsen, bu kez sana gelmeye daha istekli olurlar. Şahsiyetsiz kişinin yanına, kimse gelmek istemez. 

***

Doğru konuş, sakın yalan söyleme ve yalana benzeyen gerçeği de söyleme. Çünkü bir gerçek ki yalana benzer, o da yalan olmuş olur. Hep sözünün doğruluğuyla tanınmış biri olarak bilinmeye çalış. Sözü yerine uygun olarak söyle, uygunsuz söz söyleme. Çünkü beğenilen sözün hem söyleyene yararı var, hem de işitene. Uygunsuz sözün zararı ise, söyleyene de, işitene de olur. 

Sözünün başına ve sonuna dikkat et. Birisine bir şey söyleyecek olursan yüzüne karşı söyle, arkasından konuşma. Böylece sözü bilerek söyleyenlerden olursun. Çünkü lafını bilmeden konuşan kişi, açık ve anlaşılır konuşan papağana benzer. Papağan sarf ettiği sözden habersizdir. Papağan gibi olanlara, "konuşur ama konuşmasını bilir" demezler. Öyleyse konuşan ve konuşmasını bilen odur ki, konuştuğu zaman kim olursa olsun ondan bir şey anlayabilmeli. Böyle olmayana insan demezler, çünkü böyleleri insan suretinde hayvandır. 

Söz yüce bir şeydir, sen de sözü yüce bil. Çünkü söz en yüksek yerden gelmiştir, onun için azizdir. Bu aziz sözün yerini bulunca bildiğinden sakınma. Ve yeri değilse sözü harcama, tâ ki sözün zayıf olmasın, aklına ve bilgine zarar gelmesin. 

***

Yok yere, anlamsız iddiada bulunma. Bir ilimden habersizsen, o ilimle ilgili iddiayı bırak. Dilediğini, o bilmediğin ilimle elde edemezsin, ama bildiğin ilimle ne gerekirse elde edersin. 

Sana faydası veya zararı olmayan sırrı öğrenmeye heveslenme ve sırrını kimseye söyleme. Birkaç kişi bir yere toplanıp otursa, orada biriyle fısıldaşma. İyi dahi konuşsan halk kötüye yorar: "Kim bilir ne uygunsuz söz ki, fısıltıyla söylüyor" der. Çünkü halkın birbirine olan şüphesi kötüdür, öyleyse sözü açık söyle, ama ne söylersen kendi değerince söyle, kendinden büyük söyleme. 

Birisinden işittiğin sözü dinle, fakat o sözle çabuk hareket etme. Ne söylesen, önce düşün, sonra söyle, tâ ki sonra o sözünden pişman olmayasın; çünkü derhal söylemenin bir şekli var: Ya yarar, ya zarar. Ama düşünüp söylemek iki şekildir: 
1- O sözün zararlıysa düşünmekle anlarsın, o zararlı işten sakınırsın. 
2- Yararlısını doğru bilirsin, çekinmeden o yararlı şeyi elde etmeye gayret edersin.

Nerede olursan çok bilgili ve az sözlü ol. Susmak ikinci sağlıktır. Çünkü çok kişi sağlıklı iken, sözü yüzünden hasta olur. Az söylemek ve öz söylemek akıl nişanıdır. Çok söylemek bilgisizlik nişanıdır. Çünkü bir kişi ne kadar akıllı ve kâmil olsa da, ne zaman çok sözlü olursa -sözleri hep yerinde olsa bile- ayak takımı arasında adı beyinsiz olur. Eğer cahil ve sıradan biri de olsa, ne zaman susmuştur ve konuşmaz, sıradan kişiler onu akıllı ve hünerli kişilerden sayarlar. 

***

Ne kadar temiz gönüllü, ne kadar iyi kalbli olsan da, kendini övücü olma. Kişi kendine iyiyim diye şahitlik ederse şahitliği geçmez. Çünkü şahitliği kendin için yaparsan onu dinlemezler. Çalış ki, seni başkaları övsün. Kendi kendini övme. 

Gücün yettikçe söz dinlemekten ürkme. Çünkü insan söz dinlemekle söz ehli olur. Buna delil şudur: Bir çocuk doğunca yer altında bir kubbede besleseler, süt emzirseler ve anasıyla dadısı yanında hiç konuşmasalar, o çocuk büyüdüğü zaman dilsiz olur. Ama orada iki çocuk olsa ve hiçbir söz işitmeseler, ikisi birbiriyle konuşmakla bir dil oluştururlar ve o dili de ancak ikisi bilir, başkaları bilmez. Öyleyse halkın sözünü işit ve kabul et. Özellikle geçmiş beylerin ve âlimlerin sözlerini can kulağıyla dinlemek ve itimat etmek gerek. 

*** 

Âdil hükümdar Nuşirevan'dan altın öğütler 

* Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelip gittiğini gören insan, halden hale dönmesine üzülmesin. Yani sevinç gidip üzüntü gelirse, üzüntü gidip sevinç gelirse, önem vermesin. 

* Beceriksizle dost olma, beceriksiz ne dostluğa yarar, ne düşmanlığa. 
* Bir işi yapıp pişman olan, bir daha o işi yapmasın. 

* Dostlarına düşman olan birisine dost denmez. 
* Kendini bilgili sanan cahilden sakın. 

* Düşmanının sırrını bilmesini istemiyorsan, dostuna da sırrını söyleme. 
* Büyüklere küçük gözüyle bakma, çünkü büyükleri küçük görmek büyük ziyan getirir. 

* Yakın arkadaşlarından bir şey ummaktansa, ölümü yeğ gör. 
* Himmetsiz kişinin ekmeğini yemektense, aç öl. 

* Şüphenin yolunu yüz yerden bağlayacak olsan da, tecrübe etmediğin kişiye güvenme. 
* Kendinden aşağı akrabalarına muhtaç olmaktan büyük dert yoktur. 

* Bilmediği şeyi iddia edip, iddiasını başaramayarak yalancı çıkmaktan büyük ayıp yoktur. 
* Elinden geldiği halde, kendisinden istenen bir işi bitirmeyen kişiden daha cimri kimse yoktur. 

* Bir kişi senin aleyhinde bir söz söylese ve birisi de dostum diye o sözü sana yetiştirse, sen bunu ötekinden beter düşman bil. Çünkü o düşman, arkandan konuşur, dostun ise yüzüne karşı söyler. 

* Lüzumsuz yerlere göz dikmekten ve kulak vermekten daha büyük dert olmaz. 
* İnsan her şeyi cahillerin şerrinden saklayabilir, ama bilgisini kendi şerrinden saklayamaz. 

* Halkın, senin iyiliğini söylemesini istiyorsan, kimsenin kötülüğünü söyleme. 
* Dostlarının az olmasını istemiyorsan kindâr olma. 

* Zahmet çekmeden kolaylıkla ömür sürmek istersen, kendi işine bak, başkasının işine karışma. 
* Deli denmesini istemiyorsan, ele geçmeyecek bir şeyi isteme. 

* Daima alnın ak, yüzün pak olmayı istersen, utanmayı iş edin. 
* Aldanmamak istiyorsan, tecrübe edilmiş işleri bırakıp tecrübe edilmemiş olanlara yapışma. 

* Mahcup olmak istemiyorsan, katkın olmayan yerden bir şey götürme. 
* Perdem yırtılmasın diyorsan, kimsenin perdesini yırtma. 

* Arkamdan gülünmesin diyorsan, elinin altındakileri iyi besle. 
* Pişman olmak istemiyorsan, nefsin arzusuna uyma. 

* Zeki kimse kendini başkasının aynasında görür. Yani bir kişinin yaşayışına bak, işleri iyi mi, kötü mü? Eğer ondaki kötü bir iş sende de varsa, bu işlediğin iş kötüdür ve ondaki iyi bir iş sende de varsa, bu işlediğin iş iyidir. Böylece işinin iyisini kötüsünü göstermek için o kişi sana ayna olmuş olur. 

* Korkusuz olmak istersen, halkla kavga etme, onları inciticilerden olma. 
* Kendine hürmet edilmesini istersen, başkalarına hürmeti gözet. 

* Sözüm dinlensin dersen, önce kendin o sözü uygula. Yani yapmadığın iyi işleri başkasına emretme, sakınmadığın kötü işleri de başkasına yasaklama.

* Herkesin iltifatını kazanmak istiyorsan, elin açık olsun, nimetini herkese saç. (Tuzunun, ekmeğinin hakkı var) diyenleri çoğalt. 

* Eğer bütün gönüllerde yer etmek istersen, sözünü herkese hoş gelecek şekilde söyle. 
* Kâmil insan olmak istersen, kendine lâyık görmediğin bir işi başkasına da lâyık görme. 

* Eğer yüreğine iyileşmesi mümkün olmayan bir yara açmak istemiyorsan, cahillerle tartışma. 
* Halkın iyisi olmayı istersen, varını halktan esirgeme. 

***

Gerçi gençsin, ama yaşlılar gibi akıllı ve temkinli ol. Birdenbire gençliği bırak demiyorum. Tembel gençlerden olma, neşeli ol. Çünkü gençler neşeli olursa hoş olur. Delilik çeşitlidir. Bir çeşidi de gençliktir. Ama cahil gençlerden olma. Belâ cahillerden kopar. Ömrünün faydalı lezzetini gençlik çağında al, yaşlılıkta bu lezzeti bulamazsın, bulsan da faydası olmaz. Ne olursa olsun gençlikte Allahü teâlâyı unutma ve ölümden emin olma; çünkü ölüm gelince genç yaşlı demez. Öyleyse bilmiş ol ki, doğan ölür ve dünyaya gelen gider. 

Yaşlılara çok hürmet et ve onlarla rast gele konuşma ve onların sözüne hemen cevap verme. O meseleyi bilsen bile, (Cevabını yine siz buyurun) diyesin ve susasın. Çünkü en güzel cevap, onları dinleyip susmaktır. Yoksa onların vereceği cevaptan utanılacak bir duruma düşersin. Yaşlıların bilgi ve tecrübesi gençlerinkinden fazladır. Ama bu dediğim yaşlılar, saçını başını büyüklerin sohbetinde ağartmış olanlardır. Din gayreti olan, büyükleri seven, onların kitaplarını okuyan yaşlılardır, diğer yaşlı kimseler değildir. Çünkü gelişigüzel büyümüş yaşlıdan, büyüklerin sohbetini dinlemiş toy gençlerin sözleri daha iyidir.

Gençliğini rast gele geçirme, tâ ki yaşlılıkta bilgisiz kalmayasın. Yaşlılar gibi olmaya, onların yanında bulunmaya dikkat et. Atalarımız, (Öküz olacak tosun, öküzlerin yanında yatar) demişlerdir.

Ne zaman ki gençlik çağı geçip ihtiyarlık çağı gelse, artık gençlikteki dinçliği bekleme. Gençler gibi giyinme, gençler gibi yaşamaya özenme. Çünkü yaşlı, genç gibi zevk ve şehvet peşinde olursa, halk arasında rezil olur. Öyleyse insan yerini yurdunu iyi bilsin. Gençlikte genç olsun, kocalıkta gençlik evinden ihtiyarlık evine göçsün, yoksa, su üstüne yazı yazmaya kalkan ve deniz üstüne saray yapmaya kalkışan kimseye benzer. 

*** 

Yaşlandığında bir yerde yerleşmeye çalış, çünkü yaşlılıkta yolculuk yapmak akıl kârı değildir. Hele yoksul ise daha zordur. Çünkü yaşlılık bir düşman, yoksulluk başka bir düşman; bu iki düşmanla, mecbur kalmadıkça, yola çıkmak akıllıca bir iş değildir. Eğer Allahü teâlâ, o yolculukta sana yardım ederse ve nimete kavuşursan, evine dönmeyi arzu etme ki, bir evden ötürü yine yolculuk zahmetini çekmeyesin. Çünkü kişinin geçimi nerede iyiyse evinin orada olması uygundur.(Doğduğum yerde yaşlanmam ve hep orada kalmam gerekir) demek yanlış olur. Onun için atalarımız, (Doğduğun yerde değil, doyduğun yerde kal) demişlerdir. Vatan ikinci anadır; çünkü anayı sevmek imandan olduğu gibi, vatanını sevmek de imandandır. İçinde aç, müflis oturmak imandan olmaz. O halde işin nerede gelişmişse orayı vatan edin. Çünkü, (Kazancı nerede ise o yerde olmak saadet belirtisidir) demişlerdir. Bahtsızlık alameti şudur ki, aç ve dinç otursun, kıtlık çeksin, bu vatanımdır, terk etmem desin. Bu ahmaklıktır. Görmez misin, Resulullah efendimiz Mekke'de doğdu, Mekke’yi fethetmesine rağmen, tebliğ görevini Medine'de daha rahat yaptığı için artık Medine’den ayrılmadı. 

Sen de yararlı bir yer bulunca oradan ayrılmamaya çalış, orada ayak direyesin. Sakın filan yerde fayda daha çoktur, deyip başıboş varmayasın, burada olan zararı orada kötü kılarsın ve orada daha zararlı olursun. Çünkü, (İyi bir yeri bırakıp daha iyisini bulayım deme, bu hayal ile onu bulamazsın ve olanı da elden çıkarırsın) demişlerdir. [Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan da olursun] 

*** 

Eğer dosta ve düşmana iyi görünmek istersen ömrünü düzensiz geçirme, boş yere harcama. Ömrü boşa geçen, avamdan sayılır. Öyleyse kendi işinin düzenini iyi koru. 

Çok şakalaşma. (Şaka şerrin kılavuzudur, savaş şakadan kopar) derler. Ama iyi şakalar yapabilirsen yap, iyi şaka yapmak ayıp ve günah değildir. Şaka iyidir, ama saçma sapan şaka yapma. Şakayı senden aşağı kişilerle yapma, tâ ki itibarın eksilmesin. Çok şaka yapan hafife alınır, şakanın fazlası, insanın değerlerini giderir ve kötüleri, aleyhine cesaretlendirir. Şakalaşmayı o derece ayarla ki, yemeğe atılan tuz gibi olsun. Yemeğe atılan tuz, çok olunca yemeğin lezzetini nasıl giderirse, şaka da öyledir. Azı karar, çoğu zarar. Çok az olursa gönlümüzün neşesi yerine gelmez. Şaka, gönüldeki donukluğu ve o işe karşı doğan bıkkınlığı giderecek kadar olmalı.

Eğer şakayı terk edemiyorsan bari kendi akranınla yap, tâ ki onların sözü sana ağır gelmesin. 
Çok şaka insanın bütün hünerini hor eyler, kişi ne kadar ağır başlı ve hünerli olursa olsun, adi mizahla uğraşırsa, hafif ve itibarsız olur. Çünkü sen ne söylersen, ister istemez cevabını işitirsin. Sen başkasına ne yüklersen, sana da o kadar yük gelir. 

***

Ne kazanırsan doğru ve uygun yerden kazanmaya çalış, tâ ki oradan kazandığın içine sinsin. Kazancını telef etme, dağıtma; yani olur olmaz yere harcama. Malı saklamak kazanmaktan daha güçtür. Çünkü parayı çok kişi kazanır, ancak saklamasını, harcamasını bilmediği için yine de cimrilikten kurtulamaz. Çalış, dünyalık biriktir. Eğer bir gün ihtiyacın olursa, toplayıp biriktirdiğinle istediğini satın alırsın. Sonra çalış ki, o harcadığın kadarını yerine koyasın. Eğer hep keseden yersen, aldığınca yerine koymazsan, Karun kadar malın olsa da çabucak yok olur. 

Gönlünü bir şeye sımsıkı bağlama. Eğer o şey ansızın elinden giderse üzülmezsin. Yani zenginliğe büsbütün "Bana kalsın" diye gönül bağlama. Eğer başına yoksulluk gelirse, üzülüp gönlün daralmasın. Eğer malın çok olursa, bir gün yoksul olacağını düşün, o malı ihtiyatla, ölçülü harca. Çünkü ölçülü harcayınca mal ne kadar az olsa da sonunda bir şey kalır, ama ölçüsüz harcayınca mal ne kadar çok olursa olsun sonunda hiçbir şey kalmaz. (Zahmetle saklamak, zahmetle istemekten iyidir) demişlerdir. Eline değeri az olan bir şey geçerse, bundan ne olur deme, onu saklamaya çalış. Çünkü değeri az olan şeyi saklayamayan değeri çok olanı hiç saklayamaz. 

***

Hangi işi yaparsan yap, tembel davranma. Tembellikten utan, tembellik bahtsızlığın başıdır. Her işe emek ver. Emek verilen işin sonu, tembellikten iyi olur. Çünkü emek vermekle elde edilen, ne kadar çok olursa, tembellikte de o kadar eksilir. Yazık değil mi, bir anlık emek yüzünden elde edilecek şeyi tembellik yüzünden yitiresin. Öyleyse geri durmak akıllıca bir iş değildir; yoksa muhtaç olarak yaşarsın. Bilmiş ol ki, muhtaç olduktan sonra, "Ah n'olaydı emek çekseydim, tembellik etmeseydim, şimdi lazım olan şeyi elde etseydim" deyip pişman olmanın faydası olmaz. 

Çalış ki emeğinin neticesini yine sen yiyesin, tâ ki emeğin boşa gitmesin. Sende değerli bir şey varsa ve birisi o sevdiğin şeyi senden isterse, eğer lâyıksa ondan esirgeme. Çünkü ne olursa olsun, kişi mezarına bir şey götüremez. Harcamanı gelirine göre yap, tâ ki yoksulluk ateşi sana yol bulamasın. Elinde olanla yetin, çünkü kanaat ikinci zenginliktir. Sakın açgözlü olma. Çünkü sana yük olacak şey nerede olsa yetişir. 

***

İsraf etme. İsrafı hoş görme, kötü bil. Çünkü israf Allahü teâlânın sevmediği şeydir. Onun sevmediği şey kullar için uğursuzdur. Allahü teâlâ (İsraf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez) buyuruyor. Madem ki Allahü teâlâ müsrifi sevmiyor, sen de israfı sevme. Her felaket bir sebepten dolayı gelir. Yoksulluk da bir felakettir ve onun sebebi israftır. İsrafın fakirlikten başka sonucu yoktur. İnsanın kendi ihtiyacı için harcadığı şey israf değildir. İsraf, gereksiz yerlere harcanan şeydir; ne dünyasına, ne de ahiretine yaramayan şeydir. Sözde, sohbette, yemekte, içmekte ve her bir işte israf iyi değildir. Çünkü israf, teni eritir, nefsi incitir, canı daraltır ve diri insanı öldürür. Devamlı israf ederek rızkının kapısını üstüne kapama. Gücün yettiğince kendini hoş tut, kendi işin için gerekli harcamadan kaçınma. Bir şey senin için ne kadar aziz olsa da, kendi canından daha aziz olmasın. Kısacası, elde ettiğini ölçüyle harcamaya çalış. 

*** 

Dünyada iki şey vardır: Halk birinden kaçar, öbürünü sever. Biri zahmet, diğeri rahatlıktır. Ama ikisi de insana gereklidir. Çünkü zahmet çeken rahata erer, rahat yaşayan zahmete ermedikçe olmaz. Bugünkü zahmet yarının rahatıdır, yarınki rahatlık da önceki günün zahmetidir. Ne elde edersen, ikisini harca, ikisini sakla. Ne kadar ihtiyacın olursa olsun bundan fazlasını harcama, zamanla birikir, bir zaruret anında ihtiyaç olur. İşte o her gün artanı biriktir ve küçük bir ihtiyaç için ona dokunma, onu unut. Biriktirince böyle biriktirmek gerekir. Eğer yaşlanmadan ölürsen "Hayırlı kişiydi, mirasçısına bu kadar miras bıraktı" derler. Yaşlanırsan zaten işten güçten kalırsın, o zaman bu biriktirdiğin sana destek olur. 

Borç edinme, bir şeyini rehine koyma. Buna benzer işlerden dolayı halk içinde hor ve itibarsız görülürsün. Öyleyse bu işleri kendine büyük günah bilmelisin. Bir dostuna ödünç vermişsen, artık ona malımdır deme, o parayı o dosta bağışladın farz et. O dostun kendiliğinden vermedikçe isteme, tâ ki gecikmesi sebebiyle dostluk bozulup kesilmesin. Çünkü borcun gecikmesi, dostu çabuk düşman eder, ama düşmanı dost etmek güçtür. Düşmanı ve dostu bilmemek çocukların işidir. Dostu düşmandan ayırmak ve akıllıca davranmak gün görmüş yaşlıların işidir. Elinde olandan ihtiyaç sahiplerine vermeyi esirgeme. Kimsenin malına da tamah etme ki, halkın gözünde büyüyesin. Kendi malını kendinin, elin malını da elin bil. 

***

Doğru için de olsa, yemin edici olma, çok yemin edici olarak tanınma, tâ ki mecbur kalıp da yemin edersen yeminine inansınlar. Her ne kadar zengin olsan da güvenilir, doğru sözlü ve iyi isim yapmış olmazsan kendini yoksul bil. Çünkü yalan söyleyenlerin ve kötü isim yapmış olanların sonu yoksulluktur. Kimseyi aldatmamaya çalış ve sakın aldanma, hele alış ve verişte. Çünkü insan alış verişte çabuk aldanır. 

Bütün işlerde sabırlı ol, aceleci olma. (Sabretmek ikinci akıllılıktır) demişler. Yani bir kişinin ne kadar aklı olursa ve bir işini sabırla işlerse, aklı o kadar çok olur. 

Her işte kendi işinden habersiz olma, gafillik ikinci ahmaklıktır. Yani gafil olan kişi ne kadar akılsızsa, ahmaklığı ve akılsızlığı bir o kadar daha artar. Sonra her işte bezgin olma, bezginlik ikinci cahilliktir. Eğer sana iş ve güç kapansa, tezce işini açmaya çalış, işin düzelmeye yüz tutuncaya kadar sabret, çünkü hiç bir iş aceleyle iyi olmaz. 

***

Eğer ev almak istersen öyle bir yerden satın al ki, o mahallenin halkı iyi kişiler olsun. Önce komşularına bak evini al, (Önce komşu, sonra ev) demişlerdir. Evi alınca komşuna çok hürmet et. Mahalle halkıyla iyi geçin, hastalarını sor, ölüsü olana başsağlığı dile, cenaze merasimine katıl. Komşunun sevinilecek bir işi olursa sen de birlikte sevin, eğer üzülecek bir işi varsa sen de birlikte üzül. İmkânın ölçüsünde komşuna hediye ver, yiyecek giyecek gibi... Çünkü sen komşularınla iyi geçinecek olursan, o mahallenin ileri gelenlerinden olursun. Komşunun çocuğunu görünce sev, okşa, mahallenin yaşlılarını ağırla ve hürmet et. 

*** 

Dostsuz olma. Kim dostlarının işiyle ilgilenirse, dostları da onun işiyle ilgilenirler. Eğer o ilgilenmezse dostlar da ilgilenmezler. Öyleyse dostunun işini düşünüp ilgilenmeyen kişiye hiç kimse dost olmaz. Her an bir dost edinmeyi âdet haline getir, tâ ki dostların çok olsun. Çünkü çok dost arasında kişinin birçok ayıpları örtülür ve çok hüneri açılır. Bundan dolayı kişinin dostunun çok olması gerekir. Ama yeni dost tutunca eski dostlarından da yüzünü çevirme. 

Dostlarının dostlarını da düşün, onlar da senin dostlarındır. Düşmanlarınla dost olan dosttan da çekin. Ayrıca dostuna düşman olan dosttan da sakın. Önüne kim gelirse sebepsiz yere seni şikayet eden dostlardan uzak dur. Böyle kişiden dostluk bekleme ve dünyada hiç kimseyi ayıpsız sanma. 

İyilerle kötüleri birbirinden ayırt et. İyilerle gönülden dost ol, kötülerle dil ucuyla dostluğun olsun. Çünkü kişinin daima iyilere işi düşmez. Eğer bir kötü kişiye işin düşerse dostluğun sebebiyle elde edersin. Öyleyse kötülerle de düşmanlık etme. 

Kimseye düşman olmamaya çalış. Eğer bir kimse sana düşman olursa korkma ve önem verme. Çünkü, (Düşmanı olmayan kişi, düşmanın eğlencesi olur)demişlerdir. Gizli ve açık, düşmanın işinden habersiz olma. Çünkü o daima kötü planlarla seni aldatma hesapları peşindedir. Sen de bir an bile onun kötü oyunlarından kendini güvende sanmayasın. 

Düşmanının tasarladığı oyunları her an sora dur, tâ ki düşmanın belâsına uğramayasın. Sonra, fırsat düşmedikçe düşmanlığını belli etme ve düşmanına karşı ne kadar büyüklük taslarsan tasla, kendini düşmana büyük göster. Ne kadar düşmüş olsan da ona durumunu alçak gösterme. 

Düşmanının güler yüz göstermesine, tatlı sözüne aldanıp gönül bağlama ve inanma. Eğer düşman sana şeker gösterse, sen onu acı bir şey san. Düşmanın ne kadar küçük olsa da, onu hor görme. 

Bir düşmanın senden aman dilerse, ne kadar düşmanın olsa da ve sana ne kadar eziyet etmişse de sen ona aman ver ve düşmanın aman dilemesini çok büyük bir nimet yerine say. Çünkü düşmanın yenilmesi, kaçması ve ölmesi nasılsa, aman dilemesi de öyledir. Düşmanını güçsüz gördüğünde birden emin olup oturma, onu arada sırada gözetleyedur. 

***

Önce işi yapmaya; sonra yaptığını söylemeye gayret et. Başkasının sana dil uzatmasını istemiyorsan, sen de kimseye dil uzatma. 

Asla ikiyüzlülük etme ve ikiyüzlülerden uzak ol. Yedi başlı ejderhadan korkma, ama "evet" deyiciden kork. Çünkü onun söz götürüp getirmekten bir anda yırttığını sen bir yılda dikemezsin. 

Birisi senin bir ayıbını yakalasa, o ayıbı hemen kendinden uzaklaştır. 

Çok itibarlı bir yere geçme, tâ ki o yerden aşağı düşmeyesin. Yüksekten düşmenin acısı fazla olur. 

Olur olmaz her suç için kimseyi cezalandırmayı düşünme. Eğer birisi bir suç işlerse, büyüklük göster ve ondan özür dilemesini iste. Çünkü o suçlu da insandır. Küçük bir suç için kimseyi suçlama, tâ ki seni de başkaları yok yere suçlamasınlar. Yani "keşke böyle yapmasaydı" diye suçlamasınlar. 

Yok yere öfkelenme, kızgınlığını yutmayı alışkanlık haline getir. Birisi senin yanında hata yapsa, sonra da dönüp af dilese, o hatayı bağışlamayı boynunun borcu bil. Çok büyük bir suç olsa da affetmek güzeldir. Her işlenen hataya ceza verecek olsan büyüklüğün nerede kalır? 

Sonra özür dilememek için hata yapmamaya çalış. Birisine karşı aniden hata işlersen özür dilemekten utanma. Senden de suçlular af isterse sen de bağışla, dileklerini kabul et. 

***

Eğer birisinden bir şey istemeyi düşünürsen, önce onu dene, gör; o kişi cömert mi, yoksa cimri mi? Cömertse ihtiyacını dile getir, ama dilek vaktini de gözet. Yani o kişinin gönlü dar veya aç olduğu vakit dileğini dileme ki umduğundan mahrum kalmayasın. Sonra dilersen mümkün olanı dile, ele geçmesi mümkün olmayan şeyi dileme, tâ ki elde edebilesin. 

Bir istekte bulunmaya gittiğin vakit önce iyi sözler tasarla ve hoş bir edep ve usûlle ortaya uygun bir söz at, sonra buna uygun bir davranışla sözü maksadına getir ve hacetini dile. Söylediğin sözlerle ona lütuf göster, (Hacet vaktinde lütuf göstermek ikinci aracıdır) demişler, yani lütuf, sözü geçen kişi gibidir. Lütuf göstermenin, ona en yakınının söylemesi kadar yardımı vardır. Öyleyse bir dilekte bulunduğun kimsenin katında kendini bir aciz kul yerinde görmelisin,(insan iyiliğe kuldur)

Bir şey istedin ve isteğin kabul edildi mi, o kişiye teşekkürünü yerine getir, onu hoşnut et. Böylece dileğin artarak devam eder. Nitekim Allahü teâlâ, (Şükür, nimetin çoğalmasına sebep olur) buyurur. 
Hem, önceki istek kabul olunca teşekkür etmek, ikinci isteğin kabul olunmasının da umududur. 

Birisinden bir istekte bulundun, fakat isteğin kabul edilmedi; bunu da kendi talihinden bil. Varıp o kişiyi halka şikayet etme, "Hacetimi bitirmedi" deme. Çünkü o senin halka şikayet etmene önem verseydi, hacetini bitirirdi. 

***

Bütün ilimlerin içinde din ilminden büyük ilim yoktur. Bütün faydalı ilimler dinin bir koludur. Din, kökü birlik olan bir ağaçtır, dalları dinin hükümleridir ve bunları birbirinden ayıran dünya menfaatidir. 

Gücün yettiği kadar din ilmine çalış, din ilmini bilenlerin etrafında dolaş, tâ ki hem dünyayı elde edesin, hem de ahireti ele geçiresin. Allah nasip ederse önce din ilmine yapış, çünkü o gövdedir, kalanı daldır. Gövdesiz dal istemek sapıklık nişanıdır. 

Eğer bu dediğim işlerden ilmi istersen kanaatkâr ol, yani helâli ve haramı seçici ol, açgözlü olma. Gönlünde ilim sevgisini sağlamlaştır, dünya sevgisini gider. Şöyle ki: İlme dost olmalısın, dünyaya düşman. Cefaya ve zahmete dayanıklı ol. Gece uyumayı ve erken uyanmayı huy edin. 

Yazmaya ve okumaya karşı çok hırslı ol, yani yazmaktan ve okumaktan başka hiçbir şeye isteğin olmasın. Gayet alçakgönüllü ol, burnu büyük olma. Okumaktan üşenme, faydalı ne okursan ezberle ve ezberini tekrarla. 

Âlimleri sev ve daima ilim ehline yakınlaş, onların katında saygılı ol, edepsiz olma. İlim öğrenmekte hırslı ol, unutkan olma. Ama hocana ve her iyilik gördüğüne karşı haktanır ol. Yanından kitap, kalem eksik olmasın, gönlün bunlardan başka şeylerle dolmasın. 

Ne işitirsen aklında tutmaya çalış. Sözü az söyle, ileri görüşlü ve ince fikirli ve kusursuz ol, kusurluluğa razı olma. Çünkü bir ilim talibi bu dediğim gibi olursa, çok süre geçmeden benzeri bulunmayan bir âlim olur. 

Eğer çalışıp âlim olursan, gayet dindar olmalısın. İbadette, namaz, oruç ve taat bucağına komşu ol, elbiseni daima temiz tut ve hazır cevap ol. Sana sorulan her türlü meselede düşünmeden cevap verme. Uygunsuz hareketlerin hoşuna gitmesin. Başkasının uygunsuz sözüyle hareket etme. Kendi görüşünü başkasının görüşünden üstün tutmamaya çalış. Zayıf bir mesele için, (Bu meselenin iki yüzü ve iki söylenişi vardır) deyip hareket etme. 

Konuşma sırasında kaskatı kesilip durma. Karşına, sağına soluna bakarak konuş ve hararetli hararetli konuşurken, sözü çevirip gevşek konuşma. Toplulukta seni dinleyen halkı her an kontrol et. İnce görüşlülükle iyiden iyiye bak, eğer ağır nükteler hoşlarına gidiyorsa güzel nükteler yap. Yok, eğer amiyane nükteler istiyorlarsa sen de amiyane konuş. Toplulukta söylediğin her sözü unutma, çünkü başka bir zaman aynı toplulukta onu tekrar etmeyesin. 

*** 

Her an açık yüzlü ol, asık yüzlü olma. Üstünü başını daima temiz tut, dinimizin yasakladığı her kötülükten kaç, emrettiği her ibadeti de yapmaya çalış.
Cömertlik ve idarecilik
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İyilik, cömertlik, insanlara hizmet, Allahü teâlânın çok sevdiği bir ahlaktır. Bu, her kula nasip olmaz. Eğer bu ahlak bir kâfirde varsa, onun imana kavuşma ihtimali çok yüksektir. Peygamber efendimiz, bu güzel ahlak sahibi insanlara, ölümlerine yakın görünüp, (Senin çok iyiliklerin var, ama iman etmedikçe bunların faydası olmaz. Ben Allah’ın resulü Muhammed aleyhisselamım. Eğer beni tasdik edip, Kelime-i şehadet getirirsen Cennete gidersin) buyurur. Çoklarına da, iman nasip olur, kelime-i şehadeti getirir, oradakiler de duyar ve ondan sonra imanla ölür.

Cömertlik, kökü Cennette, dalları dünyada olan bir ağaçtır. Bu dallar, cömertleri kendilerine yapıştırır. Cömertler, bu ağacın dallarına, istese de, istemese de yapışır, çünkü onların iradesinde değildir. Mıknatısın metali çektiği gibi, o ağacın dalları da cömertleri kendine çeker. Sonra, ağaç dalları Cennete gidince, dallara yapışmış olanlar da böylelikle Cennete gider. Fakat ne kadar cömert olursa olsun, imanı yoksa, Cennet’e giremez, Cehennem’de sonsuz kalır.

Biz Allahü teâlânın kullarına nasıl davranırsak, yüce Allah da bize öyle davranır. Yani, affedersek, Allah’ın affettiği kul oluruz. Verirsek, O da bize verir. O, kullarına yapılan iyilikleri sever. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, onu sıkıntıda bırakmaz. Din kardeşine yardım edene, Allahü teâlâ yardım eder. Allahü teâlâ, din kardeşinin sıkıntısını giderenin, kıyametteki sıkıntısını giderir, bir Müslümanı sevindireni, kıyamette sevindirir.)

Harun Reşid’in oğlu Memun, oğlu Abbas’ı halife yani kendine vekil yapacaktı. Bir gün, Abbas’ın hizmetçisine yarım kuruş verdiğini görür. (Git, çarşıdan bir avuç şundan al da gel) dediğini duyar. Babası, oğluna der ki:
- Oğlum, ben ömrümde yarım kuruş diye bir şey görmedim. Sen bu parayı nereden buldun?

- Baba, para çok kıymetli, hele hele bu zamanda...

- Öyle mi? Seni azlettim, artık vekilim değilsin, sana kefil değilim ve veliaht da değilsin, kendine iş ara!

- Baba, ben ne yaptım?

- Bir insanın halife veya idareci olabilmesi için, şu üç şarta sahip olması gerekir. Bu üç şarttan birine sahip değilse, o idareci olamaz:

1- Cömert olmalı. Cimri, yönetici olamaz, idare ettiği herkesi de kendine düşman eder. 

2- Merhametli ve şefkatli olmalı. Yani önce iğneyi kendine, sonra çuvaldızı başkasına batırmalı. 

3- Mütevazı, alçak gönüllü olmalı. Bunun da ölçüsü şudur: Kendi arkadaşlarından ve maiyetinde çalıştırdıklarından farklı bir şey yiyorsa, onlarla beraber sofraya oturamıyorsa, o mütevazı olamaz.


Âmirin görevi 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Âmirliğin şartlarını gözetemeyen, âmir olmaktan sakınmalı. Âmir olan, maiyetinde olanları bir hizmetçi, bir işçi gibi görmemeli. Onların içerisinde Allah’ın sevgili kulları, evliya zatlar olabilir. Onlara tepeden bakan, tepetaklak gider. Onlara karşı kibirli olmamalı, yoksa Allah onları helak eder. Onların kalblerini kıran, Kâbe’yi yetmiş sefer yıkmaktan daha büyük günaha girer.

Allahü teâlâ bir hadis-i kudside, Peygamber efendimize, (Ey Habibim, beni talep edene hizmetçi ol!) buyuruyor. Allahü teâlâyı kim talep eder? Müslüman talep eder. Yani Allahü teâlâ şöyle buyuruyor:
(Ey habibim, bir Müslüman gördüğün zaman ona hizmetçi ol, iyilik et, âmirlik yapmaya kalkışma!)

Allahü teâlânın, kâinatı hürmetine yarattığı habibine emri budur. İnsanlar ne çekmişse ve ne çektirmişse, baş olma sevdasından çektirmiştir. İki üç kişi bir araya geldi mi, biri Emîr olmalı. Emîr olan ise hizmet beklememeli, aksine, arkadaşlarına hizmet etmeli. Nitekim iki kişi, sırtlarında birer çuvalla bir yere giderlerken, biri diğer arkadaşına der ki:

- Sünnettir, birimizin Emîr olması lazım. Sen Emîr ol!

- Peki. Şimdi ben sana Emîr oldum mu? Sen şimdi emrimi dinleyecek misin?

- Elbette, çünkü Emîr’e itaat vacibdir.

- O zaman emrediyorum, senin çuvalı benim sırtıma vur!

- Nasıl olur efendim?

- İtiraz yok, madem ben âmirim, kendi çuvalını da vur sırtıma!

- Ama bu uygun olur mu?

- Hiçbir şeye itiraz etme! Şimdi senin bütün vebalin, bütün mesuliyetin bana ait. Senin rahat etmen için ne gerekiyorsa benim onu yapmam lazım. Emîr, yük olan değil, yük çeken, hizmet eden demektir.

Başarılı olmak için
Allahü teâlâ insanların kalbine, insanlar da insanın güler yüzüne bakar. Başarılı olmak için, kalbi Cenab-ı Hakk’a döndürmek ve güler yüzlü olmak gerekir. Bu ikisi, başarının sırrıdır.

Ehl-i sünnet âlimlerinin, Silsile-i aliyye büyüklerinin yolunda yapılan hizmetlerin devam etmesi, yükselmesi, zirveye çıkması iki şarta bağlıdır: Birincisi inanç,ikincisi de sevgidir. İnsan inanmadığı şeyi nasıl yapabilir? İnsan sevmediği şeyde nasıl başarılı olabilir? Bu yüzden, nerede inanç ve sevgi varsa, mutlaka orada başarı vardır. 

Dua dağları devirir. Ama dua ehlinin duası bunu yapar. Kimin duasının makbul olduğunu bilemeyiz. Bunun için herkesin duasını almaya çalışmalıyız.
Dağıtılan miras
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: 
Ehl-i sünnet âlimleri bilinmesi gereken her şeyi bildirmişlerdir. Nasibi olan, bu bildirilenlere uymuş ve Resulullah'ın “sallallahü aleyhi ve sellem” vârisleri olan o büyüklerin ahlâkıyla ahlâklanmıştır. Nasibi olmayan ise, gününü gün etmek için uğraşmış, sadece dünyalık peşinde koşmuştur. (Dünya melundur ve dünyada Allah için olmayan her şey de melundur) hadisi şerif-i Allahü teâlânın rızasına uygun olmayan her işin yanlışlığını gösteriyor.

Ebu Hüreyre hazretleri, bir gün çarşıda giderken, herkesi işinde gücünde görünce,(Niye burada duruyorsunuz? Resulullah’ın mescidinde miras dağıtılıyor)der. Herkes alışverişi bırakıp dükkânları kapatırlar. Miras mallarına kavuşacağız diye Mescid-i Nebevi’ye koşarlar. Gelip bakarlar, orada dağıtılan bir miras göremezler. Ebu Hüreyre hazretlerine, (Niye bizi kandırdın?) derler. (Allah korusun, sizi niye kandırayım? Peki camiye gidince ne gördünüz?) diye sorar. (Kimi ilim, kimi Kur’an-ı kerim, kimi de fıkıh öğreniyor) derler. Bunun üzerine Ebu Hüreyre hazretleri, (İşte miras onlardır. Peygamberler miras olarak mal bırakmazlar. Onların bıraktığı ilimdir, âlimlerdir) buyurur.

(Eğer bu dünyaya sivrisineğin kanadı kadar değer verseydim, düşmanım olan kâfire bir yudum su vermezdim) mealindeki hadis-i kudsi, dünyanın ne kadar değersiz olduğunu göstermektedir. Bir insan neye kıymet verirse, değeri de o kadar olur. Allahü teâlânın bir gün olsun rahmetle nazar etmediği bu dünyanın peşinde koşanların değeri de, dünyanın değeri kadardır.

Dünyadaki tuzaklardan kurtulup da, âhirete ulaşmak çok zordur. Çünkü yolda birçok engeller var. Yolda bekleyen üç düşman vardır. Bunlar, şeytan, nefs-i emmare ve kötü arkadaştır. Bunların hepsi, Cennete gideceklere engel olmak için gece gündüz çalışırlar. Nefsimiz, 24 saat bizimledir. Nihai gayesi ise, günaha sokmak değil, kâfir yapmaktır. Hele hele kötü arkadaş ve kötü yayınlar, hem dinden, hem de namustan eder. Böylece o insan perişan ve rezil olur. (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) hadis-i şerifi, kötü arkadaşın ne kadar tehlikeli olduğunu bildirmektedir. Biz çok bozuk olsak da, arkadaşlarımız iyi olursa, günah işlemekten korunuruz, dünyada onlarla beraber olduğumuz gibi, âhirette de onlarla birlikte oluruz.

Kavanozda kalan el 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Hindistan’da maymun avlamak için, ağzı dar, ama altı geniş büyük bir kavanozun içine muz koyup onu ağaca asarlar. Ucuna da bir çıngırak bağlarlar. Kavanozun ağzı, sadece bir el girebilecek genişliktedir. Maymun gelir, elini kavanoza sokar, ama muzu tuttuğu zaman yumruk hâlini alan eli kavanozdan çıkmaz. Tamahından, muzu da bırakmaz. Muzla beraber elini kavanozdan çıkarmaya uğraşırken çıngırak çalar ve yakalanır. Hâfız-ı Şirazî hazretleri bunu anlattıktan sonra buyuruyor ki:
(İşte avucunu açmayanın eli kavanozun içinde kalır. Bırakmak istemeyen herkesin akıbeti budur. Onun için elini açarsan kavanozdan çıkarır ve kurtulursun. Yumruk yapan daima kaybeder. Açan kurtulur. Tamah edip de yumruğunu sıkan, tuzağa düşer. Ama tamahı bırakıp da, zekâtını, sadakasını veren, yani arada bir avucunu açan, yine çıkabilir. Avucunu hiç açmayanın akıbeti ise çok kötü olabilir.)

Büyük bir zata, (Efendim, bu nimete nasıl kavuştunuz?) diye sorulunca der ki:
(Bir sokaktan geçerken, bir ustanın, çırağıyla duvar ördüğünü gördüm. Usta boş elini uzatıyor, çırak tuğlayı eline veriyor, usta dönüp duvarı yükseltiyordu. Elini boşaltıp uzatmadıkça, çırak başka tuğla vermiyordu. Baktım, eli boşalıyor, sonra doluyor. Elinde tuğla varken, yenisi gelmiyor. İyice düşününce anladım ki, boşun dolması için yani almak için vermek lazımmış. Ondan sonra elimde avucumda ne varsa, fakir Müslümanlara, din için yapılan hizmetlere verdim. Ben verdikçe yenileri geldi. Hep böyle devam etti. Allahü teâlânın sevgisine, rızasına ve içinde bulunduğum nimetlere, işte böyle kavuştum.)

İmam-ı azam hazretleri, (Paranın gittiği yerden, geldiği yer belli olur)buyuruyor. Demek ki, hayra, iyi yerlere harcanırsa, o para iyi yerden; kötü yerlere harcanırsa, kötü işlerden kazanıldığı anlaşılır. Rıza-i ilahiyi bırakıp, rıza-i nefse uyarak, nafile hacca, turistik ziyaretlere gidilir mi? Bu kadar hizmetler, bu kadar muhtaç Müslümanlar varken ve rıza-i ilahi buradayken niye nefsin isteğine uyulur? Bunun için, sarraf gibi olmalı. Sarraf az çalışır, çok para kazanır. Ama köylü, bütün sene uğraşır, sarrafın kazandığının yüzde birini bile alamaz.
Din kardeşine hizmet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Farzlardan sonra Allahü teâlânın en çok sevab verdiği, en çok razı olduğu ibadet, bir din kardeşine iyilik etmek, onu sevindirmektir. Allah korusun, küfürden sonra en kötü günah da, müminin kalbini kırmaktır. Onun için, Kâbe’ye nasıl edeple yaklaşılırsa, mümini görünce, onun kalbini kırmayacak şekilde hareket etmeli.

Müslümanlara faydalı olmak, çok büyük ibadettir. Müminlerin dünyasına yardımcı olmak, mesela cömertlik, hastalığında ziyaret, borç isterse vermek, bir sıkıntısını giderip yardım etmek, birer iyiliktir. Peygamber efendimiz, böyle bir iyiliğe verilen sevabın, nafile ibadetlerden çok daha fazla olduğunu bildirmiştir. 

Eğer bir de, din kardeşinin âhiretine yardımcı olursa, mesela ona Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap verirse, itikadını düzeltmesine, dinini doğru öğrenmesine vesile olursa, bunun sevabı, dünyası için yapılan iyiliklerle kıyas bile edilemez. Çünkü bu, sonsuz, hakiki iyiliktir. Onu ölüm acısından, kabir azabından, mahşer sıkıntısından ve Cehennemden kurtarmaktan daha büyük iyilik olur mu? 

Kur’an-ı kerimde, (İman edenler azdır) buyuruluyor. O halde Allah’a ve Peygamberine doğru iman etmiş Müslümanlar olarak, ne kadar şükretsek azdır. Cenab-ı Hak, bizi bu tarafta değil, karşı tarafta da yaratabilirdi. Bizi ezelde Müslüman olarak yarattığı için Cenab-ı Hakk’a çok şükretmek lazımdır. Allahü teâlâ, (Bana şükretmek ve bu şükrün kabul olunmasını isteyen, önce kendine bu iyiliği yapmış olan ana babasına teşekkür etsin, onların duasını alsın! Onlara teşekkür etmeyen, bana istediği kadar yalvarsa da kabul etmem) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (İyilik edene teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmiş olamaz) buyuruyor. Onun için Cenab-ı Hak, (Ana babasını memnun edeni, bana karşı suçlu da olsa affederim. Ama ana babasını üzeni, gece gündüz gözyaşı dökse de affetmem) buyuruyor.

Bu basamağı, bu sırayı atlamamalı. Ne yaparlarsa yapsınlar, ana babayı üzmemeli, gönüllerini hoş tutmalı. Ana baba kâfir olsa da, onları kiliseden, meyhaneden, sırtta taşıyarak geri getirmek gerekir, fakat oralara götürülmez. Demek ki, kötü de olsalar, ana babaya hizmet ve iyilik etmeye çalışmalıyız.

Eden kendine eder 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dünyada dost da, düşman da, Allah’ın yarattığı nimetleri yer, içer, kullanır, fakat bu saltanat ancak ölünceye kadar sürer. Hadis-i şerifte, (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyuruluyor. Nasıl ki sarhoş ayılıp aklı başına gelince, (Ben ne yaptım, neredeyim?) diye sorar, (Sen şunu söyledin, şuralara gittin) denince de hatırlayamayıp, (Ben öyle şeyler yapmadım, oralara gitmedim) der. İşte insan da ölüp kabre girince uyanacak, aklı başına gelecek, (Ben iyi şeyler yapmak istiyorum) diyecek, ama (Şimdiye kadar yapsaydın) denecek. (Ama ben sarhoştum) diyecek. (Kendin isteyerek sarhoş oldun) denecek.

En büyük sarhoşluk, dünyaya tapmaktır. Dünya malını sevmektir. Dünya, para, mevki muhabbeti içinde olan kişiler, ölürken sarhoşluktan ayılırlar, ama bu ayılmalarının hiçbir faydası olmaz. Bunun için, ölmeden önce uyanmak, âhirete yarayacak olanları sevmek gerekir.

Eden kendine eder. Herkesin her an, konuştuğu, yaptığı, baktığı her şey, omuzumuzdaki melekler tarafından kayda geçiriliyor, bir videoya alınıyor. Ancak Allahü teâlâ, tevbe istiğfar eden sevgili kulları için, o yaptığı rezaletleri, günahları yok ediyor. Çünkü herkes hesap gününde, dünyada yaptıklarını bir film gibi görecek. Bazı kareler boş geçecek. Kul, (Bunlar niye boş?) diye soracak. Melekler, (Cenab-ı Hak, bunu herkesten gizlediği gibi, mahcup olmayasın, utanmayasın diye senden de gizledi, o günahları sildi) diyecekler. Dünyada kim kimin günahını görmemişse, silmişse, unutup o hataları hatırlamazsa, âhirette de Cenab-ı Hak, onun günahlarını silecek, hiç kimseye göstermeyecektir.

Hazret-i Lokman Hakim oğluna vasiyet eder, (Oğlum, şu iki şeyi; yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut!) buyurur. İyiliği her anlatışta, biraz daha sevabı azalır. Haksızlığa uğramak ve buna sabretmek büyük sevabdır. Ama bunu intikam alırcasına, tekrar tekrar gündeme getirirsek, bu kadar sevab yazılmışken, her bahsettiğimizde sevabı biraz daha azalır.

Hazret-i Lokman sözüne devam eder, (Oğlum, şu iki şeyi; Allahü teâlâyı ve ölümü ise asla unutma!) buyurur. Cenab-ı Hak, kullarını ibadet etmeleri için yaratmıştır. İbadetten maksat da, Onu unutmamaktır. Yerken, içerken, gezerken, namaz kılarken hep Allahü teâlâyı hatırlamaya çalışmalı. Ölümü, yatınca yastığın altında, kalkınca burnumuzun ucunda bilmeliyiz.
Din kardeşini tenkit
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Eshab-ı kiramın hiçbiri, hiçbir sahabiyi kötülememiştir. Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramı, diğer kıymetli vasıflarıyla değil, güzel ahlaklarıyla, birbirlerini sevmekle övüyor, (Onlar birbirlerini çok severler, birbirlerine çok merhametlidir, ama Allah düşmanlarına karşı çok çetin ve metin idiler) buyuruyor.

Bir talebe, hocasına gelip, arkadaşlarının kusurlarını anlatırken, o mübarek zat buyurur ki:
Sen arkadaşlarını böyle tenkit edersen, nifak yolundasın demektir. Kendini bu felaketten koru, tövbe et! Senin yaptığın bu tenkit, zamanla bizi hedef alır. Âhirette, bana bunu söylemedin demeyesin diye seni ikaz ediyorum.

Nifak, sıkıntılardan, yanlışlardan doğar. O tenkit sonunda nifaka, ondan sonra da o yoldan ayrılmaya, yol açar.

Büyükler, (Kendini Frenk kâfirinden, uyuz köpekten üstün gören, Allahü teâlâyı tanıyamaz) buyuruyor. Nerede kaldı ki iman eden, hele hele cihad eden, büyükleri tanıyan ve seven bir din kardeşine, birkaç kusurundan dolayı kin ve düşmanlık beslesin!

Bir mürşid-i kâmilin talebesine ne yapılsa, hocasına gider. Çünkü büyük zatlar,(Her talebemiz bizim evladımızdır) buyuruyor. Evlada yapılan babaya yapılmış gibidir. Onlar talebelerine evlatlarından daha çok düşkün olurlar.

Din kardeşini sevmeyen, hocasını da sevmemiş olur. Ehl-i sünnet âlimlerini veya Eshab-ı kiramı sevmeyen, Resulullah’ı sevemez, Resulullah’ı sevmeyen de Allahü teâlâyı sevemez.

Nimete şükür
Kur’an-ı kerimde, (Verdiğim nimete şükrederseniz arttırırım, şükretmezseniz elinizden alıp acı azap ederim) buyuruluyor.

Allahü teâlânın bu dünyada bir kuluna vereceği en büyük nimet, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir sevdiği kulunu, ona tanıtmasıdır. Bu tanımak nimeti nasıl artacak? İki şeyle artar:

Birincisi, o mübarek zatın eserlerini okumak ve okutmak için çalışmak. Çünkü Peygamber efendimiz, (Benden duyduğunuzu başkasına anlatın)buyuruyor.

İkincisi, din kardeşlerini, özellikle de o zatın diğer talebelerini çok sevmek. Hattâ kendinden daha çok sevmek. Kendinden daha çok sevecek ki, o zaman sevgilinin sevgilisi olacaktır.
Dine hizmet nimetinin şükrü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, (Verdiğim nimetlere şükrederseniz artırırım) buyuruyor. Onun yolunda çalışmaktan, Onun dinine hizmet etmekten daha büyük nimet olmaz. İşte bu nimetin devam etmesi için Rabbimize şükretmeli. Şükrün de dereceleri vardır:

Birincisi: Bu hizmete sürükleyen kuvvetli imanımıza şükretmeliyiz. Allahü teâlâ,(Ey imanla şereflenenler, bu nimetin şükrünü ifa edebilmeniz için birbirinizi sevin!) buyuruyor. Bu yüzden, birbirimizi Allah için seveceğiz, birbirimizin kalbini kırmaktan korkacağız. Zaten müminin kalbini kırmak haramdır.

Hepimizin kusuru, günahı var. Birbirimizin kusurlarını değil, iyiliklerini görerek birleşmeli, affedici olmalı ve sabretmeliyiz. Çünkü Allahü teâlâ, (Sabredenlere lütfumu, ihsanımı müjdele!) buyuruyor. Lütfa, ihsana kavuşmak için, incinsek de, sabretmeli ve incitene dua etmeliyiz. Müslümanlık, kardeşlik böyle olduğu gibi, kulluk da böyle olur.

İkincisi: Ana babamızın kıymetini bilmeliyiz, onların gönüllerini, dualarını, rızalarını almalıyız. Salih olan ana babanın evladına duası, peygamberin ümmetine duası gibidir.

Üçüncüsü: Hanımların da kıymetini bilmeli. Onlar, Allahü teâlânın emanetidir. Namazını kılan, dinimize uygun giyinen bir hanım, dünyanın en büyük nimeti, Cennet nimetidir. O hayatını bize vakfetmiştir. Biz neşeliysek o neşeli, biz üzüntülüysek o da üzüntülüdür. Böyle bir Müslümanın kalbini incitmek, Beytullah’ı yıkmaktan daha büyük günahtır, çünkü onun tek ümidi, Allah’tan sonra kocasıdır. Onlara sert söylememeli, kusurlarını görmemeli, affetmeli, onları tatlılıkla ıslah etmeli, kusurlu sözlerine de sabretmeli. Peygamber efendimiz, (Kızmayın, güzel huylu olun, ailelerinize hakaret etmeyin, iyi geçinin, içinizde ailesiyle en iyi geçinen, ailesine karşı en iyi muamele eden benim) buyuruyor.

Hiç kimseyle münakaşa etmemeli. Münakaşa, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın da düşmanlığını artırır. (Sabreden kazanır) hadis-i şerifine uymalı, birbirimize gıyaben dua etmeliyiz. Fâsıklar, mürtedler dedikodu yapar, salih Müslümanlar dua eder. Dua eden salihlerden olmalıyız.
Dine hizmet ve kul hakkı
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İman nimetinin gitmemesi için şükür gerekir. Bu şükür, iki şekilde olur:
1- Bu nimete kavuşmuş olan Müslümanları Allah rızası için çok sevmek ve Müslüman olmayanları yine Allah rızası için sevmemektir. Buna hubb-i fillah vebuğd-i fillah denir. Mücadele suresinin son âyetinde, iman nimetine şükretmek için, müminlerin birbirlerini çok sevmeleri, kâfirleri ise, kendi ana babaları, kardeşleri, çocukları bile olsa sevmemeleri gerektiği bildiriliyor.

2- Bu doğru imanı, doğru din bilgilerini, Allahü teâlânın diğer kullarına ulaştırmak için çalışmaktır. Buna da emr-i maruf ve nehy-i münker denir. Bunun en kolay, en uygun ve en risksiz yolu, kitap vermektir.

Bize kadar gelen emaneti bizden sonra gelenlere, Allah rızası için aktarmaya çalışmalı. Yoksa ahirette Allahü teâlâ, (Ey kulum, senin kurtulman için, yüz binlerce kulum kendini feda etti. Kale kapılarında, surların önlerinde, meydanlarda, savaşlarda, her yerde; canlarını, kanlarını, mallarını feda ettiler. Peki sen ne yaptın?) dediği zaman, nasıl cevap vereceğiz? Nimet ne kadar büyükse, onun getirdiği mesuliyet de o kadar büyüktür. Rabbimizin huzuruna kul hakkıyla gitmemeli. İşte kul haklarından birisi de budur. Sözümüzün geçtiği kimselere dinimizi öğretmeye çalışmalıyız.

Çalıştığımız işin hakkını vermezsek de kul hakkına gireriz. Mesai saatlerine riayet etmekle, kul hakkından kurtulmuş olmayız. Mesaiye gelir de, orada başka işlerle uğraşırsak, vazifemizi ihmal etmiş oluruz. Aldığımız ücreti helal ettirmeye çalışmalıyız. İşine önem vermeyen, hırsızdır. Eğer haram yerse, bu ona zehir olur. Haramla beslenen vücut, ateşte yanmaya lâyıktır. Kazandığı parayı helal ettirmeyenin hesabı çok ağır olur. Herkes hesabını patronuna değil, Allahü teâlâya verecek. Her işin, her hizmetin asıl sahibi patron değil, her mülkün sahibi Allahü teâlâdır.

Allahü teâlânın bir kulu daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmalı. Bugün ben Allah için ne yaptım, bugün ben dini yaymak için yapılan hizmetlere ne kazandırdım? Bunları her gün, her saat kendimize sormalıyız. Hazret-i Ömer her gün kendine, (Yâ Ömer, bugün Allah için ne yaptın?) diye sorarmış. Nefsimiz için yapılanlar çok da, Allah için ne yaptık, asıl bunun üzerinde durmak gerekir. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Kıyamette herkes, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: 
1- Malını nereden, nasıl kazandı, nereye harcadı? 
2- İlmiyle nasıl amel etti? 
3- Ömrünü nasıl geçirdi? 
4- Bedenini nerede yordu, hırpaladı?)
Dine hizmet, ateşten gömlek giymek gibidir
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dine hizmet, ateşten gömlek giymeye benzer. Yani vebali ağırdır, çok hassas, çok dikkatli olmak gerekir. Dine hizmetten dünya menfaati sağlamak ise, zemzeme idrar karıştırmak gibidir, felakettir. İdrar karışan zemzem, artık zemzem olmaktan çıkar. İçilmez hâle gelir. Böyleleri için Kur’an-ı kerimde mealen, (Dini verip dünyayı aldılar, bu alışverişten çok zarar ettiler) buyuruluyor. Merhum hocamız, (Bu hizmetlerden bir kuruş menfaatim olmadı. Kitabevinden kendi kitaplarımı alırken de parasını verdim) buyururdu.

Gazalardan zaferle dönülünce, dağıtılmadan hiç kimse ganimet almazdı. Resulullah "sallallahü aleyhi ve sellem", ne verirse, her Sahabî onu alırdı. Hiçbir Sahabî, (Benimki az, ben daha çoğunu hak ettim) demezdi. Yani dine hizmet için çalışırken alınacak ücreti, herkes kendisi değil, Emîr tayin eder. Bu hizmeti yaparken, almak için değil, vermek için uğraşmalı. Ehl-i sünnet âlimlerinin yolunda yapılan hizmetlerde kâr değil, sevab paylaşımı vardır.

İslam dininin kendisi izzet ve şereftir. Ona uyup hizmet edenler, hizmet ettiği sürece şereflidir. Bunun dışında şeref arayanlar şeref bulamaz. 

Dine hizmet edenlerin en çok korkacağı şey, kibirdir. Kibir on kısımdır, dokuzu hizmet edenlerdedir. Şeytan onları, (Ben şöyle hizmet ettim, şu kadar kitap sattım) diye konuşturur, yaptıklarıyla övünürler. Övündükçe ayakları kayar da, farkında olamazlar. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (İyilik yaparken bir kötülüğe sebep olmayın!) buyuruyor.

Yavuz Sultan Selim Han Mısır’ı fethedip, halifeliği teslim aldığı zaman, hutbe okuyan imam, Sultanı tanıtırken, (Hâkim-ül Haremeyn) yani (Mekke ve Medine’nin hâkimi, sultanı) diye takdim edince, Sultan çok sinirlenip, başındaki kavuğu imama fırlatır. İmam hemen hutbeyi keser. Yavuz Sultan Selim Han, (Öyle deme, Hâdim-ül Haremeyn de!) Yani (Ben Mekke ve Medine’nin hizmetçisiyim, buralara hizmet için geldim) diye kendini takdim eder. Sorgucuna da, (Biz, Haremeyn’in süpürgecisiyiz) mânâsında, süpürge amblemi taktırır. Demek ki, her işte tek maksat Allahü teâlânın rızası olmalı.

Zafere kavuşmak için iki şart 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İki şeye dikkat edilirse, zafer mutlaka nasip olur: 1- Namazı doğru kılmak, 2-Âmire itaat. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah’a, Resûlüne ve sizden olan Müslüman âmirlere itaat edin) buyuruluyor. Emîre itaat etmemek haramdır.

Peygamber efendimiz, (Benim ümmetim bir vücut gibidir) buyuruyor. Bir vücutta iki kalb, sekiz göz, kırk kulak olmaz. Başarı için yekvücut olmalı. Emîre bir kere bile itiraz hakkı yoktur. İstişare etse bile, son kararı emîr verir.

Resulullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Rumlarla savaşmak üzere bir ordu hazırlanmasını emir buyurup, azatlı kölesi ve evlatlığı Zeyd bin Hârise’nin oğlu olan, 22 yaşındaki Hazret-i Üsame’yi kumandan yaptı. Orduda Eshab-ı kiramın bütün büyükleri vardı, ama hiçbiri (Biz, zenci cariyenin oğlu Üsame’nin emrinde mi savaşacağız?) demedi.

Karargâh kurulmuş, ordu hazırlanmıştı. Hareket edecekleri sırada, Resulullah "sallallahü aleyhi ve sellem" vefat etti. Geri mi dönülecek, devam mı edilecek diye haber beklenirken, halife seçilen Hazret-i Ebu Bekir, hemen Eshab-ı kiramın ileri gelenlerini topladı. (Görüyorsunuz, Resulullah vefat edince, kabileler isyan ettiler, mürtedlerden, müşriklerin safına geçenler oldu. Müşrikler de, Medine’nin etrafında fırsat kolluyor. İslam ordusu sefere devam ederse Medine’ye saldırabilirler. Ordu geri mi dönsün, devam mı etsin?) diye sordu. Hepsi, (Başka ordumuz yok, ordu geri dönsün. Sefere daha sonra çıkılsın. Yine de karar sizin) dediler. Halife yani Emîr Hazret-i Ebu Bekir, (İstişare yapıldı, tek erkek kalmadan herkes orduya katılacak, ordu, geri dönmeyecektir) buyurdu. Bir tek o, bu düşüncedeydi ve böyle karar verdi. Hem savaş kazanıldı, hem de, saldırmaya hazırlanan bütün kâfirler, mürtedler, (Bu acılı günlerinde böyle büyük bir ordu dışarı çıktıysa, içeride kim bilir daha kaç tane ordu var?) diye gözleri korktuğu için saldıramadılar. Eğer ordu, geri dönseydi, cesaretlenecekler ve kan gövdeyi götürecekti. Halife, (İstişare et, karar verdikten sonra, Allah’a güven ve kararından dönme!) mealindeki âyet-i kerimeye uymanın bereketini gördü.
Dinimizde niyetin önemi büyüktür
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allah rızası için çalışmak ibadettir. Büyük zatlar, (Allah bes, baki heves)buyuruyorlar. Yani Allah için olanlar makbul, Allah için olmayanlar hevestir. Heves, hayvanda da olur, insana mahsus değildir.

Niyet, her şeyden önemlidir. Peygamber efendimiz, (Muteber olan sondur) ve(Bütün ameller niyete bağlıdır) buyuruyor. Eğer bir insanın niyeti, hedefi ve gayesi, Allahü teâlânın rızasını kazanmak ve Onun kullarına iyilik olursa, yaptığı her şey, günah olmadıkça, mubah da olsa ibadettir. Eğer Allahü teâlânın rızasını kazanmak hatırına gelmezse, seksen sene hac yapsa, cihad etse hiç faydası olmaz. 

O hâlde, gerek ibadet yaparken, gerekse dinimize hizmet ederken, niyetimizi düzeltmeliyiz. Hedefimiz, gayemiz, yalnız Allahü teâlânın rızasını kazanmak olmalıdır. Servet ve şöhret için yapılanların hepsi boştur.

Bir savaş esnasında, Eshab-ı kiram, pehlivan ve önüne geleni yıkan birini Peygamber efendimize gösterip, (Yâ Resulallah, nasıl cihad ediyor, nasıl kahramanlık gösteriyor. Ne mübarek zat!) derler. Peygamber efendimiz, (Bu Müslüman değil, cihad da etmiyor, bunun gayesi Allahü teâlânın rızası değil) buyurur. (Aman yâ Resulallah, o bizimle beraber müşriklere karşı savaşıyor) dediklerinde, (Gidin bakın!) buyurur.

O kimse bir kılıç darbesi alıp, yere yıkılır. Yanına biri yardım etmek için gidip, (Ne mübarek zatsın, Allah ve Resulü için ne güzel cihad ettin, kaç tane müşriki öldürdün) der. (Ben cihad falan bilmem, ben Allah’a da, Peygambere de inanmıyorum) diye cevap verir. (Ama sen bizimle beraber burada cihad ediyorsun) denince de, (Bu Mekkeliler Medine’ye girerse benim hurmalıklarımı elimden alırlar. Ben sadece hurmalıklarımı kurtarmayı düşünüyorum) der. Resulullah efendimizi ve Eshab-ı kiramı görmüş olduğu, onlarla beraber mücadele ettiği hâlde, iman etmemiştir ve niyetinde hurmalık vardır. O bakımdan büyüklerimiz hep, (Yâ Rabbî, niyetlerimizi ıslah eyle, amellerimizi salih eyle!) diye dua ederlerdi.

Eden kendine eder 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müminin yüzüne sevgiyle bakmak ibadettir. Allahü teâlâ, güler yüzlü, tatlı dilli olan, birbirleriyle iyi geçinen Müslümanları çok sever. Kızmak genellikle kibirden olur. Bir kimse çok öfkeliyse, o kimsenin çok kibirli olduğu anlaşılır. Herkes ne çekerse, kendi yaptıklarından çeker, başkasından değil.

Hâşâ zulmetmez kuluna Huda’sı,
Herkesin çektiği kendi cezası.

Beden ve ruh, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı birer varlıktır. Ölünce, beden çürüyüp toprağa karışır. Geriye kalacak olan, icraatımız, yani sevab ve günahlardır.

Âhirette mümine, (Yakışıklı mı, çirkin mi, uzun boylu mu, kısa boylu mu, kimin oğlu kimin kızı?) diye sorulmaz. Cenab-ı Hakk'ın verdiği akıl ve nasip ettiği imanla ne yaptığının hesabı sorulur.

Kulun üç türlü icraatı vardır:
Birincisi, Allahü teâlâya karşı sorumlu olduğu vazifelerdir. Bunlar, Allahü teâlâ ile kul arasındadır. Allahü teâlâ dilerse affeder, dilerse cezasını verir.

İkincisi, kulun diğer kullar ile olan münasebetleridir. Burada doğan haklar, ancak ödemekle veya helâlleşmekle affolur.

Üçüncüsü ise, kulun sebep olduklarıdır. Eğer bir kimse, kötü bir şeye sebep olursa, mesela bir bid’at ortaya çıkarırsa veya kötü bir çığır açarsa, insanlar bu kötü işi yaptıkça, o kimse tevbe etmedikçe, yiyip içerken, uyurken, ibadet ederken, hattâ öldükten sonra da hep ona günah yazılır. Kul hakkı dediğimiz esas tehlike buradadır.

Bunun tersi ise saadettir. Şayet bir kimse hayırlı bir iş yaptıysa, insanlar ondan istifade ettikçe o kimseye sevab yazılır. Mesela dinimize hizmet edilmesine veya bir hayra vesile olduysa, yerken, içerken, uyurken, gezerken, hattâ öldükten sonra bile, hep o kimseye sevab yazılır.

Dinimize hizmet etmeye çalışanlar, bu hayra sebep oluyorlar. Dolayısıyla onlar da, bu hayırlı işe ortaktır. İster fikren, ister dua ederek, ister bizzat iştirak etmiş olsun, bu hizmet devam ettikçe, uyurken, gezerken, ibadet ederken, ölürken, öldükten sonra, hepsine sevab yazılır. Ne güzel iş, ne büyük kazanç!
Dinimizde paranın yeri
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İslamiyet’te paranın yeri ceptir, kalb değildir. Para, kalbde ise, çok kötüdür. İnsanın değeri, kıymet verdiği şey kadardır. Paraya kıymet veren, değersiz olur. Dinine kıymet veren, daima aziz ve makbul olur. Çünkü Cenab-ı Hak, kıymet ve şerefi dine, zelil ve hakir olmayı dünyaya vermiştir. 

Şibli hazretleri, bir gün sabah namazından sonra, sakalını tutar, (Ey nefsim, sen perişan olmadıktan sonra, ben rahat edemem. Seni rezil etmem gerekir) der. Nefsi de, (Kolay değil, bunu yapamazsın sen. Haydi, nasıl yapacaksan yap bakalım) der. (Sende cimrilik hastalığı var) der. Nefsi, (Bende ne yok ki, cimrilik olmasın) der. Şibli hazretleri, (Seni cömert yaparsam, ben de rahat ederim) der ve bu arada kapı çalınır. Bir zat, (Efendim, halife hazretleri size bir kese altın gönderdi) diyerek keseyi uzatır. Şibli hazretleri, (Galiba imtihan başladı) diye düşünür. Sayar, içinde 60 tane altın var. (Bundan sonra, elime her geçeni, fakirlere vereceğim) der. Alır keseyi, çıkar sokağa, birine sorar:

- Bu civarda en fakir kim var?
- Bir âmâ var, mübarek mi mübarek, fakir mi fakir, kimseden bir şey istemez, kim ne götürse onu yer ve ibadet eder.

- Şimdi nerede?
- Berberde tıraş oluyor.

Berbere gider, âmânın yanına oturup der ki:
- Buyurun efendim, bir kese altın. İçinde 60 altın var.
- Maşallah, al bunu berbere tıraş parası olarak ver!

- Bunun bir tanesiyle 50 kere, 100 kere tıraş olursun. Hepsi verilir mi?
- Niye söz dinlemiyorsun? Biraz önce, (Elime ne geçerse fakirlere vereceğim) diye Cenab-ı Hakk’a söz verdiğin hâlde, niye sözünde durmuyorsun? Bana verdiysen denileni hemen yap!

Şibli hazretleri çok şaşırır, keseyi berbere uzatıp der ki:
- Buyurun tıraş parası.

Berber der ki:
- Ben bunu almam, çünkü (Bu mübarek zat, ne zaman tıraş için gelse, para almayacağım) diye Rabbime söz verdim.

Şibli hazretleri parayı âmâya uzatır, (Berber almadı, paranızı buyurun!) der. Âmâ, (“Ben almam” demiştim. Al götür, ne yaparsan yap!) der.

Altınları, âmâ da, berber de almaz. O da, alır keseyi, doğru Dicle kenarına gider. Altın dolu keseyi alıp, (Sen ne fakire yaradın, ne zengine, defol!) diyerek nehre fırlatır. Sonra ellerini açıp, (Ya Rabbi, paraya, altınlara kıymet vereni kıymetsiz yap!) der.
Dinin yarısı sabır, yarısı da şükürdür
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Öfke, sinirlenme ve stres zamanındayız. Dolayısıyla evimizde olsun, işimizde olsun, insanlardan gelen sıkıntılara sabredelim.(Sabretmek, ferahlamanın anahtarıdır) hadis-i şerifini düşünerek sabretmelidir. Kur’an-ı kerimin birçok yerinde, (Allah sabredenleri sever)buyuruluyor. Sabır dinin yarısıdır. Diğer yarısı da şükretmektir. Yani gerektiği gibi sabredip şükreden, dinini korumuş olur.

Müminin sağlığı da, hastalığı da iyidir. Hasta olsa sabreder, sevab kazanır. Şifa bulsa, sıhhatli olsa şükreder, yine sevab kazanır. Resulullah efendimiz, (Müminin her hâline hayret edilir. Çünkü müminin başına sevinçli bir durum gelirse şükreder. Dert, bela gelirse sabreder. Her ikisinde de sevab kazanır) buyuruyor.

Namazını kılan, haramlardan sakınan bir kimse, Allahü teâlânın sevdiği bir kuldur. Hiçbir zaman, hiçbir şekilde hâlimizden şikâyetçi olmayalım. Her zaman hamd edici ve şükredici olalım. Başkasının sonunu düşüneceğimize, önce kendi sonumuzu düşünelim. Hiçbirimizin sonu belli değil. Evliya zatlar bile hep son nefeslerinden korkmuşlardır. Çünkü insanın nefsi ıslah olsa, insan evliya olsa bile, insanda bir de huy vardır. Bu huy ölünceye kadar bizimle beraberdir.

Bir hadis-i şerifte, (Küçük cihattan çıktık, büyük cihada gidiyoruz)buyuruluyor. Burada büyük cihad, nefisle mücadele demektir. Hâlbuki Eshab-ı kiramın nefisleri mutmainne olmuştu, iman etmişti. O hâlde bu söz, (Biz şimdi huyumuzu değiştirmeye gidiyoruz) demektir. Düşünün ki, insanın genlerinde mesela cimrilik huyu yazılı ise, nasıl ıslah edilebilir? Bu huy, her an patlamaya hazır bir bomba gibidir. Dolayısıyla, hiçbir mümin, vücudun genetik yapısındaki bu huyların bir anda patlaması riskinden dolayı son nefesten emin olamaz. Çare nedir? Bu huy, uyuz hastalığı gibi bulaşıcıdır. İyilerle beraber olan iyi huylu, kötülerle beraber olan kötü huylu olur. Kurtulmak isteyen, önce huyunun kötü olduğunu kabullenmeli. (Ben iyi huyluyum) dedikten sonra nereye giderse gitsin, hiç faydasını görmez. Huysuz olduğunu kabul edip sonra da kendisine ihlâslı, sâlih arkadaşlar bulması lazımdır. Bu arkadaşlarındaki güzel huylar yavaş yavaş ona da geçer ve böylece zamanla huyu düzelir.

Kendini beğenmek, şirke kadar götürür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Yaptığımız iyilikleri unutalım, hatırlamayalım ve hatırlatmayalım. Söylersek başa kakmış gibi oluruz. Allahü teâlânın bize ihsan ettiklerinin yanında iyiliklerimizin adı mı olur? Bir hiçiz.

Dağda inzivaya çekilip çok ibadet eden bir derviş, Musa aleyhisselam Tur-i Sina’ya giderken yoluna çıkıp, (Yâ Musa, Cenab-ı Hakk’a arz et, benden razı mı?) der. Musa aleyhisselam dönüşte, (Allahü teâlâ, “Onu affettim” buyuruyor) deyince derviş, (Ben gece gündüz ibadet ediyorum. Dağın başında ne günah işledim ki Allah beni affetti!) der. Musa aleyhisselam, (Peki bu ibadetleri neyle, kimin yardımıyla yaptın?) deyince adam gururla, (Kim olacak, ben kendim yaptım) der.

Allahü teâlâ, hemen Cebrail aleyhisselama, (Bunun şah damarını biraz sık, bırak!) buyurur. Cebrail aleyhisselam damarını biraz sıkınca derviş yerlerde kıvranmaya başlar. Musa aleyhisselam (Ne oldu?) diye sorar. (Ölüyorum yâ Musa, günahlarımın affı için dua istiyorum) deyince buyurur ki:
(Allah’tan kork! Cenab-ı Hakk'ın verdiği bu kadar nimetler içindesin. "Çok günahkârım" de, "Benim ne suçum var" deme. Bak biraz damarın sıkıldı ne hâle geldin!)

Peygamber efendimiz, (Küçük günahtan kaçınırsınız, ama daha büyük günaha girmenizden korkuyorum) buyuruyor. Büyük günaha nasıl girer? Bir dereceye ulaştım zannedip kendini beğenir, ucub hâsıl olur. Allahü teâlânın hiç beğenmediği iki kötü huydan biri kibir, diğeri kendini beğenmektir. İşte bu kendini beğenmek, günahları hafif görmeye, hattâ şirke kadar götürür.

Müminin, yaptığı ibadetleri değil, yapması lazım gelip de yapamadıklarını ve işlediği günahları düşünmesi lazımdır. Doğru yaptığımızı zannettiklerimiz de tevbeye muhtaçtır.

İnsan, ibadetlere sarılıp haramlardan sakınabilir, kalbinin Allah sevgisiyle dolduğunu zannedip kendisini âhirete çok yakın hissedebilir, ama bunun doğru, yani Rahmânî olup olmadığının bir alâmeti vardır. O alâmet şudur ki, bu sevgi arttıkça kendisinin hatalarını, günahlarını görür. Bu görme kabiliyeti gittikçe artar, yaptığı hataları ömür boyu hiç unutmaz. İşte bu, tevbesinin kabul olduğunu ve istikametinin doğru yönde olduğunu gösterir.
Doğru yolda olmanın ölçüsü
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Allahü teâlânın rızasını kazanmak için, Onun emirlerini, Onun emrettiği gibi yapmak gerekir. Böyle yapan kimse, Rabbine kul olur. Onun emirlerini kendi istediği gibi yapan ise, nefsinin kulu olur. Nefsine kul olanlar, Cehenneme, Rabbine kul olanlar ise, Cennete gider) buyuruyor.

Devletler, standart bir sistem getirir. Eğer bu standarda uyulursa, herkes rahat eder. Allahü teâlânın razı olduğu doğru yolun standardı, ölçüsü de, razı olduğu büyüklerin gösterdiği yolda gitmektir. Hadis-i şerifte bildirilen 73 fırkanın her biri, doğru yolda olduğunu iddia etmektedir. Ama doğru yolda olmanın, yani kurtuluş fırkasının alâmeti, Eshab-ı kiramın yolunda olmaktır. Bu da, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirmesiyle anlaşılır. Demek ki, Ehl-i sünnet itikadında olan, doğru iman sahibidir.

İnsan, kalble iman eder, kalble sever, kalble niyet eder, bunlar gözle, kulakla yapılmaz. Demek ki, kalbde; iman, niyet ve muhabbet saklıdır. İbadetlerde, farz, vacib, sünnet ve müstehabları yaparken, uzuvlar kalbe tâbi olur. Kalb de, Rabbinin rızası için niyet ederse, Rabbimize kulluk edilmiş, ibadet edilmiş olur. İmanın altı şartında ölçü kalb, İslam’ın beş şartında ise, ölçü uzuvlardır. Kalbin uzuvlarla münasebeti vardır. Her ne kadar ibadet, imandan bir parça değilse de, imanla münasebeti vardır. Mesela, namazın, orucun farz olduğuna inanmak imandandır. Ama namaz kılmak, oruç tutmak ibadettir.

Ubeydullah-i Ahrar hazretleri buyuruyor ki:
(Bütün kerametler, harikalar bize verilse, fakat kalbimiz Ehl-i sünnet itikadıyla süslenmese, kendimizi mahvolmuş ve hâlimizi harap biliriz. Bütün haraplıklar, felaketler üzerimize yağsa, ama kalbimiz Ehl-i sünnet itikadıyla şereflenmişse, hiç üzülmeyiz.)

O kadar büyüklüğüyle beraber, ölçü olarak Ehl-i sünnet itikadını alıyor. Yoksa o da, (Benim kendime göre bir iman ölçüm var, ben de bu şekilde iman ederim) demiyor. Ehl-i sünnet itikadına uygun olmadıkça, büyüklerin bile istikbali karanlık olunca, bizler mahvoluruz. O hâlde, kendi anladıklarımıza değil, büyüklerimizin bildirdiği yola tâbi olmalıyız.

Dikkat edilecek dört husus 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
En büyük varlık, en büyük zenginlik, Ehl-i sünnet itikadında olmaktır. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Herkese, her şeyden önce lazım olan, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi inanmak, sonra bu büyüklerin bildirdiği ilmihâl bilgilerini öğrenmektir) buyuruyor. İlmihâl bilgileri, neye nasıl inanacağımızı, neyi, nasıl ve niçin yapacağımızı anlatan bilgilerdir.

Haram, mekruh, müfsid, farz, vacib, sünnet, müstehab, mubah denilen bu bilgilere ef’âl-i mükellefin denir. Yani her mükellef insanın yapması ve sakınması gereken işlerdir. Bunları hakkıyla yerine getiren, ârif bir kul olur. Bu hususları bildiren büyüklerin yoluna tâbi olan, onların gösterdiği yolda devam eden, onların gittiği yere varır.

O hâlde, onların gittiği yere varmak için, şu dört hususa dikkat etmelidir:
1- Ehl-i sünnet itikadına uygun bir iman,
2- Kendisine lâzım olan ilmihâl bilgilerini doğru kaynaktan öğrenmek,
3- Öğrendiklerine uygun ihlâsla amel etmek,
4- Din büyüklerini tanıyıp sevmek ve kendi aklını bırakıp o büyük zatlara tâbi olmak.

Bunları yerine getiren, onlarla beraber olur, onlarla beraber olan da, onların kavuştuklarına kavuşur.

Büyüklerin yoluna girmek, uçağa binmeye benzer. Bu uçak, özellikle bizim için kalkmadığı gibi, şahsımıza da ait değildir. Fakat onun gideceği yere, bizim de gidebilmemiz için, bazı şartları, yerine getirmek gerekir. Bilet almak, kalkacağı saatte, kalkacağı yerde hazır olmak, yolcu olduğumuzu tescil ettirip yerimize oturmak, pilotun işine hiç karışmamak gerekir. Yani şartları yerine getirdiğimizde, o uçağın gideceği yere, makam ve mevki sahibi kimselerle, beraber varmak mümkün olur. Allahü teâlânın rızasını kazanmak için, âlim olmak şart değildir. Ehl-i sünnet itikadından sonra, ilmihâl bilgilerini öğrenip emredildiği şekilde yapmakla, Allah'ın izniyle Cennete gitmek mümkün olur.

Zaman su gibi akıp gidiyor, ömür geçiyor. İyisi de kötüsü de bunu görüyor ve yaşıyor. Dünya hayatı hayâldir. Bu hayâle gönül bağlayanlara, hayâlle avunanlara yazıklar olsun!
Dua kabul olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Allahü teâlâ, dua edin kabul edeyimbuyurduğu halde, dua ediyoruz ama kabul olmuyor) dememeli. Kabul oluyor, fakat Cenab-ı Hak merhametinden hemen o işi yaratmıyor. Yani, (Ey kulum, sen bu sıkıntıdan kurtulmak istiyorsun, ama bunun karşılığında sana vereceğim nimetleri bilmiyorsun) buyuruyor. O halde dua etmeye devam etmeli, kabul olduğundan şüphe etmemeli.

Eskiler, (Ya Rabbi, memleketimizi kaht-ü galâdan muhafaza eyle) diye dua ederdi.Kaht yokluk, galâ da pahalılık demektir. Bir şeyin yokluğu, pahalılığından daha kötüdür. Şimdi böyle dualar unutuldu. Sadece şikâyetler kaldı.

(Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm) demek, musibet ve belayı geri çevirir. Gelmiş olan bela ve musibetin kalkması için ise, istiğfar etmek lazımdır. Cenab-ı Hak, (Tevbe ederseniz, imdadınıza yetişirim) buyuruyor. Günahlar ve belalardan korunmak için, tevbe ve istiğfar etmelidir.

Hatm-i tehlil yani 70 bin kelime-i tevhid, ölü veya diri birine hediye edilse, ne kadar günahkâr olursa olsun, hediye edilen affolur.

Ölümü düşünmek, ömrü uzatır, uzun emel ömrü kısaltır.

Güzel huylu olmak, İslam ahlâkının esasıdır. Kalb kırmanın kapısı açılınca küfre girilebilir. Demek ki, küfrün hemen yanında kalb kırmak vardır. Kalb Allahü teâlâya en yakın organdır, Onun komşusudur. Kalb rahatsız olunca komşu da incinir. Kalb kırmamalı. Hiç kimsenin kalbini incitmemeli. Birçok kişi, komşu yüzünden evini değiştirmiştir. Çok dikkat etmeli, Müslümanın kalbi, nazargâh-ı ilâhidir.

Hadis-i şerifte, (Kalb kırmak, Kâbe’yi yetmiş defa yıkmaktan daha kötüdür) buyuruluyor. İyi, kötü, hiç kimsenin kalbini incitmemeli. Allahü teâlâyı en çok inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Buyuruluyor ki:
Hakiki Müslüman hiç gönül kırmaz,
Bilir, bundan büyük bir günah olmaz.

Bir Müslümana çatık kaşla bakmak bile haramdır. Güler yüzlü olmayan kimse, mümin sıfatlı değildir. Müslüman olsun, gayrimüslim olsun, herkese karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmalı. Başkasının kötü ahlâkından şikâyet edenin, kendisi kötü ahlâklıdır. Güzel ahlâk, sıkıntılara sabretmek, eziyetleri sineye çekmektir.


Hizmet eden hizmet görür 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Bütün Müslümanlara hizmet etmeli, onları sevindirmeli. Bir kimse bir kimseyi sevindirirse, Allahü teâlâ onun bu iyiliği için bir melek yaratır. Vefat edince, iyiliklerine karşılık ne kadar melek varsa onu kabirde karşılarlar ve (Korkma, şimdi Münker ve Nekir gelecek. Sual soracaklar. Takıldığın yerde biz sana yardımcı olacağız. Bizim görevimiz, seni burada rahatlatmak ve Cennetin kapısından içeriye sokuncaya kadar arkadaşlık etmektir) derler.

Kim hizmet ederse, karşılığını burada veya ahirette mutlaka görecektir, çünkü Peygamber efendimiz, (Men hademe hudime) buyuruyor. (Hizmet eden hizmet görür) demektir.

Dinin güzel ahlakını yaymak zordur. Buna nefs manidir. Dinsizlik ve ahlaksızlığın yayılması ise kolaydır, çünkü nefs, buna yardımcıdır.

Silsile-i aliyye büyüklerinden Ali Râmitenî hazretleri buyuruyor ki:
(Duanızı, öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah işlememişlerden olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevazu ve sevgi gösterin ki, sizin için dua etsinler.)

Mübarek bir zat, her cuma günü, cuma namazından sonra hatim duası yapardı. Duası bir veya bir buçuk saat kadar sürerdi. Başta Peygamber efendimiz olmak üzere, bütün Ehl-i beytin ve Eshab-ı kiramın, Tabiin ve Tebe-i tabiinin, mezhep imamlarımızın, itikad imamlarımızın, bütün Silsile-i aliyye büyüklerinin, büyük âlim ve evliya zatların tek tek isimlerini zikrederdi. Ayrıca, o güne kadar vefat etmiş kendi talebelerinin, akrabalarının, arkadaşlarının isimlerini de zikrederdi. Bir gün talebelerinden birisi cesaret edip bu durumu mübarek zata sual eder:
- Efendim, “kâffe-i ehli imanın ervahına” yani “bütün iman ehlinin ruhlarına” desek, bu sevabların hepsi bütün Müslümanlara gider mi?

- Tabii gider.

- Peki efendim, tek tek isim saymanın farkı nedir?

- Kardeşim, ismen sayıldığı zaman, o hediye edilen hatim, Fatiha, dua ve tesbihler, yani her ne varsa, altın tabaklar içerisinde vefat etmiş olan o zata verilirken, bunu sana dünyadan, seni seven şu kişi gönderdi derler. “Kâffe-i ehli imanın ervahına” denilince, kim göndermişse onun ismi bildirilmez, ama isim söylenirse, şuna gönderdim, buna gönderdim denirse, büyük bir zat ismen gönderilen bu sevabların kimden geldiğini bilirse, dikkatini çeker, o da ona dua eder. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Biz o büyük zata gönderirsek, o da muhakkak bize dua ve şefaat eder. Elimizdeki fırsatı kaçırmamalı, vakit müsaitse, hiç olmazsa birkaç büyüğe, ismen göndermeye çalışmalıdır.
Dua üç şekilde kabul olur
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, edilen duayı üç şekilde kabul eder:
1- Hemen, yani peşin kabul eder.

2- Kabul eder; ama hemen vermez, yani veresiye kabul eder. Biz istediğimiz kadar yalvaralım, gözyaşı dökelim, Allah diyelim… Peki, ne zaman verir? Ölürken verir, kabirde verir, mahşerde verir, mizanda verir, sırat köprüsünde verir, en son Cennette verir. Yani mutlaka verir.

3- Ne dünyada verir, ne de ahirette. Peki, ama Allahü teâlâ, ben duaları kabul ederim buyuruyor. Evet, kabul ediyor; ama o istenileni vermiyor, onun yerine başka şey veriyor. Belki de istediğimizden daha kıymetlisini veriyor. Ne kadar derdimiz, hastalığımız, başımıza gelecek bela varsa, o duaya karşılık olarak hepsini alıyor.

Her şeyin bir yasası vardır. Tasavvufun anayasası da, vermektir. Yani seninki senindir, benimki de senindir.

Müminler Allahü teâlânın rızası için bir araya geldiklerinde, hiç konuşmasalar bile feyz, bileşik kaplardaki gibi, kalbden kalbe akar. Hele bir de, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin ismi zikredilirse, bu meclislere feyz, oluk oluk akar.

Bir Müslüman, sırf Allahü teâlânın rızası için bir başka Müslüman kardeşini ziyaret ederse, kendisine yüz bin nafile hac sevabı verilir. Müminin yüzüne sevgiyle bakanın, günahları dökülür.

Cebrail aleyhisselam, 2 rekât namaz kılmış, bu 2 rekât namazı kılması tam 4 bin ahiret senesi sürmüş. Sonra, (Yâ Rabbi, kâinat yaratıldığından beri acaba böyle namaz kılan başka bir kulun var mı?) demiş. Allahü teâlâ buyurmuş ki:
— Ahir zamanda gelecek olan ümmet-i Muhammed’den, Habibimin ümmetinden bir kulum, 2 rekât namaz kılacak, hatayla, kazayla, her türlü düşüncelerle ve kaç rekât kıldığını bilmeyerek kılacak. Onların birkaç dakikada kıldığı 2 rekât namaz, senin 4000 senede kıldığın namazdan daha makbul olacak.

— Yâ Rabbi, neden onların namazları bu kadar kıymetli olacak?

— Çünkü onlar, düşmanımı yıkarak huzuruma gelecekler. Sende düşman yok ki! Dünya sevgisinden uzaklaşacaklar, nefislerinin şerrinden kurtulmaya çalışacaklar, şeytanın vesvesesine aldanmayıp, Allahü ekber diyecekler


İmanla ölmek marifettir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Unutmamak lazım ki, insanoğlu düşmanını hep dışarıda arıyor, hâlbuki düşman onun içinde, nefsi en büyük düşman, neye düşman, imana düşman.

Yılan soksa, akrep soksa ölürüz. Zaten ölmeyecek miyiz; ama imanımız giderse sonsuz olarak ölürüz. Zaten öleceğiz; ama imanla ölmek marifettir. İmanla ölmenin, imanı korumanın yolu nedir? İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(İmanı korumanın tek yolu vardır, o da birbirimizi sevmektir.) 

Hazret-i Ebu Hüreyre anlatır:
Bir gün Cenâb-ı Peygamber otururken birdenbire tebessüm etti, öyle ki, bütün mübarek dişleri göründü. Ya Resulallah, hayırdır inşallah dedim. Buyurdu ki:
(Şimdi Rabbimin huzurunda iki kişi var, biri hakkından vazgeçmiyor;(Ya Rabbi bundan hakkımı al), öteki de, diyor ki (Ya Rabbi alacaklara vere vere bitti, bir şey kalmadı, hiç sevabım yok) diyor. Öteki de, (Ya Rabbi o halde buna günahlarımı ver, yüklensin!) diyor. Cenâb-ı Hak (Sağ tarafına bak!) buyuruyor. Bakıyor ki, muazzam bir köşk. (Bu kardeşine hakkını helal edersen, içindekilerle beraber sana veririm.) Adam diyor ki: (Hakkımı helal ettim ya Rabbi, vallahi ettim, billahi ettim, ver ya Rabbi!)

Bunun üzerine Cenâb-ı Peygamber, (Din kardeşlerinizin arasını bulun! Bak Allahü teâlâ da buldu) buyuruyor. Nasıl buldu, vererek buldu. En büyük günah, iki Müslümanın arasını açmaktır.

Fitneyi önlemek, fitneye mani olmak şiarımız olmalıdır; çünkü fitne çok büyük günahtır. Her yerde her zaman fitne çıkarmamaya azami gayret göstermeliyiz. Mübarek büyük zatlara tam uyup fitne çıkarmayan, sıkıntı görmez. Kendisinden bir şey eklemeyene, tamamen büyük zatlara uyana sıkıntı yoktur! Bir şey eklenirse, o saat her şey biter.

Din kardeşimizle barışık olmalıyız; ama kendimizle, nefsimizle barışık olmamalıyız. İnsana en büyük zararı nefsi yapar, insanın kendine yaptığı zararı hiçbir düşmanı yapamaz. Onun için din kardeşlerimizle beraber olmaya, onlarla beraber sevmeye, sevilmeye çalışalım. Kurtuluşumuza ancak bu bağlılığımız, sevgimiz, muhabbetimiz sebep olacaktır.

Ahirette iki mümin şahit olsa, ya Rabbi bu Müslümandır deseler, hatta kabirde, Arasat meydanında şahit misin deseler, şahidiz ya Rabbi dediler mi, tamam. Onun için, iyi geçinmek, iyi arkadaşlar edinmek, bu dinin temelidir.


İstiğfarın önemi

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İstiğfar etmek çok kıymetlidir. Beladan, kazadan muhafaza eder. Vasıtaya binince, mutlaka üç kere istiğfar duası ile (Bismillahillezi…) diye başlayan duayı okumalıdır. Manası, ya Rabbi, yerde ve gökte sana sığınırım demektir. Bunları okuyunca, yerde ve gökte kazadan beladan korunulur. 

Âyetel kürsiyi okumak da iyidir. Ayrıca Hud suresinin 41. âyet-i kerimesini okuyanın da kazadan emin olacağı hadis-i şerifle bildirilmiştir.

Kur’an-ı kerim öyle bir kitab-ı ilahidir ki, onun her harfinde yüz bin derde, yüz bin şifa vardır. İlaçların bir kısmının etkisi kesindir, bir kısmınınki ise zannidir. Yani bir kısmı mutlak şifadır, bir kısmı ise, şifa olabilir de, olmayabilir de. Kur’an-ı kerim ise, kesin şifadır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
(O Kur’an, iman edenler için bir hidayet ve şifadır.) [Fussilet 44]

Bir Fatiha üç İhlâs
Bir yaşlı teyze, 12 imamdan birisine gelir, (Ya imam, kızımı çok özledim, öleli çok oldu, rüyamda göremiyorum, himmet etseniz de görsem) der ve o gece kızını rüyasında çok feci bir şekilde azap içinde görür.

Kızı, kendisiyle birlikte orada bulunan 570 kişinin de çok acı azap çektiğini söyler. 

Ertesi gün yaşlı teyze olanları imama anlatıyor, keşke görmez olaydım der. 

Aynı gece hazret-i imam, rüyasında o yaşlı kadının kızını Cennetlik olarak görür. Şaşkın halde bakarken kız, der ki, bugün buradan geçen salih bir kişi bütün mezardakilerin ruhlarına bir Fatiha, üç İhlâs okudu. Allahü teâlâ hepimizi affetti. 

Ancak sıra geldi
Mübarek bir zat da talebelerine ders verirken, kitap bitmeden vefat eder. Talebeler başka bir hoca ararlar. Bir hoca bulurlar, dersimize devam ettirir misiniz diye sorarlar. Hoca efendi, hayır der, kendi hocanızdan devam edin!

Talebeler, hocamız vefat etti deyince, hoca efendi der ki; (Onlar ölmez. Hocanızın kabrine gidin, derse devam edin! Eğer hocanız gelmezse, biz geldik deyin! Gelene kadar böyle yapın!)

Talebeler kitabı ellerine alıp kabre giderler, hocam biz geldik derler. Ne gelen var, ne giden. Ertesi gün yine giderler. Yine gelen, giden yok. Üçüncü gün yine hiç kimse yok. Dördüncü gün, hocam biz geldik deyince, mübarek zat kabirden kalkar. Kitap nerde, kaldığımız yerden devam edelim der.

Talebelerinden bir tanesi; (Hocam madem gelecektiniz, niye dört gün bizi beklettiniz?) diye sorar. Hocaları der ki, (Dört gün mü geçti? Buradan bir Müslüman geçiyordu, bir Fatiha, üç İhlâs okudu, bütün ruhlara gönderdi, o kadar çok sevab dağıtıldı ki, bana ancak sıra geldi.)
Duayı izinli okumak
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Duayı izinsiz okuyana Allahü teâlâ sevab verir, ama izinli okuyana hem sevab verir, hem de okuduğu dua tesirli olur. İmam-ı Rabbani hazretleri, talebeleriyle, uzak bir yere giderken, gece bir handa kaldılar. “Bu gece bir bela hâsıl olacak.(Bismillâhillezî lâ-yedurru me’asmihî şey’ün fil-erdı velâ fissemâi ve hüves-semî’ul’alîm) duasını üç defa okuyun” buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Sadece bir odada, bir talebenin eşyaları yandı. İmam-ı Rabbani hazretleri onu çağırıp, (Niye senin eşyaların yandı? Sen bu duayı okumadın mı?) diye sordu. O da, (Hayır, okumadım efendim, arkadaşlar bana söylemeyi unutmuşlar) dedi. O talebe okuyamadığı için yangından zarar gördü.

Duayı izinsiz olarak okuyanlara sevab olur, ama yangından ve diğer belalardan kurtaracağına bir garanti verilemez. İzinli ve emirli olunca, Allahü teâlâ okuyanlara tesirini de yaratır.

Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zâlimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, bu duayı üç defa okumalı. Bu duanın okunması için büyüklerimizin de izinleri ve emirleri var. Zaten kitaplarda, vekilin asıl gibi olduğu bildiriliyor. Vekilin icraatları da, aslın icraatları olmuş oluyor. Yani duaları emirle okuyan, o büyük zatın vekili olarak okumuş oluyor. Sanki onlar okumuş gibi tesirli oluyor. Bundan dolayı da himmet ve berekete sebep oluyor.

Hatm-i tehlil yani yetmiş bin kelime-i tevhid okumak da çok kıymetlidir. Mazhar-ı Cân-ı Cânan hazretleri bir kabrin yanından geçerken, kabirde günahkâr bir kadının ateşler içerisinde olduğunu görür. İlerleyemez, öyle kalır. (Ruhuna hatm-i tehlil sevabı bağışlayacağım, imanı varsa inşallah affolur) buyurur. (Ya Rabbi! Nezdimde okunmuş yetmiş bin kelime-i tevhid var. Bunu senin rızan için bu hatun kuluna hediye ettim. Bu kulunu affet!) diye dua eder. O ateş, o azap gider ve orası Cennet bahçesi olur.

Yetmiş bin kelime-i tevhid, Allah rızası için bir ölünün ruhuna ve hattâ hayatta olan birinin ruhuna gönderilirse, Allahü teâlâ o ana kadar işlemiş olduğu bütün günahları silip atıyor. Yetmiş bin kelime-i tevhid okumak, bizatihi insanın kendisine de fayda verir. Kabirde karşısına çıkar, imdadına yetişir. İmanlı olana yetmiş bin kelime-i tevhid hediye edilince, Allahü teâlâ kabir azabını kaldırıyor. Ne büyük müjde bu!
Dünya bizi terk etmeden…
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Mübarek bir zat, ticaretle uğraşan talebesine, (İş yerinize, dost düşman her çeşit insan gelir. Tedbir alıyor musunuz?) diye sorunca, talebesi şöyle arz eder: 
(Efendim, her gelene, önce bu hayatın hayâl, ölümün hak olduğunu ve herkesin mutlaka öleceğini, esas hayatın öldükten sonra başlayacağını, onun için bu dünyaya kıymet vermemek gerektiğini anlatıyoruz. Gelen dost ise anlıyor, düşmansa “Burada ölüm korkusu var” diye ürküyor, kaçıyor, bir daha gelmiyor.)

Hocası memnun olup, tebrik eder. Cenab-ı Hak, bizi kendi şerrimizden korusun. Allah’ın düşmanı olan nefsimiz, her an, günün her saati bizimle beraberdir. Özellikle ölüm ânında, imansız öldürmek için şeytana yardımcı olur. Birlikte rahmet, ayrılıkta azab-ı ilahi vardır. Onun için Müslümanlarla beraber olmaya can atmalı. Çünkü iki Müslüman bir araya gelse, faydalı hiçbir şey yapmasalar bile, Cenab-ı Hakk’a sevgisi yüksek olanın kalbinden diğerinin kalbine sevgi akar. Anlamasalar ve hissetmeseler bile. Bileşik kaplardaki sıvı durdurulamadığı gibi bu akıntı da durdurulamaz.

Onun için bir bahane ile bir araya gelmeli. Maksat beraber olmaktır. Sohbetin mânâsı budur. Haramla meşgul olan, yarasanın güneşten kaçtığı gibi sohbetten, birlikte olmaktan kaçar. Bu engeli uğraşıp yıkmalıdır. Bir gün neyimiz varsa bırakacağız, öyleyse şimdiden bırakmalıyız. Her işimizi Allah’ın rızasını gözeterek yapmalıyız. Peygamber efendimiz, (Dünya sizi terk etmeden, siz onu terk edin!) buyuruyor. Dünya, bir gün, (Bu kadar yeter artık, git hesabını ver şimdi!) diyecek. Öyleyse o günü beklemeden onu terk etmelidir.

Allah'a güvenirsek, O bizi korur. Bazıları, âciz bir insana veya ömrüne yahut başka şeye güveniyor. Hâlbuki o güvendiği şeyler de, Allah’a muhtaçtır. Şunu alacağım, ötekini yapacağım diyorlar. Bakalım onları yapabilmek için ömrü var mı? Bizi yaratan ve her an varlıkta durduran Allahü teâlâdır, emaneti bir gün alacak olan da Odur. Yüce Allah kefilken, bunu unutup başkasının kefilliğini aramak, böylece hayatını harap etmek, ahmaklık değil mi?

Gerçek hayat, öldükten sonra başlar 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Müslüman, sadece Cennetin nimetlerini ve sonsuzluğunu veya Cehennemin sonsuz olduğunu ve azabının şiddetini düşünse, başka şeye ihtiyacı yoktur. İdama götürülen biri, o ipten başka ne düşünür? Yiyip içmekten kesilir, (Şunu bunu yapacağım!) hayâli nerede kalır. Doktor inceleyip, (Sen kansersin) dediği zaman, o kimse de kanser olduğunu anlayınca, artık erimeye başlar...

Ölümün başa geleceğini hiç unutmamalı. Herkes buna mahkûmdur ve herkes ölecektir. İnsan ölünce bir hiçtir. Mal, mülk, evlat ve başka neyi varsa, hepsi bir anda yok olur. Asıl hayat işte o gün başlayacaktır. Değer mi bu kadar kısa ömürde, azmaya, kudurmaya, hepsini bırakıp gideceğimiz malın mülkün peşinde koşmaya, bunların sevdasıyla ölmeye?

Allahü teâlâya tevekkül, güven ve iman azaldıkça, insan kendini emniyette hissetmek için, birçok tedbir peşinde koşar. Şu emeklilik, şu tarla, şu banka, şu ev diyerek, bunlarla meşgul olur. Hâlbuki bunların hepsi boştur.

Fidan gibi genç delikanlılar bile ölüyor. Bir gün yok ki, eşten dosttan, tanıdıklardan ölüm haberi gelmesin. Anlayan için, bu haberler ölümü hatırlamak ve ibret almak bakımından çok önemlidir. Çünkü (Neşenizi kıran, lezzetlerinizi yok eden ölümü çok sık hatırlayın) hadis-i şerifi bunu vurguluyor. Ölüm, hayâl olan bu hayatın sonu ve ebedî olan asıl hayatın başlangıcıdır.

Cenab-ı Hak bir kılcal damarımızı tıkasa ki, vücudumuzda uç uca eklense dünyayı dolaşacak kadar çok kılcal damar vardır, az bir zaman tıkalı kalsa felç oluruz. Bu tıkanıklığı kendi kendimize açabilir miyiz? Hele beyne giden veya kalbe giden bir pıhtı hemen felç yapar, o zaman trilyonlarımız olsa ne işe yarar? Bir kılcal damar veya bir sinir kopsa, her şey biter... Hâl böyleyken, (Bir ay veya bir yıl sonra, ben ne ile geçineceğim?) diye düşünüyoruz. Biz şimdi yaşıyoruz, ayaktayız, sıhhatteyiz, bu hizmetleri yapıyoruz. Bütün bunlar parayla pulla mı, yoksa Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle mi oluyor? Bunu iyi düşünmeli. Önce bu nimetlerin şükrünü eda etmeli. Sonra zaten paraya pula, mala mülke gönül bağlamaya sıra gelmez...
Dünyadakiler birbirini yiyor
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için, dünyadakiler birbirini yiyor. 

* Fıkıh bilmeden imandan bahsedilmez. Küfre düşürücü ifade kullananın imanı gider de haberi olmaz. Evli ise, nikahı da gider.

* Günah işleyince hem kalb ile tevbe ve dil ile istiğfar eyle. Tevbeyi asla geciktirme. 

* Bütün ibadetlerini kusurlu bil, hakkı ile yapamadığını düşün. 

* Çok yeme, az da yeme, yemekte itidal üzere ol. 

* Her işte iyi niyet yap. Kalb ile halis, Allahü teâlâ emrettiği için niyet etmedikçe, hiçbir ibadete başlama. 

* Faydasız, hele zararlı olan şeylerle vakit geçirme.

* Az konuş, az uyu ve az gül.

* Arkadaşlarınla lüzumlu şeyleri öğretecek ve öğrenecek kadar görüş, diğer vakitleri ibadetler ile kalbi temizleyecek şeylerle geçir. 

* Dost düşman herkesi güler yüzle ve tatlı dille karşıla, hiç kimse ile münakaşa etme. 

* Herkesin özrünü kabul et, kabahatlerini af et, zararlarına karşılık yapma. 

* Her işi Allahü teâlâya havale et. Fakat sebeplerin tesir etmesini Allahü teâlâdan bekle. 

* Hiçbir farzı kaçırma ve geciktirme.

* Hep kendini düşünme, Allahü teâlâdan başka kimseye güvenme. 

* Sıkıntılı zamanlarda Allahü teâlâdan ümidin kesme, hiç üzülme. 

* Evlat ve aile ile daima tatlı sözlü ve güler yüzlü ol. Onlarla da, zaruret miktarı kadar, haklarını ödeyecek kadar görüş. 

* Kavuştuğun halleri herkese söyleme. Makam ve servet sahipleri ile çok görüşme. Her halinde sünnete uymaya ve bid’atlerden sakınmaya çalış. 

* Sıkıntılı ve ferahlık zamanında halinde bir değişiklik olmasın. Varlık ve yokluk zamanları halini değiştirmesin. Hepsi geçicidir, her an imtihanda olduğunu unutma.

* Evliyaların hallerini, nasihatlerini oku; garipleri ziyaret et. 

* Hiç kimseyi gıybet etme, çekiştirme, gıybet yapana mani olmaya çalış. 

* Emri marufu ve nehyi anil münkeri, yani nasihati elden kaçırma. 

* Fakirlere mücahidlere mal ile yardım et. Hayır hasenat yap.

* Günah işlemekten çok kork. Fakirlikten korkarak cimrilik yapma. Fakir olunca üzülme. Allahü teâlâ servet de ihsan eder. 

* Fakirlere ve bütün din kardeşlerine hizmet et. Büyüklerimiz kendi nefsleri için değil din kardeşlerine yardım etmek için kazanmışlardır. Mürşidinin sohbetinde, yanında edepli olmaya çalış. Ondan ancak edepli olan istifade eder. 

* Doğarken sen ağladın çevrendekiler güldü, öyle bir hayat yaşa ki herkes ağlarken sen gül....

* Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim. 

* Kul hakkından korkan ayağını uzatıp yatamaz.

* Ticaret, kaidesinde güzeldir. Ticaretin kaidesi de, dürüstlüktür. Ticaretin kaidesi, aldatmamak ve aldanmamaktır. Açıkçası kul hakkından korkmaktır, kul hakkını korumaktır.

* Müslüman dürüsttür, doğrudur, merttir. Bunlar ahir zamanda insanlarda kaybolan meziyetlerdir. Zamana uyarsak, herkesin yaptığını yapmaya kalkarsak, bunda bir fark olmaz. Farklılık inançta, farklılık dürüstlükte, farklılık insanları Allah için çok sevmekte. Çünkü Cenab-ı Hakkın yarattığı en şerefli mahlukun karşısındasın. 

* Dua almak için evvela karşıdakinin sevgisini, güvenini almak lazım. İnsan sevdiğini dinler, insan sevdiğine itaat eder. Sevgiyi kaybedenler geçici bir süre için belki başarılı gibi gözükebilirler ama o kalıcı değildir. Müslüman bugünün tüccarı değil, yarının tüccarıdır. 

* Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kimsedir. O yalan söyleyebilir, ama sen onun doğru söylediğine inanmalısın. O idrar, kan olabilir ama sen suolacaksın. Pislik pislikle temizlenmez, su ile temizlenir. Herkes yanındakinden verir. Herkes kendi sermayesini kullanır. Müslümanlığın tarifine göre çalış. Peygamber efendimiz (Müslüman elinden ve dilinden emin olunan kimsedir) ve (İyilik edene iyilik et, kötülük edeni affet) buyurmuştur. 

* Siz siz olun sakın kibirlenmeyin. Kibrin ucunda, sağında, solunda şirke doğru yol var. Allahü teâlâ bazı yetkiler, bazı imkanlar, bazı güzellikler verdiği zaman çok korkmak lazım. Bunun bir imtihan olduğunu anlamak lazım. Yoksa, mülkün sahibi Allah’tır. Gözü kaşı verdiği gibi almasını da bilir. Nitekim, mükemmel gören insanların bir müddet sonra göremediklerini hep biliyoruz. O halde göz bir nimettir. Akıl bir nimettir, akılsız insanlar da çok. Sağlık bir nimettir, hastaneler dolup taşıyor. Hürriyet bir nimettir, hapishanede insanlar çürüyor. Nimetleri kendinizden bilmeyin, ne varsa hepsi Allahü teâlâdandır, Ona çok şükredin. Günahlarınız için tevbe edin, kibirlenmeyin, yoksa helak olursunuz. 

* Herhangi bir mümine, baktığın zaman, onun hakkında hiçbir endişe, hiçbir şüphe olmaksızın bütün hücrelerinle sevmelisin. Bu sevgide en ufak bir menfaatin bahis konusu olmamalı. En ufak bir çıkarın konuşulamaz, düşünülemez. Ona nasıl iyilik ederim, ne verebilirim diye, bütün canınla ciğerinle kalbinle ona teslim olmalısın. O da insan, onun da kalbi var. Karşındaki insana hiçbir endişe, hiçbir şüphe olmaksızın tam teslimiyet, muhabbet besleyince, o da haliyle karşısındakini sevecektir. Çünkü, bu sevgide ilahi bir sevgi vardır. Yani, Allah’a giden yolda sevgi var. Sonsuza giden sevgide, çarpışma olmaz. Ama, menfaatle ilgili sevgilerde, daima karşılıklı çıkarlar menfaatler bahis konusudur. Sonunda mutlak kavga olur, mutlaka geçimsizlik olur. 

* İnsan, Cenab-ı Allah’ın, bir verdiklerini bir de vermediklerini düşünsün. İnsan, Allahü teâlânın emrinde ve Onun imkan dairesinde, bir köle gibidir. Hiç kimse Allahü teâlâ ile pazarlığa kalkamaz. Mümin, yaptıklarını değil, yapamadıklarını düşünmesi lazım. Yaptığımız ibadetleri değil yapamadıklarımızı düşünelim, çünkü yaptıklarımız da tevbeye muhtaç, tevbeler de tevbeye muhtaç...

Hiçbir Müslüman, hiçbir zaman, hiçbir şeyden dolayı, hiçbir şekilde, hiçbir şikayette bulunmasın. Çünkü, şikayette bulunmak nimetleri unutmaktır. O nimetler akla geldiği zaman, hemen tevbe istiğfar etmelidir. Hiçbir zaman sabrın sonu selamet olmaması mümkün değil. Sabır dönemini iyi kullanmak lazım. Eğer bu dönemin sonunu beklemezsek, bütün belalar artar, daha fazlalaşır. Eğer, o sabrı, zamanını iyi kullanırsak sonu selamet olur. Şunu iyi bilin ki, varlıkta Allah’a ibadet, daha zor. Çünkü varlıkta nefsin bütün arzuları ayakta, yoklukta zaten yok. Ama varken, nefsi frenlemek daha zordur. Dolayısıyla, hiçbirimiz ne oldum delisi olmayalım ve insanların takdirlerine kulak asmayalım, daha doğrusu aslımızı unutmayalım. Aslımız bir avuç toprak. Cenab-ı Hak, bir kullanma yetkisi, imkanı vermiş, bunu da, ya hayırda, ya şerde kullanacağız. Gelin, neyimiz varsa hayırda kullanalım. Hayırlı sonuçlar alalım. Şerde kullanırsak şerle karşılaşırız ki, bu da gayet tabii bir şey. Ahirette Cennetten Cehennemden başka yer yok, unutmayalım. 

* Başarının sırrı emre itaattir. Kibirli olmayın, tevbekâr olun, emre itaat edin. 

* Her Müslüman tüccardır, ancak bugünün yani dünyanın değil, yarının yani ahiretin tüccarıdır. Müslüman olup, dünya ve ahiret saadetinin sermayesini ele geçirmiştir. Ancak, ticarette gaye kâr etmektir, iflas edene akıllı tüccar denir mi? Fıkıh bilmeyen, İslam ahlakına, kul hakkına riayet etmeyen iflas etmekten kurtulabilir mi? 

* Liderlik vermek sanatıdır. Almak değil. 

* Evliyaların zahirleri onları tanımayanlara zehirdir. Tanıyanlara rahmettir. 

* Büyükler her hatayı affeder. Fakat haini affetmez. Hain, ettiği hizmetleri sırf kendinden bilendir.

* İnsanları sonsuz saadete kavuşturmak için yani Müslüman olup imanla ölmelerine vesile olmaya çalışmak en iyi iştir. 

* Doğruyu, ehli sünnet itikadını anlatmalı, yanlış çoktur. Yanlışlarla herkesin kafasını karıştırmamalı.

* Dünyanın kıymeti dünya kadar, ahiretin kıymeti ahiret kadardır. Dünya gıdası bilinen gıdalardır. Ahiretin gıdası dini ilimdir. Ahiretin kıymetinin yanında dünyanın kıymeti sivrisineğin kanadı kadar değildir. Dünya hep altın olsa bile geçicidir, ahiret ise devamlıdır, sonsuzdur. Yollar ikiye ayrılır. İman küfür, günah sevap, iyi kötü, dünya ahiret vs. Siz ahireti ve orada işinize yarayacak olanı tercih edin. 

* Ehli sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarını okuyun, kitap okumak insanın şerefini artırır. 

* Allahü teâlâ nefsi yarattığı zaman (Sen kimsin, ben kimim?) buyurunca, (Ene ene, ente ente = Ben benim, Sen sensin) demiş. Üç bin yıl. Ateşe atılmış, bin yıl orda kalmış, çıkınca cevabı yine aynı. Soğuk Cehenneme atılmış, bin yıl da orda kalmış, çıkınca cevabı yine aynı. Bin yıl aç bırakılınca, sonunda kerhen (Sen benim Rabbimsin, ben senin aciz bir yaratığınım) demiş. Bu tehlikeli ve Allahü teâlâya düşman olan mahluk içimizde. Dine imana inanmaz, gıdası haramlardır. Allahü teâlâ onu böyle yaratmıştır. (Nefsine düşmanlık et, çünkü o benim düşmanımdır) buyurmuştur. İslamiyet’in her hükmünde nefsi kırma payı vardır. Emir ve yasaklar, onu kontrol altına almak içindir. İnsanların çektikleri sıkıntıların sebebi nefsi tanımamaları, bunun isteklerini kendi isteği zannetmeleridir.

* Günah işlemek nefse tatlı gelir. Bütün bid’atler, günahlar, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsi besler, kuvvetlendirir. Her günahın işlenmesi nefsi kuvvetlendirir. Nefs, insanın en büyük düşmanıdır. İnsanın imanını yok etmek ister. Bundan zevk alır. Bu bakımdan nefsi iyi tanımak, hilelerini bilmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali: (Nefsini tanıyan Rabbini tanır.) [Deylemi] 

* Nefsi zayıflatacak birinci ilaç, İslamiyet'e uymaktır. Haramların hepsi, dünya malına, mevkisine, zevklerine düşkün olmak, nefsin gıdasıdır. Onu besler, kuvvetlendirirler. Nefs kuvvetlenince, bütün iyiliklerin, güzel ahlakın ve medeniyetin kaynağı olan İslamiyet'e saldırır. Din ile, iman ile, Allahü teâlânın emirleri ile alay eder. Çünkü nefsimiz Allah’ın düşmanıdır. 
Allahü teâlâ buyurdu ki: (Nefsine düşmanlık ederek bana dost ol!) 

* İnsandan en son çıkacak huy, baş olmak, emretmektir. Hanımına emredemezse sokaktakilere olmazsa hayvanlara emretmek ister. İnsana en zor gelen peki demektir. Hep hayır demek ister. Baş olma huyu, can çıktıktan sonra çıkar.

* Allahü teâlâ kendisine karşı yapılan günahları isyanları tevbe edilince affediyor. Ama Habibine karşı, yapılan isyan ve günahları affetmiyor. Peygamber efendimiz celis-i ilâhidir. Vârisleri de öyledir. Onlar celis-i ilâhidir. Onları üzmek çok kötüdür. Sakınmak lazımdır. 

* İki şeyden çok korkmalı:
1- İmansız gitmekten. 
2- Büyüklerin nazarından düşmekten. Büyüklerin nazarından düşmek yedi kat gökten yedi kat yerin dibine düşmekten beterdir.

* Ölüden ve diriden istifade edebilmek için inanmak ve sevmek lazımdır. 

* Evladınıza namazın önemini anlatın ve mutlaka namaz kıldırın. Namaz kılmasına mani her şeyin, felaketine sebep olacağını bilmeli ve bildirmelisiniz. Onun istikbalini garantiye almak, iyi bir Müslüman olması ile mümkündür. Diploma ile istikbal garantiye alınmış olmaz. İyi bir Müslüman olduktan sonra diploma işe yarar. O zaman, hem kendisine hem insanlara daha çok faydalı olur. 

* Dünyada saadet, ahirette Cennet, iki şeyle çok kolay olur: Biri, Allahü teâlânın bir sevgili dostuna kavuşmak ve onun tarafından kabul edilmek. İkincisi ise doğru kılınan namaz. 

* Bir büyüğü tanıyan zaten namaz kılar. Hem tanımak hem namaz kılmamak olmaz. Böyle tanımak, tanımak değildir. Namazsız ahiret olmaz. Namazsız Allah'a kavuşulmaz, namazsız hayat olmaz, namaz her şeyin başıdır. Namazları geciktirmeden kılın. Severek kılın. Şartlarına uygun kılın, güzel numune olun. Çocuklarınıza yemek yiyip içmekten önce, namazlarını vaktinde kılmalarını öğretin.

* Merhamet, doktorun hastasına acıması gibidir. Hakiki merhametli doktor, hastasını kurtarandır. Bir annenin, babanın şefkati de onun merhameti gibi olmalı. Namaz kılmayan çocuğa acımamak, yardım etmemek, yani bu hastalığın çaresine bakmamak hiç merhamet olur mu? Oradaki merhamet gibi görünen şey merhametsizliktir. Çocukları perişan ediyorlar. (Ameliyata giden çocuğa annesi acıdığı için gizli yemek yediriyor. Doktorlar, çocuğu ölümden zor döndürüyorlar.)

* Anne ve baba, eğer evlatlarına büyüklerin sevgisini, İslamiyet’in sevgisini veremiyorsa, onların en baş düşmanıdır. Nefsine düşkün anne ve baba, yani çocuklarını nefsi için seven anne ve baba çocuklarının en büyük düşmanıdır.

* Çocuklarınızı büyüklerin yanına götürün. Çocuklarınızı yanınızdan ayırmayın. Çocuklarınızın hem abisi hem babası olun. Alıştırın, iyi yerlere götürmeye. Çocuğunuza deyin ki: (Aman evladım, ne sen kendini yak, ne beni yak, çünkü evladın yaptığı anaya, babaya gider. Allah korusun, kendin gidersin beni de götürürsün. Yani bu kadar emekler boşa gider. Çünkü anneye ve babaya evladın yaptığı her şey misliyle yazılır, iyilik yapıyorsa iyilik yazılır. Kötülük yapıyorsa kötülük yazılır.)

* Çocuklarımıza Kur’an-ı kerimi öğretelim mutlaka. Kur’an-ı kerim okusunlar. Çocuğuna Kur’an-ı kerim okutan ana babaya da çok sevap yazılıyor.

* Mutlaka çocuklarınıza büyüklerin yani ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından bir şeyler okuyun, onların sineleri şimdi tertemiz. Bu ruha, bu sineye şimdi ne konulsa o kalıcıdır. Onlarla beraber kitap okumadan yatmayın. Mutlaka bir şey okuyun.

* Müminin kalbini kırmak çok büyük haramdır. Bir mümin, bir müminin kalbini kırsa 70 defa Kâ’beyi yıkmaktan daha büyük günaha girer. Bunları okumak, öğrenmek lazım. 

* Çocuk Allahü teâlânın emanetidir, sahiplenmeyin, İslam terbiyesi verin, dinimizi öğretin. Onlar size bir emanettir. Siz onlardan mesulsünüz. Çok Müslüman onları sahiplenerek azmalarına, yoldan çıkmalarına sebeb olmuşlardır.

* Çocuklarınızı iyi ahlaklı, dini bütünle evlendirin. Güzelliğine değil, malına mülküne değil, itikadına bakın. 

* Çocuklarınıza iyi bir isim, Müslüman ismi verin. En önemlisi de dinimizi, dosdoğru öğretin. Ehli sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarından öğretin.

* Çoluk çocuğumuza merhamet edelim, onları ateşten koruyalım. Çırpınırız, oğlum oraya mı gitsin buraya mı gitsin, stajından kursundan helak oluruz. Tamam da, bu çocuk Cehenneme mi gitsin, Cennete mi gitsin? Önce biz bunu düşünelim. Dünya fâni. Böyle kısa bir ömür için o güzel evladı, nasıl kıyar da ateşe atarız? 

* Evladına Allah’ı öğretmeyen, evladına Peygamberi öğretmeyen, evladına ateşi öğretmeyen, namazı öğretmeyen, Kur'an-ı kerimi öğretmeyen, kul hakkını öğretmeyen baba, evladının hem dünya, hem de ahiret katilidir. Ve dünyanın en merhametsiz babasıdır. Veyahut da dünyanın en merhametsiz anasıdır ki, namaza kaldırmıyor. Efendim, çocuk üşümesin, falan, Allah korusun, merhamet bu değil. Doktor hastasına düşman mıdır ki, canını bıçağın altına yatırıyor. Onu o urdan kurtarmak merhamettendir. Demek ki, anne ve baba ne kadar merhametli ise, evladına o kadar dinimizi öğreticidir. Anne ve baba ne kadar merhametsizse, evladına o kadar dünyayı öğreticidir. Ahireti unutturucudur. Ölçü bu. Kaldı ki, o evlat her günah işleyişte anasına da yazılır, babasına da yazılır. O evlat, her ibadet yapışta, anasına da sevap yazılır, babasına da. Bir ağaç, ya meyve verecek yahut da ateşte odun olacak. Sen meyve mi yetiştiriyorsun, yoksa sobaya gidecek odun mu yetiştiriyorsun? 

* Kalbin rızkı, din ilmidir. İnsan okumaz din ilmi öğrenmezse kalbi rızksız kalır. Günah işlemeye başlar, hasta olur ve neticede ölür. Ölmesi demek, Allah korusun kâfir olması demektir. 

* Büyükleri yani ehli sünnet âlimlerini arayan, kitaplarının arasında arasın, kitaplarımızın satırları arasındayız, buyuruyorlar. Büyüklerin kitapları ilaç gibidir. İlaç kullanmayan, şifa bulamaz. Allahü teâlâ istiğfar ederseniz imdadınıza yetişirim buyuruyor. Lâ havleyi çok okuyunuz. 

* Kendinize değil büyüklere tâbi olunuz, iş ve ahlakınızı düzeltiniz. Masiva ile uğraşan dolap beygiri gibi dolanıp durur. 

* Baş olma sevdasına düşen, artık ibadet ve ihlastan sıyrılır. 

* Huzursuzluğun kaynağı ikidir: Birincisi bilmemek yani ilmihali okumamak, öğrenmemek. İkincisi bildiğini tatbik etmemek. 

* İki kişi bir araya gelince dedikodu, gıybet etmeyin, Allah deyin. Düşüncesi yalnız dünya olan kişilerle görüşmeyin dünya sevgisi size de tesir eder, zorunlu hallerde helâya gider gibi, görüşülebilir.

* Bir mümin kardeşine ait hoş olmayan, bir iş duyarsan yetmişe kadar özür kapısı vardır. [Yani bunu şu haklı sebepten dolayı işlemiştir diye yetmiş tane gerekçe bulmalı.]

* Faydasız konuşanlarla arkadaşlık etmeyin. Bid’at ehlinden haram işleyenden kaçın. İnsanların aybını görmeyin, insanların aybını gören, insanların hedefi olur.

* En büyük tehlike kendinizi tanımamaktır. Allahü teâlânın nimetlerini unutmaktır, kendinizi bir şey sanmaktır. 

* Biliniz ki, nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. 

* Kâfir de olsa, fasık da olsa hiç kimsenin bedduasını almayın.

* Hakkı bâtıldan ayırmak dünyada en zor şeydir. Bazıları ahirette hak diye sarıldıklarının bâtıl olduğunu görecekler ve yandık diyecekler! Bazıları hakka bâtıl diye hücum edecekler, saldıracaklar ve hüsran içinde kalacaklardır. Bazıları da bâtıla hak diye sarılacaklar ve kahru perişan olacaklar. Bu yüzden, her Müslümana öğretmek için Peygamber efendimiz buyurmuşlar ki:
“Ya Rabbi bana doğruyu doğru olarak bildir ve doğruya uymayı nasip et. Allahım eğriyi de eğri olarak bildir ve ondan kaçınmayı nasip et. Ben bâtıla hak diye sarılmayayım.” 

* Katarda olan, gemide olan, uçakta olan ne ise biz oyuz! Çünkü dünya dönüyor demek hareket demektir. Hareket demek bir yere gitmek demektir. Çünkü durmuyor ki devamlı suretle ömür bir yere gidiyor. Bu katarda vakti saati gelenler iniyor gidenler biniyor. Aksi halde her gün ölenler var her gün doğanlar var. Bu katarda olanlar ister saltanatla yaşasınlar, ister üzüntüyle yaşasınlar ne fark eder? Yolcuya siz bütün saltanatı verseniz yolcunun bir şeyi değişecek mi? Ancak saltanat kalana layıktır. Kalıcı olana layıktır. Kalmalıdır da. Bu dünyada bir şey kalmıyor ki. Ne şehirler kurulmuş, ne memleketler alt üst olmuş, ne sevgililer perişan olmuş, neye yaradı? Kalıcı olana talip olmak lazımdır. Anne karnındaki çocuk doğmak içindir. Anne karnında yaşamak için değil! Dünyaya gelen çocuk; insan da ölmek için yaşatılmıştır. Kalıcı değil! 

* Her şey niyetle kaim. Her şey niyete bağlı. Niyetsiz hiç bir şey olmaz. Hiç kimse levhalara bakmadan otobanlara yanlış girse ve ömür boyunca gitse, bir yere varamaz, arzu ettiği yerin yanından geçemez. Onun için niyet yol levhası gibidir. Yol levhası sizi arzu ettiğiniz yere götürür. Yoksa, sizi yol levhası bir yere götürmeye mecbur değildir. Siz bakıyorsunuz. Tercihinizi yapıp gidiyorsunuz. İşte niyet de öyle. İyi niyetle yaptığımız her iş bizim için sevaptır. Kötü niyetle yaptığımız her şey günahtır. Niyetsiz yapılan da ha var, ha yok. Öyle şey olmaz zaten. Senin niyetin ağzınla olmasa bile, mutlaka kalbinden bir istikametin vardır. Olmaz başka türlü çünkü. 

* Gayeniz, maksadınız yol levhası olmak olsun. Ehli sünneti göstermek için, Allahü teâlânın razı olduğu istikameti göstermek için, Peygamber efendimizin sevgisine, rızasına kavuşturmak için yol levhası olun. 
Dünyaya kıymet vermek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dinimizin esası imandır. Bir ağacın gövdesi, dalı ve yaprağı var da, kökü yoksa, o ağaç meyve veremez. Kısa zamanda kurumaya mahkûmdur. Ehl-i sünnet itikadında olmayan da, ne kadar ibadet ederse etsin, faydasını göremez. İmam-ı Rabbânî hazretleri, (Bir kimse, bin yıl ibadet etse, eğer ibadetini Peygamber efendimize tâbi olarak yapmadıysa, zerre kadar faydasını göremez) buyuruyor.

Allahü teâlânın rızası önemlidir. O kimden razıdır? Allahü teâlâ, İslamiyet’i sevdiği gibi, Müslümanları da, dinimizin emir ve yasaklarına tâbi oldukları için sever; kâfirleri ve kâfirliği ise sevmez.

Müslümanların ve kâfirlerin bir arada bulunduğu bir yerde, Müslümanların zenginliği, mevkii, makamı, itibarı, izzeti ne kadar yüksekse, orada kâfirler o kadar aşağı olur. Ama eğer kâfirlere kıymet verilir de, onlar yükseltilirse, Müslümanlar alçalır. Onun için Allahü teâlâ, cizyeyi emretmiştir. Kâfirler, bu cizye vergisini az vermek hattâ hiç vermemek için, yeni, süslü elbise giyinemezler, zengin görünmekten kaçarlar. Bu vergi sırf onları aşağı tutmak, tahkir etmek için konulmuştur. Onun için bir mümin, eğer bir kâfire ikram ederse, onu överse, Müslümanlara ve İslamiyet’e hakaret etmiş sayılır. Peygamber efendimiz,(Herkes, sevdikleriyle beraber haşrolur) buyuruyor. Allahü teâlâyı sevenler de, Onun sevdiği salih kullarla beraber haşr olur. Küfrü, kâfiri sevenler de, kâfirlerle haşr olur.

Allahü teâlâ, yarattığı günden beri, bir an olsun dünyaya rahmet nazarıyla bakmamıştır. Çünkü dünya, Müslümanları ibadetten alıkoyar. Dünya sevgisi bir kalbe girince, mutlaka o kalbde Müslümanlara karşı soğukluk başlar, hattâ zamanla İslamiyet’ten soğur. Cenab-ı Hak, İslamiyet’i ve Müslümanları sevdiğini, küfrü ve dünyayı sevmediğini bildiriyor. Herkes, sevdiğiyle beraber olmalı. İnsanın kalbi, ne kadar dünyaya meylederse, o kadar dinden uzaklaşır.

Allahü teâlânın, (Kâfirlerle cihad et!) emrine uymak için, önce kâfir olan nefsimizle cihad etmek gerekir. Nefsimizi yendikten sonra, artık cihad etmek, yani İslamiyet’i yaymak ve emr-i maruf yapmak da kolaylaşır.

İman cevherini korumak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
İmam-ı Rabbânî hazretlerinin zamanında da, şimdiki kadar olmasa da, helalle haram, sünnetle bid’at birbirine karışmıştı. O büyük zat, ta o zaman, (Bid’atler dünyayı kapladığından, dünya, karanlık bir gece gibi görünüyor. Sünnetler çok azalıyor, nurları da, bir karanlık gecede, tek tük uçuşan ateş böcekleri gibi parlıyor) buyuruyor. Şimdi ise, her tarafı daha kötü olan küfür karanlığı sardı. İmam-ı Rabbânî hazretleri bugünkü durumu yani imanla küfrün birbirine karıştığını görseydi, kim bilir neler söyleyecekti? Bunun için âhir zamanda, Ehl-i sünnet itikadına sahip olanın çok şükretmesi lazımdır.

Büyük zatlardan biri talebesine, (Gökyüzüne bir bak, ne görüyorsun?) diye sorar. O da, (Yıldızlar var efendim) der. (Yıldızlar nasıl görünüyor?) buyurur. (Tek tek olanı, üç beş tane olanı var, bazısı daha fazla, grup grup olanlar da var) der. O zat buyurur ki:
(İşte müminlerin iman nuru da, gökteki yıldızlar gibidir. Biz, şu anda nasıl ki gökyüzünü siyah ve yıldızları gruplar hâlinde pırıl pırıl görüyorsak, melekler de, şimdi dünyayı zifiri karanlık içinde, imanlı olanları aynı şekilde pırıl pırıl görüyorlar. Tabiî tek olanı var, üçü beşi bir araya gelenleri var, daha çok olanları var. Ehl-i sünnet itikadı çok kıymetlidir. Allahü teâlâ bu cevheri çöplüğe koymaz. Bu imana sahip olanlar, çok kıymetli ve makbul olmasaydı, Allahü teâlâ, bu kadar kıymetli bir imanı onlara nasip etmezdi.)

Doğru iman Cennetin anahtarıdır. Cennete girmeye sebep olan şey, ibadetler, ameller değil, imandır. İbadetler, imanı korumak içindir. Nasıl ki, en kıymetli pırlanta, birkaç anahtarla açılan, iç içe geçmiş gizli dolapların arkasındaki gizli bir çekmecede saklanırsa, bu kıymetli iman da, ibadetlerle ve amellerle muhafaza edilir. İbadetsiz olmaz, çünkü çok kuvvetli esen bu küfür fırtınasında, bir mum yakıp ortalıkta dolaşmak ve sonra da bu mumun sönmeyeceğini sanmak akıl kârı mıdır? Nasıl ki bu mum, sönmemesi için cam bir fanusa konulursa, iman nuru da namaz kılmak, oruç tutmak, sohbet etmek, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumak gibi ibadetlerle muhafaza edilir. Asıl hedef imanı korumaktır. İman korunamazsa sonu felaket olur.
Dürüstlük, güven ve sevgi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Din büyüklerinin hayatında, insanlara karşı muamelesinde itimat yani güven vardır, eğri çizgiye rastlanmaz. Yani hiçbir kimsenin aleyhinde bir icraatta bulunmazlar, hiçbir kimsenin aleyhinde bir düşünceleri olmaz. Aksine hep, (Acaba insanlara nasıl faydalı olabilirim, nasıl iyilik edebilirim?) düşüncesi içinde yaşarlar. Hayatları hep böyle örneklerle doludur.

Dine hizmette çalışan herkes, bu büyüklere, din kardeşlerine ve yaptığı işe güvenmeli. Yani çalışan elemanın, (Ben bunu niçin yapıyorum?) sorusuna, cevabı hazır olmalı. Bu işin temelinde güven vardır. İnsan güvendiği zaman mutludur.Eğer bir kişiye, bir işe karşı güven varsa, bu ona duyulan sevgiden dolayıdır. Sevgiye ihtiyaç vardır. Fakat yeni bir sevginin var olması için, güvenin sağlanması şarttır. Bir insan birine güvenirse sever, sevgisi varsa artar. Şüphe ederse sevmez, sevgisi varsa azalır. Dolayısıyla güven sarsıcı bir hareket, o işe sevgiyi azaltır. Keyfî şekilde davranarak, duyulan güvene zarar veren kimse, hem hizmetlere, hem de din büyüklerine dil uzatılmasına sebep olmuş olur. Bu ise o kişi için büyük felakettir.

Her işte her zaman ihlâslı, dürüst olmalı. İnsanlara karşı saygılı, temiz, mütevazı, güzel ahlâklı olmaya dikkat etmeli. Onları asla aldatmamalı, kendisi de aldanmamalı. Para tekrar kazanılabilir, ama kaybedilen itibar bir daha kolay kolay elde edilemez. Onun için üç paralık bir menfaat için, Müslümanlığın ve din büyüklerinin itibarına bir zarar gelmesine sebep olmamalı. Dürüstlük kadar büyük servet yoktur. Bu servet, hiç paraya benzemez. Kullanıldıkça azalmaz, bilakis artar, asla tükenmez.

İnsanlara bir şey verirken, önce dualarını almalı. Müşteriler, satın aldıkları malları beğenip (Allah razı olsun) diyebilmeliler. Şu da bilinmeli ki, müşteri daima haklıdır. Eğer memnun değilse, ona yenisini vermeli. Asla münakaşaya girmemeli. Çünkü dostla da düşmanla da, tartışmak zararlıdır, dostun dostluğunu azaltır, düşmanın düşmanlığını artırır.

Bir seferliğine mal satıp müşteriden para almak marifet değildir. Önemli olan, güvenini kazanıp, onu devamlı müşteri hâline getirmek, bundan da önemlisi, onun duasını almaktır. İşte esas marifet budur. Dua alan ise çok şeylere kavuşur. Hem dünyasını, hem de âhiretini kazanır.

Helâl rızık ve dine hizmet 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Dine yapılan hizmetleri devam ettirmek sağlıklı bünyeye; sağlıklı bünye de, helâl rızıkla beslenmeye bağlıdır. Cennete de, önce iman, sonra helâl kazanç, dürüstlük, iyi geçinmek, dua almak ve haramlardan sakınıp farzları yapmakla gidilir. En helâl rızık, cihadla elde edilendir. Günümüzün cihadı kalemle, dinî yayınla yapılmaktadır. Cihad parası, Allah için kazanılan ve Allah için harcanan paradır. Helâl rızık ibadete, haram rızıksa günaha götürür.

(İbadetler on kısımdır, dokuzu, helâl kazanmaktır) buyuruluyor. İbadetlerin başı, helâl lokmadır. Bir kimse, ticaret ilmini bilmezse, kul hakkına riayet etmezse, haramı helâli düşünmezse, kendisi ve çoluk çocuğu ibadet etmekte zorlanır, bunlar onu küfre kadar götürür.

Hadis-i şerifte, (Bir tel ipliği haramdan olan elbiseyle kılınan namaz ve edilen dua kabul olmaz) buyuruldu. Namaz sahih olur, borç ödenirse de, sevab alamaz. Haram işleyenin, kul hakkına girenin bütün ibadetleri, sahih olsa da, ibadetlerine sevab verilmez.

İslamiyet’te sıra şöyledir: Önce doğru iman [Ehl-i sünnet itikadı], sonra sırasıyla ilim öğrenmek [neyi nasıl yapacağını bilmek], haramdan sakınmak, farzı yapmak, mekruhtan sakınmak, vacibi yapmak, tenzihen mekruhtan sakınmak, sünneti yapmak, müstehabı ve nafileyi yapmaktır. Bu sırada, öncekini yapmadan, sonrakini yapmak faydasızdır. Hattâ bazı büyük zatlar, talebelerine nafile hacca, umreye gitmelerine izin vermemişlerdir. Çünkü nafile ibadet, bir farzın terkine veya bir harama sebep olursa, sevab yerine günah kazanılır. İslamiyet ilim dinidir, heves dini, (Ben yaptım da oldu) dini değildir.

Allahü teâlâ, (Yiyin, için, fakat israf etmeyin!) buyuruyor. İsraf büyük günahtır. Bu hizmetlerde tasarrufa riayet şarttır. Boşa yanan ışık, israf edilen malzeme, boş yere çalıştırılan işçi, lüzumsuz edilen telefonlar ve diğer şekillerde yapılan israf, sıkıntılara ve Allah’ın gazabına sebep olur. Irmağın suyu akıp gittiği hâlde, dinimiz, (Irmakta abdest alırken de israf etmeyin!) buyuruyor. Onun için israftan çok sakınmalı. Kur’an-ı kerimde müsriflere, (Şeytanın kardeşi)deniyor. İnsan, iyi anlaştıklarıyla kardeş, arkadaş olur. Demek ki, şeytan, israf edenle çok iyi anlaşıyor. Şeytanla anlaşanın, ona uyanın da sonu bellidir. Şeytanın değil, meleklerin arkadaşı olmalıdır!
Düşmanı tanımayan dostu bulamaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Düşmanını tanımayan dostunu bulamaz. Nefsini tanımayan Allah’ı tanıyamaz, nefsini tanıyan Allah’ı tanır. Nefsten kurtulmadıkça, insan kendini emniyette hissedemez. En büyük mücadele nefsle olmalıdır. Bu iş bir tarikat yolu değil, Allah’ın dinine sarılmak yoludur.

* Allahü teâlâ ile kullar arasındaki günahlar için şefaat, af çok ama, kullar arasındaki günahlara şefaat, af yok. Adalet var, mahkeme var. Haklı olsa bile insanlar mahkemeye gitmekten korkar. En iyisi sulh yapmak ister, mahkemeye düşmek istemez. Ya o haklı ise. Ahirete giderken borçlu gitmeyin. Alacaklı gidin. Zalim olmayın mazlum olun. Zalim verecek mazlum alacak. Sevaplarımızdan vereceğiz alacaklılara, yoksa onların günahlarını yükleneceğiz. (Ben haklıyım) diyen çok insan orada haksız çıkacaktır. 

* Bir kalb kırmak, senelerce ibadet, zikir sevabının hepsini alıp götürür. Dinimiz öyle yüce bir din ki, kâfirin dahi kalbini kırmak yok. Nerde kaldı ki Allah-Peygamber diyen bir Müslümanı kırmak.

* Şeytan insana ibadet ettirir. Peki, yaptıklarımızın rahmani mi, şeytani mi olduğunu nasıl bileceğiz? Şeytan, tam dine uygun şekilde, yani ehli sünnet itikadına uygun şekilde ibadet ettiremez. Ancak bir eksikle ibadet ettirir. Yani o ibadeti bozan, kabul ettirmeyen bir eksikle ibadet ettirir. Mesela, 5 kuruş zekat borcun var, bunu sana verdirmez. Buna yaklaştırmaz. Bunun yerine milyonlarca sadaka verdirir, hayır hasenat yaptırır. Mesela iki rekat kaza namazı borcun var, bunu kıldırmaz, sabahlara kadar tesbih çektirir, zikir ettirir, nafile namaz kıldırır, ağlatır sızlatır. Halbuki, dinimiz 5 kuruş zekatını ver diyor, iki rekat kaza namazını kıl diyor. Bunlar farzdır, dinin isteğidir, hesabı azabı var. Biz ise ne yapıyoruz; kendi isteğimizi yapıyoruz, şeytanın isteğini yapıyoruz. Bu yüzden dinimizi doğru şekilde ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmeliyiz. 

* Neyin faydalı neyin zararlı olduğunu ayıran İslamiyet’tir. İnsanlar faydalı sanır, zararlı olabilir. Zararlı sanır faydalı olabilir. Allahü teâlâ bildirmeseydi, insanlar bilemezdi. İslamiyet’i bilen, dünyanın zararlarından kurtulur.

* İbadetin kabul olması için şartlarına uygun olması lazım. Birincisi; şartlarını öğrenmek, sonra; şartlarına uygun şekilde yapmak, üçüncüsü; ihlas ile olması lazımdır. İhlas ile olmayan ibadet hiçbir işe yaramaz.

* İnsanın nefsi, başkasına soru sordurmaz, ben biliyorum der, o ben kelimesi insanı yıkar.

* Muvaffak olmak iki şeye bağlıdır. Doğruluk, sevgi ile yaklaşmak ve herkesle barışık olmak. 

* İnsanların felaketine sebep şey ikidir, biri kendine güvenmek, iki, kendi gibi bir âcize güvenmektir. Ya? Allah’a güvenmek lazım. 

* Dünyadaki bir nefeslik vakit, ahiretteki bin yıldan kıymetlidir. Çünkü, ahirette ibadet yoktur, tevbe yoktur, nefsle mücadele yoktur, haramdan kaçma mücadelesi, küfre düşme endişesi yoktur, İslam’a hizmet imkanı yoktur. İşte Cehennemde kalanlar için bir nefeslik dünya zamanı, sonsuzdan daha hayırlıdır. Çünkü, tekrar dünyaya sadece bir nefeslik yollansalar, yapacakları iş, Kelime-i şehadet getirip, Amentü’yü okuyarak iman etmek olur. Ancak bu imkan verilmez. 

* (Ebedi) yani sonsuz ne demek iyi anlamak lazım. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: (Cehennemde ebedi kalacak olanlara, faraza, siz dünyadaki göl ve denizdeki damlalar adedince, kumsallardaki kum taneleri adedince yanacaksınız, denilseydi, o sevinçle nasıl yandıklarını anlayamazlardı, çünkü bunlar da bir gün biter.) Yine İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: (Bütün dünya, gökyüzü dahil, buğday tanesi dolu olsa, bir serçeye deseler ki, her sene bir tane yiyeceksin, o buğdaylar biter, ebediyetin yanında hesabı bile olmaz.)

* Müslüman anne ve babasının yüzüne şefkatle bir defa bakana Allahü teâlâ kabul olmuş bir hac sevabı verir. Bin kere baksa bin kere... 

* Bir Müslüman tenkit edilirken sus diyene yüz şehid sevabı verilir. Viyana kapılarına kadar gidip gelmiş gibi sevap... 

* Ölün ama, namazı bırakmayın, zira dinin direğidir, kim terk ederse dinini yıkmış olur. Ahirette Allah rızası için yaptığımız ibadetler geçerlidir, lüzumsuz şeylerle uğraşmayın.

* Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından her gün bir veya iki sayfa okuyan feyz alır. Feyz demek, nur demektir. Nur kalbe yağar, kalbi temizler. Okudukça kalbiniz nurlanır ve okuduğunuzu anlamaya başlarsınız. 

* Helal lokma yiyenler rahat namaz kılar. Çünkü namaza engel, haram lokmadır. Helal lokma yiyen, koşarak namaza gider. Siz “Namaz kıl” demeseniz de onlar namaz kılar. 

* İmanın şükrü, Hubbu fillah, buğdu fillah yani Allah için sevmek, Allah için sevmemektir.

* Ölümü hatırlamak, huzur ve saadetin kaynağıdır. Ömrü uzatır. Unutmak ise ömrü kısaltır. Bu an, (Son an) demeli ve ona göre çalışmalıdır. 

* Her şeyin istisnası vardır, ama bir şeyin istisnası yoktur. O da paradır. Parası olan güçlüdür. Bu kıyamete kadar böyle devam edecektir. 

* Öfke insanın aklını örter. O zaman şeytanın avucuna düşer. Şeytan da onu istediği yere sürükler. Öfkelenmek insanın dinini imanını götürebilir, bundan çok korkmalı. 

* Öfkelenmeyin, çünkü kötülükler her zaman öfkeden doğar. Bir insanda kibir varsa, bunun alameti öfkesidir. Kibirden öfke doğar. Bir kimse asık suratlı ve öfkeliyse, iyiye alamet değil.

* Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat gösterin. Nerde bir sıkıntı çeken varsa gidin araştırın, büyükleri incitmiştir. Nerede huzurlu bir insan görseniz, araştırın mutlaka bol dua almıştır. 

* Dünyalık isteyen sevimsizleşir, zelil olur. Kula değil, Allah’a el açalım. Veren aziz, alan zelil olur.

* Dünya menfaat demektir. Menfaat için yapılan her şey dünyadır. 

* Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri buyuruyor ki:
(Allahü teâlânın rızasına giden bütün yolları inceledim, en kestirme yolun, insanları sevindirmek olduğunu gördüm.) 

* Müslümanlar kardeştir, yardım edecek, sıkıntılarını giderecek, aybını örtecek. Mümin kardeşinin sıkıntısına nemelazım diyen felakete uğrar.

* İbadetin tadını alan kimse ibadetten usanmaz. Usanan kimse, Allahü teâlâyı az tanıdığı için usanır. 

* Hiçbir şey, kaybedilmiş vakti telafi edemez. 

* Cahil kimseler, ilimle birbirlerine karşı övünürler. Onların ilimden nasibi sadece övünmeleridir. 

* Kul, Allahü teâlâ için neyi terk ederse, Allahü teâlâ, ona karşılık daha hayırlısını verir. 

* Allahü teâlâyı unutmaktan büyük günah yoktur.

* Akıllı, sustuğu vakit tefekkür, konuştuğu vakit zikreder, baktığı vakit de ibret alır. 

* Her kap içine bir şey konuldukça daralır. Ancak bilgi kabı bundan müstesnadır. O, bilgi konuldukça genişler. 

* Bedeninle dünyada, kalbinle ahirette ol. 

* Saadet, ömrü uzun ve ibadeti çok olanındır. 

* Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyun ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz. 

* Eğer cahiller susup, konuşmasalardı, insanlar arasında ihtilaf olmazdı.

* İlim, insanı Allahü teâlânın emrettiği şeylere götürür, zühd ise o şeylere erişilmesini kolaylaştırır. 

* Gönlü kırık, zavallı ve garip birini görürsen, yarasına merhem ol! Onun yoldaşı ve yardımcısı olmaktan çekinme! 

* Kulun, Allahü teâlâya şükretmesi, Onun kuluna verdiği nimetlerle, Ona isyan etmemesidir.

* Bir kalbde, ahiret arzusu çoğaldıkça, dünya düşüncesi o kalbden kaybolur. 

* Allahü teâlâya ulaşan en emin yol; bütün iş, hareket ve ibadetlerde Peygamber efendimizin sünnetine tâbi olmaktır. 

* İki haslet vardır ki, kalbe sıkıntı verir: Çok konuşmak ve çok yemek. 

* Yalan söylemekten, gıybet etmekten ve hıyanette bulunmaktan uzak durunuz! 

* İlim hakimdir, mal ise mahkumdur. İlim seni korur, halbuki malı sen korursun. İlim çalınmaz, mal ise çalınır. İlim sarf ettikçe artar. Mal ise sarf ettikçe azalır. 

* Başa kakan, nefret ateşini körükler. 

* Allahü teâlânın emirlerini hatırlatan, nasihat eden bir kardeşin, sana altın hediye edenden daha hayırlıdır. 

* İnsanın kazançlı olmasının esası; az yemek, az uyumak, az konuşmak ve nefsin arzu ve isteklerini terk etmektir. 

* Uzun emel sahibi olmak ve her şeyi sonraya bırakmak, perişanlık ve düşüncesizliktir. 

* İnsanların sıkıntılarına katlanmak, Allahü teâlânın beğendiği, Resulullah efendimizin sevdiği ve evliyanın özendiği bir ahlaktır.

* Hırslı mahrum kalır, cimri kötülenir, kıskanç da üzülür.

* Çok konuşan çok yanılır. Çok gülenin heybeti ve hayası azalır.

* İnsan konuştuğuna pişman olabilir, ama sustuğu için pişman olmaz.

* İslam dini, insanların dünyada da, ahirette de rahat ve huzur içinde yaşamasını istiyor.

* En garip ve en çok muhtaç olduğun gün, kabre konulduğun gündür.

* Mal, mülk, çoluk-çocuk; Allahü teâlânın emanetleridir. Emanetlerini istediği zaman alır.

* Sabır; yüzü ekşitmeden acıyı yudum yudum içine sindirmektir. 

* Başkasından sana söz getiren, senden de ona götürür.

* Fitne; Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak demektir ve çok günahtır.

* İşlerinin doğru gitmesini istersen, kendi başına hareket etme! Akıllılarla istişare et!

* İnsanların en akıllısı; Allahü teâlâya itaat edip, insanların da itaat etmesine rehberlik eden kimsedir.

* İyi arkadaş, dünya ve ahiret için büyük saadettir.

* İnsanlar konuşmayı severler fakat, konuştukları ile amel etmeyi, öğrendikleriyle yaşamayı terk ederler.

* Nice küçük amel, niyet ile büyür, nice büyük amel ise, niyetle küçülür.

* Allahü teâlâyı tanıyan, Onun rızasına kavuşmak için çalışır.

* Bir çocuğu Cehennem ateşinden korumak, dünya ateşinden korumaktan mühimdir.

* Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız! Zekat vererek de, mallarınızı koruyunuz!

*Allahü teâlâya itaat eden, büyük zatların sözlerine dikkat eder. Çünkü onlara Allahü teâlâ tarafından gerçekler tecelli eder ve onu konuşurlar.

* Uygunsuz bir sözü terk etmek, nefse bir gün oruç tutmaktan daha ağır gelir.

* Fakirlik, haline şükredip kimseye şikayet etmeyerek ihtiyacını gizlemektir.

* İnsanı, Allahü teâlânın af ve mağfiretine kavuşturacak şeylerden biri de, açları ve yoksulları doyurmaktır.

* Hiçbir faydalı iş yapmayarak ömrünü boşa harcayandan daha hayırsız bir kimse yoktur.

* Hallerin en doğrusu, İslamiyet’e uymaktır.

* Başkalarının acılarından ve geçmiş felaketlerinden ders al. Böyle insanların nasihat ve tavsiyelerine kulak ver. Yapacağın işi, daha önce bunu denemiş, tecrübeli kimselere danış! Çünkü onlar, kendilerine pahalıya mal olmuş doğru görüş ve bilgileri sana bedava verirler. İllâ senin de başına gelmesini bekleme. Sana da çok pahalıya mal olur. 

* Dünyada iken, Allahü teâlânın dinine razı olduğu şekilde doğru hizmet edenler, Allahü teâlânın kullarının müşküllerini halledenler, mahşerde, tahtlar üzerinde, kürsülerde, gölgelerde oturacaklar. Allahü teâlâ onlarla konuşacak. Onlar için ne hesap var ne azap var. 

* En zor iş İslamiyet’e hizmet etmektir. Çünkü Allahü teâlâ en zor işi en güvendiğine, en çok sevdiğine vermiştir. Peygamberlere ve vârislerine vermiştir.

* Başarının sırrı, birlik-beraberlik, dürüstlük, iyi hedef seçmektir.

* Yanan bir evden birini kurtarmak çok büyük sevap olduğu halde Cehennem ateşinden kurtarmak yanında hiç kalır. Bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmalı. Hiç kimse yanmasın düşüncesinde olmalı.

* Müslümanlık dünya ve ahiret saadetidir. Allahü teâlânın en sevdiği şey imandan sonra kullarına hizmet etmektir.

* Allahü teâlâ bir kulunu severse, ona iki şey verir. Birincisi; sevdiği bir kulunu ona tanıştırır. Eshab-ı kirama Peygamber efendimizi tanıttığı gibi. İkincisi; ona hayırlı bir iş verir. En hayırlı iş Peygamber efendimizin yaptığı iştir.

* Allah’ın dinini, Allah’ın kullarının ayaklarına kadar götürmek ne büyük zevktir. 

* Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye sarf etmektir.

* Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.

* Tasavvuftan maksat, kendini zorlamadan her an Allahü teâlâyı hatırlamaktır.

* İnsanın kıymeti; idrakinin, ehli sünnet büyüklerinin hakikatlerini anladığı kadardır.

* İnsana lazım olan önce Ehli sünnete uygun inanmak, sonra Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.

* Bütün kerametleri bize verseler, fakat itikadımız düzgün değilse, hâlimiz haraptır. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler itikadımız düzgün ise, hiç üzülmemeliyiz. Doğru itikat, düzgün itikat, ehli sünnet itikadıdır.

* Allahü teâlâ insanları Cennetine davet ediyor. Davetçi olarak da Peygamber efendimizi gönderdi. Davetiye olarak da İslamiyet’i gönderdi. Fakat insanların çoğu bu davete icabet etmedi. 

* Para, şan şöhret insanı rahatlatmaz. İslamiyet ile kontrol altına alınmazsa, insanı dünyada ve ahirette perişan eder. 

* Beynin sağlam olması lazım. Diğer uzuvlardaki ufak tefek rahatsızlıklar bir şekilde halledilir. Ama beyin rahatsız olursa, bütün vücut felç olur. Lider, beyin gibidir. Ehli sünnet itikadı beyin gibidir, doğru kılınan beş vakit namaz beyin gibidir. 

* Vücut, 3 temel unsurdan oluşur: 
Beden, Ruh ve Nefs 
Bedenin gıdası, topraktan yaratıldığı için topraktır. İhtiyacı, su, sebze, meyve, et ve hasılı bunların ihtiva ettiği madenler vs. İhtiyacı bunlarla giderilir, verilmezlerse zayıf düşer, hiçbirini almazsa kısa zamanda ölür. 

Ruh âlem-i emirden gelmedir, çok mübarek, mukaddes bir nurdur. Ruhun gıdası, ibadettir, itaattir, zikirdir, tevbedir, duadır. Onları tedavi için peygamberler ve kitaplar gönderilmiştir. Ruh hastalığı budur, akıl hastalığı ruh hastalığı değildir. İnkâra saparsa ruh mecazen ölür. Ruhun ölmesi o kimsenin kâfir olması demektir. Her şeyin cezası sınırlıdır ama küfrün cezası Cehennemde sonsuz kalmaktır. İmanın mükafatı da Cennette sonsuz kalmaktır. 

Nefsin gıdası haramdır, vazifesi, haram işlemek, nefse o gıdayı vermemeli, ama göz ardı da etmemeli. Sus payı, helal olanlardan verilmeli.

* Herkesin belli bir sınırı vardır. Herkesin hakkına riayet etmek gerekir. Müslüman kimsenin hakkını yemez, hakkını da yedirmez. 

* Sabrın başlangıcı çok acıdır, sonu baldan tatlıdır. Allahü teâlâdan razı olandan, Allahü teâlâ da razıdır, kazaya rıza evliyanın şanındandır. Sevgiliden (Allahü teâlâdan) gelen bela bahşiştir, bahşişini kabul etmemek büyük hatadır. 

* Tefviz, her şeyin Allahü teâlânın takdiriyle olduğuna inanmak, işlerini Allahü teâlâya havale etmek, Onu kendine vekil yapmak, Ona tevekkül edip, güvenmek, Ondan gelenlere sabretmek demektir. Bu zor da olsa çok kıymetlidir. 

* Kul Allahü teâlâyı arzu ederse, Allahü teâlâ her türlü maniyi kaldırır ve Mevla’yı bulur.

* İki türlü ilim vardır, akli ilimler ve nakli ilimler. Bu iki ilim ayrılmaz, ayrılırsa bu iki ilime sahip olanlar birbirine düşman olur.

* En kıymetli ilim haddini bilmektir. Bütün kavgalar dünyayı paylaşmaya çalışmaktan ve haddini bilmemekten meydana gelmektedir. İnsan cömert olursa herkes onu sever ve onunla kimse kavga etmez. Hasis insanlar etrafına bir şey vermeyip, dünyayı hep kendilerine almaya uğraştıklarından huzursuzdurlar, sevimsizdirler ve insanlar onlarla devamlı mücadele ederler.

* Şah-ı Nakşibend hazretlerine sormuşlar, (Efendim bu yolun esası nedir, başı nedir?) Buyurmuşlar ki, (Edeptir.) Ortası nedir demişler, (Yine edeptir) buyurmuş. (Peki ya sonu nedir?) demişler, (Yine edeptir) buyurmuş. Neden? Çünkü hiçbir edebe riayet etmeyen Allah’ın dostu olamaz. İlla edep, illa edep. Edep haddini bilmektir. En yüce ilim haddini bilmektir. 

* İmam-ı a’zam hazretlerini akıl ile anlamaya çalışmak akılsızlıktır. 

* Büyükler hastalık, dert ve sıkıntılardan hiç şikayetçi olmadı. Bunları kim gönderdi? Allahü teâlâ. Hiç Sevgiliden gelenden şikayet edilir mi? Hiç Allahü teâlâ kullara şikayet edilir mi? 

* Bir yere çıkmak zordur, ama o yeri korumak daha zordur.

* Kalbine vesvese gelen, ileride büyük makamlara layık kişidir.

* Evlad-ı Resul başınızdan aşağı tuvalet pisliğini boşaltsa, onun huzurundayken gücendirmemek için temizlemeye kalkmayın.

* Dünya hayatı Cennete benzemez ancak, Allahü teâlâ adeta bazı kullarına Cennetten bahçe misali bahçe nasip eder, alameti; zikreden dil, şükreden kalb, kâfi ölçüde geçim, rahat edebileceği ev, bir de anlaşabileceği bir eş. 

* Ahmaklık kârını zararını bilmemek, sağını solunu görmemek, iyiyi kötüyü ayıramamak demektir. Cehenneme giren ahmaklık sebebiyle girer, yüz binlerce ip sarkıtılıyor, uçuruma yuvarlanmamak için.

* İbadetleri lezzet alıyoruz diye yapmayın, Allahü teâlânın emri olduğu için yapın. * Nefs, herkesten üstün olmak ister, anneden de, babadan da, hocadan da. Nefsin bir zaafı var, kendi evladını kendinden üstün ve daha iyi görmek ister. 

* Elbette emr-i maruf nehy-i münker çok sevaptır, ancak üç şarta haiz olmalı: 1- Bilmek (İlim sahibi olmak) 2- O şeyi bizzat nefsinde yapmak 3- Emr-i Maruf veya nehy-i münkeri rıfk ile yapmak 
* Allahü teâlânın sevdiklerinin 4 özelliği var;
Helal kazanırlar ve yedikleri, giydikleri her şey helaldir.
Tevazu sahibidirler, asla kibirli değildirler. 
İyi huyludurlar. 
Herkesle iyi geçinirler, güler yüzlüdürler.

* Nefsin gıdası haram işlemektir, nefse bu gıdayı vermeyip, dinimizin müsaade ettiği şeyleri vererek, meşgul etmeli, hatta kandırmaya çalışmalı. Nefs, kedinin fareyi deliğinden beklediği gibi bekler, gaflete gelmez.

* Ailede geçimsizliğin kaynağı, kadın ve erkeğin hukukuna riayetsizliktir.

* Tatlı dil Müslümanın şiarıdır, adalet kul hakkının temelidir, adalet olmazsa huzur olmaz.
* Gerçek şükür, her konuda, her hususta, Peygamber efendimizin ahlakıyla şereflenmekle olur.

* İmam-ı a’zam hazretlerinin bir talebesine yaptığı vasiyetlerden bazıları şöyledir:

Konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiçbir işinde acele etme, teenni ile hareket et. Acele şeytandır. 
[Hadis-i şerifte, (Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder)buyuruldu. Teenni, acele etmemektir.]

Susmayı âdet edin. 
[Hadis-i şerifte, (Susmak, hikmettir; fakat susan azdır) buyuruldu.]

Her ayda birkaç gün oruç tut. 
[Hadis-i şerifte, (Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur) buyuruldu.]

Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan. 
[Hadis-i şerifte, (Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir) buyuruldu.]

Dünya nimetine ve sağlığına güvenme. 
[Hadis-i şerifte, (İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölümden önce hayatın kıymetini bil) buyuruldu.]

Bu nimetlerin hepsinden sorguya çekileceksin. 
[Hadis-i şerifte, (Kıyamette, herkes ömrünü nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp, nereye harcadığından ve ilmi ile amel edip, etmediğinden sorulacaktır) buyuruldu.]

Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru. 
[Hadis-i şerifte, (Bid'atler yayılınca, ilmi olan bunu herkese bildirsin, bildirmezse, Kur'an-ı kerimi gizlemiş sayılır) buyuruldu.]

Sakın ölümü hatırından çıkarma. 
[Hadis-i şerifte, (Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır) buyuruldu.

Kur’an-ı kerim okumaya devam et. 
[Hadis-i şerifte, (Kur'an okunan evin hayrı artar, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur'an okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler çıkar, şeytanlar girer) buyuruldu.]

Bid’at ehlinden uzak dur. 
[Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin cenazelerine gitme, onlarla birlikte namaz kılma. Ben onlardan değilim) buyuruldu.] 

Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, mümkünse onları İslam’a davet et, değilse, onlarla dost olma. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel. Kabirleri ziyaret et.

Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkâr olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme. 

Yolda giderken sağına soluna bakma, önüne bak. Bahşiş verilen yerlerde herkesten daha çok ver. 

Bir cemaat içinde iken, onlar teklif etmeden imam olma. Kadınların, kızların, gençlerin toplandıkları yerlere gitme. Fısk, çalgı, müzik ve diğer haram bulunan eğlence yerlerine girme. 

Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et.
Eden kendine eder
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Eden kendine eder. İyilik de etsen kendine, kötülük de etsen kendine. İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir. Siz iyilik etmeyi tercih edin. 

* Müslüman su gibi olur. Ama sel gibi değil. İçme suyu gibi. Dinimizin en yüce tarafı kanı su ile yıkamaktır, kanla değil... Elbette ki o kanlı olacaktır, sen de kanlı olursan o temizlik olmaz, sen su olacaksın, o ne şekilde davranırsa davransın, sen Müslümanca davranacaksın.

* Her şey para ile satın alınır, ama iman asla. 

* Bir çocuğu sevindirenin, Allahü teâlâ şirk hariç bütün günahlarını affeder.

* Etrafına adam toplamaya çalışan şeytanı da toplar.

* Hayatta verdiğinden dolayı kimse pişman olmamıştır, en fazla yanılmıştır. Ama alanlar pişman olmuştur.

* Bir şeyi güzel yapmak, çok yapmakla olur. 

* Evliyanın menkıbelerini dinlemek, muhabbeti artırır, Eshab-ı kiramın menkıbeleri imanı kuvvetlendirir, günahları mahveder.

* Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.

* Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır.

* Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam’ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız.

* Başarılı olmanın üç şartı vardır: 1) Akıllı olmak. Akıllı olmak demek, ahireti tercih etmek demektir. Dünyayı tercih etmek zekiliktir. 2) Siyasi olmak. a) Karşısındaki insanın yapısına, kültürüne hitap etmek, onun gönlünü alacak şekilde hitap etmek. b) Dost meclisinde mert konuşmak, düşman varsa idare etmek. 3) Samimi olmak, ihlaslı olmak.

* Kalbe çeşitli düşünce gelir. Melek tarafından olursa, ilham, şeytandan olursavesvese, nefsten olursa heva, bizzat Allah’tan olursa, hak ve doğru düşüncedir. İlhamın alameti, dine uygun olması, hevanın alameti, onu elde etmede günah bulunması, hak ve doğrunun alameti, kalbe kuvvet, lezzet ve marifet gelmesidir. Haram yiyen bir kimse, bunları birbirinden ayıramaz. 

* Dünya çocukların oyuncağına, işleri de evcilik oyunlarına benzer. Bunlar sana Rabbini unutturmasın. Dünyayı bırak Rabbine dön. 

* Yiyip içmeyi azaltmak sıhhat ve rahatlıktır. Uykuyu azaltmakta huzur vardır.

* Geceler, Allah aşıklarının gündüzleridir. 

* Susmak açık bir hikmet ve güzel bir haslettir. Dilin susması kalbin susmasına, kalbin susması Rabbin marifetine sebep olur. İnsanın selameti dilini korumasındadır. Kalem de, iki dilden biridir.

* İnsanlarla sohbet baş ağrısıdır. Onlardan uzak durmalıdır. İnsanlarla değil, Allahü teâlâ ile ol, insanlarla olursan nefsin için olma. İnsanlarla olmayıp, Allah ile olursan, tam mümin olursun. İnsanlarla nefsin için olursan adalet üzere ol.

* Allah için tevazu göstereni Cenab-ı Hak yükseltir. Allah için tevazu göstermek kimseye bir şey kaybettirmez. Ama çok şey kazandırır. 

* Aklı olan herkes, dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak, ahirette de, azaptan kurtulup, sonsuz nimetlere kavuşmak ister. Dünyada rahata ve ahirette sonsuz iyiliklere kavuşmak için, salih Müslüman olmak lazımdır. Salih Müslüman olmak için, din bilgilerini ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmek lazımdır. Cahil olan kimse, salih değil, Müslüman bile olamaz, yani imanını koruyamaz. 

* Salih Müslüman olmak için:
1- Ehli sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmalıdır.

2- Dört mezhepten birinin fıkıh kitabını okuyarak, din bilgilerini doğru öğrenip, buna uygun ibadet yapmalı ve haramlardan sakınmalıdır.

3- Çalışıp para kazanmalıdır. Dine uygun kazanmalıdır. Fakir kimse, ahir zamanda, dinini, namusunu, hakkını bile koruyamaz. Bunları korumak ve İslamiyet’e hizmet edebilmek için, fennin bulduğu yeniliklerden, kolaylıklardan faydalanmak da lazımdır. 

İbadetlerin ve dünya işlerinin faydalı, mübarek olması, yalnız Allah için yapmakla, yalnız Allah için kazanmakla ve yalnız Allah için vermekle, kısacası, ihlas sahibi olmakla olur. İhlas, yalnız Allahü teâlâyı sevmek ve yalnız Allah için sevmektir. 

* Dini öğrenmeli ve bildiği ile amel etmelidir. Oyun, eğlence ile ömrü ziyan etmemelidir. Dine uymayan şeylere (Dünya) denir. Böyle şeylerin faydasız olduklarını, kabirde ve kıyamette işe yaramayacaklarını düşünmelidir. 

* Evinde rahat etmeyen dünya Cehennemindedir.

* Allahü teâlâ kerimdir, kerem sahibidir. Başlangıçta verdiği nimeti sonda almaz. Fakat, şükretmek lazımdır. Şükür nasıl olur? Mesela bedeni namaz kılmakta kullanmak lazımdır. 

* En büyük sermaye, Allahü teâlâya güvenip, insanlardan bir şey beklememektir.

* Biliniz ki; kalbin, dilin ve bedenin temiz olması, helal lokma yemeye bağlıdır.

* Allahü teâlâyı bulan, azabından kurtulur. Arzu eden, Mevla’yı bulur.

*Allah’ı seven, Kur'an okumayı sever. Kur'an-ı kerim okumak ruhun gıdasıdır. Allahü teâlâyı seven, Onun bildirdiği ile amel eder. Allah’ı seven, Habibine tâbi olur. Habibullahı [Resulullah efendimizi] sever. Onu seven de Ona çok salevat okur ve sünnetine uyar.

* İbadetlerin en üstünü Müslümanlara din ilmi öğretmektir. İlimlerin en üstünü de namaz ilmidir. Namazı vaktinde ve mümkünse cemaatle kıl!

* Düşman kazanmamalı, düşman dikendir. Akıllı insan dikenleri çoğaltır mı? 

* İnsan biraz sonra namaz kılacağım diye sevinmelidir.

* İki kişi ölümü hatırlamaz. Haram yiyenler ve namaz kılmayanlar.

* Mümin ne hoş insandır. Her işi hoştur: Musibet gelir, sabreder kazanır. Bir nimet ihsan edilir, şükreder kazanır.

* Söz yüce bir şeydir. Zamanında ve yerinde kullanılmalıdır. Söz söylemek, dilin gönülle, gönlünde hak ile olduğu zaman makbuldür. 

* Nefsin gıdası haramlardır. Ruhun gıdası dini ilimlerdir. 

* Aklı olan az zamanda çok iş yapar.

* Selamet isteyen dünyaya kıymet vermesin, keramet isteyen, sonsuz olanı yüce tutmalıdır.

* Allahü teâlâya isyan edildiği için dünya kötüleniyor. Yoksa taşı toprağı niye kötülensin ki.

* Ehli sünnet Müslüman seçilmiş insan demektir. Kimde bu nimet varsa, Allahü teâlâ onu en büyük nimetle şereflendirmiş demektir. Bunun kıymetini bilmeli. Kalbde iman çok önemli. İnsan bir kelimeyle hidayete eriyor, bir kelimeyle Allah korusun imandan çıkıyor. İmanı muhafazaya çalışmalı. İnsanın dünya denilen bu mayınlı tarlada mayınlara basmadan ilerlemesi lazım, bunun için bir rehbere, bir kılavuza ihtiyaç vardır. Rehber, onun mayına basmaması ve etkilenmemesi için uğraşır. Eğer iman giderse insan parçalanır. Bu tehlikeden kurtulmanın çaresini İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle bildiriyor: “Dünyada en mühim iş, yapılacak en hayırlı iş, Allah dostlarıyla beraber olmak.” 

* Vekil asıl gibidir. Vekili üzmek aslı üzmek gibidir. Vekile itiraz asla itirazdır. 

* Vermek çok önemli. Her zaman verici olun alıcı olmayın. Çünkü bu din vermek dinidir, vermekle büyüdü. Verince veriyorlar. Vermeden almak olmaz. 

* Sahip olduğunuz nimetlerin kıymetini bilin, şükredin. Şükrederseniz nimetler daha da artar. Şükretmezseniz elinizden alınır. Elinizden alınınca öyle kalmazsınız. O andan itibaren sizde azab-ı ilahi başlar.

* Nimetler kuş gibidir. Onları şükür ipiyle bağlayın, yoksa uçup giderler.

* Bir işin delisi olmadıkça, o işin velisi olunmaz. 

* Başarının sırrı sormaktır.

* Müslümanın bütün işleri dine uygun olmalı. Dine uyan, dünyayı ve haramları sevmez olur. Kalbinde haram işlemek arzusu kalmayınca, kalbine Allah sevgisi dolar. İçindeki su boşalan şişeye, hemen havanın dolması gibi olur. 

* Dünyada, kim kimi severse, ahirette onun yanında haşrolacak. 

* Ehli sünnet yolunda olanları, Allah’ın dinine hizmet edenleri sevmek hubbi fillahtır. Kâfirleri, bid’at ehlini sevmemek buğdi fillahtır. Bu, kalben sevmek ve sevmemektir. Dövüşmek ve münakaşa etmek değildir. Hem dostla, hem düşmanla, münakaşa dahi etmemeli. 

* Ehli sünnetten kimseye zarar gelmez. 

* Akıl kıymetlidir ancak tek başına senet değildir. Kendi aklına göre hareket etmemeli. Akıl tek başına doğru yolu bulamaz, bulabilseydi Peygamberler gönderilmezdi.

* Dünyada en mühim, en önemli şey, ehli sünnet itikadını öğrenmek, tatbik etmek ve yaymaktır. 

* Herkes ile iyi geçinin, hiç kimsenin kalbini kırmayın. 

* Şeref-ül mekan bil mekin. [Mekanların şerefi içindekilerle ölçülür]

* Haddini bil kanaat et, çok konuşma rahat et.

* Salih Müslüman şu dört şeye öncelik vermeli: 1-Ehli sünnet âlimlerinin kitaplarını okumalı. 2-Okuduklarını doğru anlamalı. 3-Yaşamalı. 4-Yaymalı.

* İlim dini beslemek yani Müslümanlara, insanlara iyilik etmek, faydalı olmak içindir, yoksa dünya nimetlerini yutmak için değil.

* Günah işlemekten sakınmayan âlim, elinde lamba tutan köre benzer. Başkalarına yol gösterir; fakat kendi görmez!..

* Yavuz Sultan Selim Han diyor ki: 
Düşmanın belini kıracak darbeyi yapmazsan, vuracağın her darbe onu kuvvetlendirir.

* “Allahümmağfirli velivâlideyye, veli üstaziyye, velil müminine vel müminat, vel müslimine vel müslimât, el ahyâ-i minhüm vel emvat. Birahmetike yâ erhamerrahimin.” 

Bu istiğfar, günahların affedilmesine, günahı olmayanların ise; ileride günah işlemekten korunmasına, günah işlemeyecek hâle gelmesine sebep olur. 

* Kul hakkından çok korkun, her Müslümana karşı derin muhabbet ve hürmet içinde olun. Hiçbir Müslümanı incitmeyin. Büyüklerinize karşı mutlaka hürmetkâr olur. Emriniz altında olan aileniz veya çocuklarınıza karşı şefkatli olun, onları dindar yetiştirmeye dikkat edin, çünkü ölüm ani gelir. Herkes pişman olacak. O pişmanlık günü gelmeden tevbe etmek akla gelmeyebilir. Bugün fırsat varken istiğfar edelim.

* En iyi insan kendini en kötü bilendir. En kötü insan, yanına yaklaşılmayandır. 

* Evliyanın sevilmesi; nefsini aradan çektiği, kendi menfaatini düşünmediği içindir. 

* En iyi iş, iyi insanlarla beraber olmak, en kötü iş kötü insanlarla beraber olmaktır. 

* Müminin bayramı, günahlarının affedildiği gündür, imanla öldüğü gündür. 

* Elini harama uzatan, ateşe elini uzatır. Ayağıyla harama giden, ateşe gider. Haramı yiyen ateşi yer. Harama bakan ateşe bakar, ateş ise onu yakar. Değer mi... biraz sabret! 

* Mümine gelen her şey hayırlıdır. 

* Başarının sırrı vermektir. 

* Meşgaleniz, asıl maksadı unutturmasın! Asıl maksat, zengin olmak, şan şöhret sahibi olmak değil, ahireti kazanmaktır. Her an son nefes endişesi ile yaşamalıyız. Korkusuz, endişesiz yaşamak tehlikelidir. Gerçi suyun aktığı yönden gideceği yer belli olur. Ancak, milyonda bir de olsa tersi olabilir. Bunun için korkmak lazım. 

* İnsanın gönlü ne isterse, ne tarafa meylederse, Allahü teâlâ onu verir. Onun için hep iyi şeyler isteyelim, ahiretimize yarar şeyler isteyelim. Abdullah-i Dehlevi hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine, benden bir şey iste ama tek şey deyince, o da, dinim için dünyalık istiyorum demiş. Bu çok önemli.

* İnsanlara yardım etmek, çok iyidir, çok sevaptır. İnsanlara esas iyilik de, onların ahiretine yönelik iyiliktir. Onları yanmaktan kurtarmaktır. Dünyada pişmanlık iyidir. Çünkü, telafisi mümkündür. Ahirette pişmanlığın çaresi yoktur, telafisi mümkün değildir.

* Birisi, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin yanında, komşusu bir şarapçıdan bahsederken ucba kapılarak, çok şükür biz onun gibi değiliz, der. Bunun üzerine, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, biz çok şarapçı gördük ki, sonunda tevbe edip, imanla gitti. Nice şeyhler gördük ki, sonunda sapıtıp imansız gitti, der. Bunun için, hadis-i şerifte, İbadet yap, arkasından tevbe et, buyurulmuştur.

* Bir nimet geldiği zaman hemen şükrü yapılmalıdır. Üzüntü sıkıntı geldiği zaman istiğfar etmeli, bela, musibet geldiği zaman La havle ... çekilmelidir. La havle 99 derde devadır. En hafifi sıkıntıdır. Sıkıntının ilacı istiğfar, belanın ilacı da La havle... dir.

* Her iyiliğin anahtarı, her kötülüğün ilacı, doğru kılınan beş vakit namazdır. 

* Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek. Bir şey muhakkak olacaksa, onu olmuş bilmeli, ona göre tedbir almalı.

* Gelen her iyilik Allahü teâlâdandır. Hem de sebepsiz olarak. Gelen kötülükler de nefstendir. Yaratmak bakımından her şey Allah’tandır. Nefs ister, Allahü teâlâ dilerse yaratır. Allahü teâlâ dilemezse, sivrisinek kanadını bile oynatamaz. Hayır da şer de Allah’tandır. 

* Şu dört şeyin azı da çoktur: Ateş, düşman, fakirlik, hastalık.

* Şu üç şey Müslümana şeref verir: Kendisine zulmedeni affetmek, bir şey vermeyene iyilikte bulunmak ve kendisini aramayanı, arayıp sormak.

* Ey insanlar, Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü mümine, İslam’dan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.

* Bilmiş ol ki, sabah namazını kılan kimse, Allah’ın himayesindedir. Allah’ın hakkını küçümseme, zira yüzüstü seni Cehenneme atar.

* Hak ağırdır. Ağır olduğu kadar da acıdır. Ve aynı zamanda faydalıdır. Bâtıl ise hafif ve aynı zamanda belalı ve zararlıdır.

* Allahü teâlânın dostlarının anıldığı yere rahmeti ilahi nâzil olur. Yani, oradakilere Allahü teâlâ merhamet eder, günahı olanları affeder. Günahı olmayanları da kendisine yaklaştırır. Allahü teâlâya yaklaşmak demek; Onun sevgisini kazanmak demektir.

* Müminin ölüm zamanında alnının terlemesi, gözleri yaşarıp, burun deliklerinin kabarması, Allahü teâlânın rahmetine nail olduğunun alametidir. Ölülere dua ve istiğfar etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdatlarına yetişmek lazımdır.

* İnsan nefsine ne söylese azdır. Onun kötülüğünü anlatmak mümkün değildir. Her isteği kendi aleyhinedir. Gıdası da haramlardır. Bu ahmak mahluka uyup da insanları incitmeyin. Kalb, Allahü tealâya çok yakındır onu kıramazsınız. Allahü teâlânın komşusudur. Onu rahatsız eden Allahü teâlâyı rahatsız eder. Her kalb, yaratılışta İslamiyet’e elverişlidir. Onu sonra düşmanlar bozmuş, hasta etmiştir. Dahili düşman nefs, harici düşman şeytan ve kötü insandır. Hasta kalbe doğruları kabul ettiremezsiniz. Tek ilacı; bu üç düşmandan korunmak lazımdır. Bunu insanın kendisi yapamaz. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi ehli sünnet âlimlerinin kitapları okunursa, o büyüklerin hatırına şifa gelir, hastalıklardan korunulur. 

* Ticaret hayatında rakiplerinizi, dünya hayatında düşmanlarınızı hafife almayın.

* Ölümden kaçmanın faydası olmaz, zira ondan kurtuluş yoktur. Nereye gidersek gidelim, gittiğimiz yerde ölmeyecek miyiz, elbette orada da öleceğiz. Kaçmayı bırakıp da, hazırlık yapalım. 

* Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
"Ümmetimin azabı dünyada verilir." 
Ahirete bir şey kalmaz. Günahlarımızın karşılığını bu dünyada elemle, kederle çekeriz. Ne büyük bir nimet. Ahiretteki azabın yanında, dünyadaki çekilen musibetler hesaba katılmaz.

* Dal rüzgarı affetmiştir ama, kırılmıştır bir kere.

* Söz kalbden çıkarsa kalbe kadar gider, dilden çıkarsa kulağı aşamaz. 

* Bildiğini bilenin, arkasından gidin. Bildiğini bilmeyeni, uyandırın. Bilmediğini bilene, öğretin. Bilmediğini bilmeyenden, kaçın. 

* Gül sunan bir elde daima biraz gül kokusu kalır. 

* Zaruret olmadıkça başkalarına iş havale edilmez.

* İnsanlar arasında ihtilaflar zuhur etmesinin sebebi, herkesin dünya menfaatini düşünüp, ona göre hareket etmesidir. 

* İtirazdan küfür kokusu gelir. Peki demek ruhun, itiraz etmek nefsin isteğidir.

* İslamiyet peki demektir. Nefs hayır demektir. 

* İtaat akıldandır. Her akıldan daha üstün akıl vardır.

* Şöhretin insana vereceği şey sıkıntıdır. 

* Bir baba evlatlarının iyi geçinmesine çok memnun olur. Allahü teâlâ da kullarının iyi geçinmesine sevinir. O halde herkes ile iyi geçinin.

* Sakın beddua etmeyin.

* İnsan demek aciz demektir. 

* Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın.
Ne kadar toplarsan topla, bir gün bırakacaksın.
Ne kadar yaşarsan yaşa, bir gün öleceksin.
Ne yaparsan yap, bir gün hesabını vereceksin.

* Dünya zevklerine düşkün olmak nefsi beslemektir. Halbuki nefse düşmanlıkla emrolunduk. Çünkü nefs Allahü teâlânın düşmanıdır. Bize; nefsinizi besleyin diye bir emir yok, kalbinizi kuvvetlendirin diye emir var. Nefse düşmanlık; riyazet ve mücahede ile olur. Riyazet; nefsin arzularını yapmamak, mücahede ise nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. 

* Her uzvun, kalbin ve nefsin lezzet aldığı şeyler başkadır. Nefs haram işlemekten zevk alır. Çünkü gıdası haramlardır.

* Bir şey için olan hırs ve gayret, ona olan sevginin neticesidir.

* Müminin kabrinde yüzünün kıbleden çevrilmiş görünmesi, dünya sevgisi üzerine ölmesindendir.

* Meşhur olmak sevdası ile yanıp tutuşana, doğruluk nasip olmaz. 

* Üç şey kalbi öldürür: Çok konuşmak, çok uyumak ve çok yemek. 

* Gözü harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten korumalıdır! 


İyi kimselerin son sözleri 

İbni Münkedir hazretleri ölüm döşeğinde ağlıyordu. Sebebini sordular. “Kasten büyük bir günah işlemedim. Önem vermediğim küçük bir günah, Allah’ın gazabına sebep olduysa diye korktuğum için ağlıyorum” dedi. 

Âmir bin Abdülkays da ölürken ağlıyordu. Soranlara, “Boşa geçirdiğim günlerim için ağlıyorum” dedi.

İbni Mübarek hazretlerinin ölürken yoksul hâlini gören azatlı kölesi İbni Abdullah ağlamaya başladı. “Sen ne kadar zengin idin, evinde bir şey kalmamış. Bu hallere mi düşecektin” diye sızlandı. İbni Mübarek hazretleri, “Ağlaman lüzumsuzdur. Ben zengin olarak yaşamak, fakir olarak ölmek için dua ederdim. Allahü teâlâ da duamı kabul buyurdu” dedi.

Salih bin Mismar’a “Ölüyorsun, çoluk çocuğu birine emanet etmeyecek misin?” dediler. O da “Onları âcizlere emanet edemem, Allah’tan utanırım” buyurdu.

Ebu Süleyman Darani, ölürken “Ne mutlu sana ki, affı ve rahmeti bol Allah’a gidiyorsun” dediler. O da, “Evet iğneden ipliğe her şeyin hesabını vermek üzere gidiyorum” dedi.

Sırri Sekati, ölüm döşeğinde kan-ter içinde iken, kendisini yelpaze ile serinletmeye çalışan Cüneyd-i Bağdadi’ye, “Ciğerleri yanan adama yelpazenin ne faydası olur?” buyurdu.

Hikem bin Abdülmelik, baygın yatarken, orada bulunan biri “Ya Rabbi, bu kimse pek iyi bir hayat yaşamadı, fakat cömert idi, ölümü ona kolaylaştır” diye dua ederken Hikem bin Abdülmelik gözlerini açıp dedi ki: Azrail aleyhisselam geldi, “Cömertlerin canını rıfk ile alırım” dedi.

Salih bir zatın hanımı, efendisinin ölmek üzere olduğunu görünce ağlamaya başladı. Hanımına “Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. O da, “Senin için” deyince, “Sen kendine ağla, ben 40 yıldır bugün için ağlıyorum” buyurdu. İbrahim Ziyad, “Ölü için sessiz ağlanabilir. Ama en iyisi, kendi akıbetini düşünüp ağlamaktır” buyurdu.

Büyük zatlardan biri, “Eskiden biz gittiğimiz cenazelerde herkes hüngür hüngür ağladığı için cenaze sahibinin kim olduğunu tanıyamaz, taziyede zorluk çekerdik” buyuruyor. Halbuki şimdi mezarlıkta bile gülenler oluyor. Bir gün kendisinin de öleceğini düşünmüyor. Bu gafletin sebebi işlenen günahlar yüzünden kalbin kararmış olmasıdır.

Bir sarhoş öldü. Hanımı cenazeyi yıkayıp defnedecek kimse bulamayınca, iki hamal tutup cenazeyi kabristana getirdi. Orada bir zahid, bir cenazenin namazını kılmaya hazırlanırken, onu görenler de gelip cenazenin namazını kıldılar. Fakat bir zahidin, bir sarhoşun namazını kılmasına hayret ettiler. Zahid dedi ki: “Bu gece rüyamda kabristana gitmemi, orada sahipsiz bir cenazenin namazını kılmamı söylediler. ‘O cenaze affedilmişlerden biri’ dediler.”

Sarhoşun hanımından kocasının iyi yönleri olup olmadığını sordular. O da şöyle anlattı: “Beyim, fasık idi, içki içerdi. Fakat namazını hiç terk etmedi. Sabah namazını hep cemaatle kılardı. Öksüzlere merhamet eder, onların nafakalarını temin ederdi. İçki içip ayıldığı zaman, “Ya Rabbi benim gibi fasıkı Cehennemin neresine atacaksın” diyerek ağlar, içkiyi bırakamadığına üzülürdü.” Zahid bunları dinledikten sonra, “Demek affedilmesine bu güzel huyları sebep oldu” buyurdu. 
Edep ve peki demek
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Ehl-i sünnet yolundaki Müslümanlar olarak, büyüklerimize karşı, birbirimize karşı, herkese karşı en önemli görevimiz, edepli olmaktır. Bu yolun büyüklerinin bize verdiği miras budur. İnsanın bu dünyada üstünlüğü, ilim ve edepledir. Üstünlük, malda, mülkte ve rütbede değildir. Şerefli olan, edepli ve dinini bilen insandır. Edep, haddini, sınırını, durumunu bilmektir.

Kalbde, Allah sevgisinden başka her ne varsa, o insana felaket olarak o yeter. Mesela parayı seviyorsa, para onun başına bela olur. Makamı seviyorsa, makam onun başını yer.

Hayatta insana en zor gelen şey, en zor kelime, peki demektir. Salih Müslüman, teslim olan yani peki diyen kimsedir. Eğer Ebu Cehil bir peki deseydi, Hazret-i Ömer gibi olacaktı. Hazret-i Ömer hayır deseydi, Ebu Cehil’den fena olacaktı. Aklımızı bir tarafa atıp, peki demeliyiz, çünkü akılla bir şey kurcalanırsa, o işin saflığı, temizliği gider. Mesela Peygamber efendimiz, (Ebu Bekir’in üstün olması, çok namaz kıldığı, çok oruç tuttuğu için değil, onun kalbinde olan bir şeyden dolayıdır) buyuruyor. Onun kalbindeki olan şey, Resulullah’a olan sevgisi ve ona olan tam teslimiyeti idi. Mirac olayında, (Sen doğru söylersin ya Resulallah, ben aklıma değil sana inanıyorum) dedi. Onun için, Peygamberlerden sonra, insanların en üstünü oldu. Kıyamete kadar bütün ümmetin yapmış olduğu ibadetlerin sevabları, yukarıya doğru misliyle gider, hazret-i Ebu Bekri Sıddık’ta toplanır. Sonra, bir misli Peygamber efendimize verilir.

Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyıp onları seven kimse, her haramı işlese de, her pisliğe bulaşsa da, küfre kaymaz, müşrik olmaz, küfür üzere ölmez. Küfürle onun arasında kale vardır. Küfürden ve şirkten emindir, kurtulmuştur. Allahü teâlâ da şirkten başka günahları affedeceğini bildiriyor.

Şiddetli sel, önüne çıkanı alır götürür. Ancak bir çınarın kovuğuna girmiş saman çöpünü götüremez. O saman çöpü, çınarın kovuğunda döner durur, sel ona bir şey yapamaz. Âhir zamanda da küfür, şiddetli sel gibi akar. Bu sele karşı durmak mümkün değildir. Önüne çıkanı alır götürür. Ancak, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir Ehl-i sünnet büyüğünün, böyle yüce bir çınarın kovuğuna sığınanı götüremez, bunlara bir şey yapamaz.

İzinli iş yapmak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Eski devirlerde, ihlâslı talebe, mürşid-i kâmil olan hocasının vereceği cevabın, dünya ve âhireti için çok hayırlı olacağını bilirdi. Onun için, arzu ettiği şeye kavuşmak için değil, o işin hayırlı olup olmadığını öğrenmek için, tam teslimiyetle sorardı. Mesela evlenirken, hocası kör, sağır veya dilsiz birini tavsiye etse, hakkımda hayırlı olan budur diyerek onu tereddütsüz kabul ederdi.

Öyle talebeler de olurdu ki, kendi arzusunu onaylatmak için sorarlar, hocaları da istemeden onlara izin verirlerdi. Onlar da kendilerini izinli sanarak o işi yaparlardı. Elbette böyle alınan izin, talebenin hayrına olmazdı.

İmam-ı Rabbani hazretlerine bir halifesi, (Efendim, beni Mankpur’a gönderin, orada bir tekke açayım, Ehl-i sünneti anlatayım, oraları aydınlatayım) diyerek kendi arzusunu onaylatmak ister. İmam-ı Rabbani hazretleri de, hevesini kırmamak için ona izin verir. 

O talebe, Mankpur’a gider, tekkeyi açar, her şey tamam. Ancak, altı ay sonra bir mektup yazar, (Efendim, burada çok büyük tekkeler var, bize hiç gelen giden yok, ben sinek avlıyorum. Kendi arzumla buraya geldim. Şimdi hatamı anladım, beni nereye isterseniz oraya gönderin) der. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Madem söz dinleyeceksiniz, aynı yerde kalın!) buyurur. Altı ay sonra gelen mektupta, (Buradaki tekkeler kapandı, şeyhleri bile gelip bize mürid oldular) der. İşte, taleple alınan izin ile, teslimiyetle alınan iznin farkı…

Mübarek bir zata yakınları, (Siz her gelene izin veriyorsunuz) diye sorduklarında,(Biletini almış, bavulunu hazırlamış, bekliyor, “Efendim ben Bağdat’a gidebilir miyim” diyor. Buna, git demekten başka ne denir? Buna izin vermek denmez elbette) buyurur.

Bir esnaf, rakipleri aynı yerde çoğalınca, başka mahalleye gitmek için hocasından izin ister. Hocası da, (Allah herkesin rızkını verir, başka yere gitme)diyerek izin vermez. Bu cevap, esnaf talebenin hoşuna gitmez. Bir hafta sonra tekrar, farklı bir şekilde aynı soruyu sorar. Hocası da kerhen, peki git der. O da, güya izinliyim diyerek sevinçle gider. Zengin olmak niyetiyle, borca girip milyonlar harcayarak dükkânın tezgâhını ve gerekli malzemeleri hazırlar, çok mal alır. Bir anarşi olayı olur. Dükkânı tarumar ederler, o esnaf canını zor kurtarır. Teslimiyetle izin almamasının cezasını çeker.
Ehl-i sünnet gemisi
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Ehl-i sünnet gemisinde olmak bir şereftir, bir nimettir, bir devlettir. Bu nimete sahip olan herkes, bu nimetin kıymetini bilmeli, birbirimizin kusurlarını görmeyip, birlik beraberlik içinde olmalıdır. İmkânlar ölçüsünde bu nimete bütün insanların kavuşması için gayret göstermeli. Bu nimet, ne şunun ne bunundur. Allahü teâlânın dinidir, Cennetten dünyaya inen bir sofradır. Yiyenlere afiyet olsun!

Geminin kaptanı, Ehl-i sünnet olan herkesi inşallah selamete çıkaracaktır. Ehl-i sünnet gemisinin kaptanı, İmam-ı a’zam hazretleridir. Kaptan bellidir; çünkü silsilede meçhuliyet haramdır, yasaktır. Sahih-ül-yed olmak esastır; yani hocalarının silsilesi Peygamber efendimize kadar belli olmalıdır. Mutlaka birinin diğerini fiilen, görerek, severek elini öpmesi ve duasını, icazetini alması şarttır. Dolayısıyla, rüyada, hayalde bu iş olmaz. 

Mübarek bir zata, bir gün birisi gelip der ki:
— Efendim, benim vaziyetim perişan. Ben kurtulamam, mahvoldum. Siz hayattayken, sizin sayenizde, Cenâb-ı Allah bizi korur; ama sizin vefatınızdan sonra benim sonum felaket olur.
— Bu büyükler, eğer ileride gemiden atacaklarsa, başta gemiye almazlar. Gemide olan korkmasın, en fazla yeri değişir.

Bir başkası yine bu mübarek zata geldiğinde der ki;
— Efendim, ahirette bizim halimiz ne olacak, sizin anlattıklarınızla bizim alakamız yok gibi, bunları yapmamız, kurtulmamız çok zor.
— Eğer gemi sahile çıkarsa, yalnız kaptanla değil, içinde kim varsa herkes beraber çıkar. 

Evliya bir zat, bir gün talebelerine Cenneti anlatırken, bir talebesi der ki:
— Efendim, dua buyurun da öleyim.
— Maşallah, rahatınıza çok düşkünsünüz, canınızı çok seviyorsunuz. İyiler ölürse insanlara nasihati kim yapar?

Başka bir talebesi de der ki:
— Efendim, hizmetlerimiz için bazı kaideler bildirseniz de, bunlara dikkat etsek uygun olmaz mı? 
— Evladım, birbirimizi sevmedikten sonra, her kaide boş olur. Beni sevmedikten sonra, birbirinizi sevmedikten sonra her şey boştur. Ben hocamdan naklediyorum. Kitaplarımızda, bize ait tek kelime yoktur. Bu böyle silsile yoluyla Peygamber efendimize kadar gider. Dinimiz, nakil dinidir. Sizin vazifeniz, bu yola layık kimselere emaneti vermektir. 


İtaat ve yolunda olmak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Allahü teâlâ, (Allah’a, Peygambere ve içinizden olan emîre itaat edin)buyuruyor. 
Emîr, İslam âlimleridir. Bizim en büyük servetimiz, en büyük saadetimiz, başıboş olmamaktır. Çok şanslı insanlarız ki, Allahü teâlâ bizi sahipsiz yaratmadı. Sahipliyiz ve inşallah, o büyüklerle hep beraber olacağız. 

Bir gün mübarek bir zat, talebelerine buyurur ki: 
— Allahü teâlâ bu hizmetlerden dolayı, Ehl-i sünnet itikadını yaymaktan dolayı, inşallah bizlere çok büyük nimetler verecek ve Cenneti nasip edecek. Allahü teâlâ bize bu imkânı nasip ederse, Cennetin kapısında Allahü teâlâya dua ederim. (Ya Rabbi, bu hizmetleri ben tek başıma yapmadım. Dünyadayken kardeşlerim vardı, talebelerim vardı, onlarla beraber yaptım. Onları da isterim, onlarla beraber Cennete gitmek isterim) diyerek mahşere döner, hepinizi alırım.

Bir talebesi sorar ki:
— Efendim mahşer yeri çok kalabalık, orada arkadaşlarımızın bir tanesi kaybolursa ne olur? 
— İnsanların işleri karışık olur; ama Allahü teâlânın işleri karışık olmaz, Onun her işi muntazamdır. Herkes sevdiğiyle beraber olur. Hiç merak etmeyin, hiçbir arkadaş kaybolmaz. 

— Efendim, sizi çok seviyoruz; ama bu sevginin sınırı nedir? Nerede başlar, nerede biter?
— Sevgi itaattir. İtaati ne kadar çoksa, sevgisi o kadar çoktur. Söz dinlemesi ne kadar çoksa, sevgisi o kadar çoktur. Ne kadar söz dinlemiyorsa, sevgisi o kadar azdır. Hatta bir gün de biter, Allah korusun! İtaat de hem peki demektir, hem de yolunda olmaktır. Mesela filan zat, Peygamber efendimizi çok sevdiğini ve çok itaat ettiğini söylüyor; ama yolunda değil. Onun yolunda olmadıktan sonra, bu Peygamber, ondan nasıl razı olsun! Onun için, yolunda olmak, ona benzemek, onun sevdiklerini sevmek, onun sevmediklerini sevmemek şarttır. Eğer hubb-i fillah, buğd-i fillah yani Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek yoksa makbul değildir; çünkü bu, dinin temelidir. Allahü teâlâ İsa aleyhisselama buyurdu ki:
(Eğer yerdeki ve gökteki bütün mahlûklarımın ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiçbir ibadetin makbul değildir.)
Ehli sünnet olma nimeti
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Her an, her yere, feyz gelmektedir. Gelen feyiz, Müslümanlara fayda verir, kâfirlere ise zehir olur. Küfürlerinin artmasına sebep olur. Nimetler aralıksız devam ediyor. Kabiliyetlerine göre alıp istifade edenler olduğu gibi, alıp daha beter duruma düşenler de oluyor. İşte birinden Hazret-i Musa ve onun gibi olanlar, diğerinden de Firavun ve onun gibiler yetişiyor. 

Peygamber efendimize normal bir insan gözüyle bakan Ebu Leheb ve Ebu Cehil gibilerin küfürleri arttı, daha kötü oldular. Hazret-i Ebu Bekir gibiler de, insanların en üstünleri olmakla şereflendiler.

Allahü teâlâ bütün kâinatı insanlar için yarattı. İnsanları da, kendine ibadet etmekle şereflensinler diye yarattı. Allahü teâlâya şükürler olsun ki, bizi insan olarak yarattı. Bunun için ne kadar hamd etsek azdır. İnsana eşref-i mahlûkatdenmiştir. Yaratılmışların en şereflisi demektir. Peki, neden yaratılmışların en şereflisi oluyor insan? Çünkü onda, diğer mahlûklarda bulunmayan on haslet vardır. Beşi madde, beşi mânâ ile alâkalı. Bu on hususiyetin bir özelliği de var. O da, hepsinin birbirleriyle zıt olmasıdır. Bu zıtlıkların toplandığı başka bir mahlûk yoktur. Allahü teâlâ öyle yaratmıştır.

İnsanların büyük çoğunluğunun inançları çok bozuktur. Hayvana, canlı ve cansız birçok şeylere tapınan o kadar insan var ki, Allah korusun! Elhamdülillah, bizi Müslümanların içinde yarattı. İslamiyet gelmeden önce, insanlar sapıtınca, başlarına toplu cezalar geliyordu. Yalnız bu ümmete mahsus olmak üzere, Peygamber efendimizin hürmetine, dünyada cezaları hemen verilmiyor. Bir gün tevbe edenler çıkar diye, son nefese kadar geciktiriliyor. Ne büyük saadet!

Müslümanların büyük bir çoğunluğu da bozuk itikatların, yanlış insanların tesirinde kalmıştır. Ne yazık ki bunlar, müctehid âlimlere, evliya zatlara, Allahü teâlânın (Hepsine Cenneti söz verdim. Onlar benden razıdır, ben de onlardan razıyım) buyurduğu Eshab-ı kirama dil uzatıyorlar. 

Cenab-ı Allah bizi, çok az bulunan Ehl-i sünnet vel-cemaat içinde yarattı ve İmam-ı Rabbani hazretleri gibi mürşid-i kâmilleri tanıtıp, sevdirmekle şereflendirdi. Bunlar kolay ele geçebilecek şeyler değildir. Ehl-i sünnet itikadında olmak ne büyük bir saadet! Böyle büyük zatları tanımak ve sevmek, ne büyük bir nimettir! Tesbih taneleri gibi, bir ipe bağlı olmak lazım. Bağ olmazsa, tesbih taneleri dağılır, zayi olur. Bir şeye yaramaz. Birlik beraberlik içinde, muhabbetle dolu olmak gerekir. Üzerimizde, bu mübarek zatların çok büyük himmetleri vardır. Sakın kendimizi bir şey sanmayalım. Cereyan gelmezse motor çalışmaz. Suyun üstünde giden yaprak gibi olmalı. Yaprak ancak, su gittiği için gider.


Niçin yaptın? 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanın ömrü, dünyanın ömrüne nazaran, gelip geçen rüzgâr kadardır. Ha var, ha yok! Bu hayatın içinde, çok acı çekilen günler oldu, hastalıklar, dertler oldu; ama bunlar da gelip geçti. Bu rüzgâr gibi geçen ömrün içerisinde, çok da güzel günler oldu; fakat ne yapalım ki, onlar da bir rüzgâr esintisi kadar kısa geçti. 

Zalimler, emirlerindeki insanları gariplere karşı kullandılar, zulmettiler; çünkü onlar güçlüydü. O da geçti; fakat mazlumdan geçmedi. Haksızlığa, iftiraya uğrayanlardan geçmedi. Onların boynunda, yazılı olarak asılı kaldı. Ahirete gittiği zaman Cenab-ı Hak bildiği halde soracak, (Kulum bu nedir, senin bu boynunda asılı olan?) O kul, (Ya Rabbi, dünyadayken ben gariptim, fakirdim, bana zulmettiler, eziyet ettiler. Şimdi ben hakkımı istiyorum) diyecek ve orada, mutlaka adalet yerini bulacaktır. 

Onun için, hiç kimse zannetmesin ki, ben yaptım, ettim, bana dokunan yok. Vallahi dokunacaklar! Dolayısıyla, ne mutlu, dünyadan ahirete, mazlum gidenlere! Bunlar, orada kârlı çıkacaklardır. Ben haklıyım diye, davamızı ahirete bırakmayalım. Orada haksız çıkabiliriz; çünkü Allahü teâlâ, bizim hak dediğimiz şeyin ölçüsünü, arzu ettiğimize göre vermeyecektir. Rabbimizin kendi ölçüsü var. O ölçüye girdiği zaman, kim haklı, kim haksız, kimse bilemez. Onu ancak Allah bilir. Onun için en iyisi, dünyadayken helalleşip gitmeli. Belli olmaz, bakarız haksız çıkarız. Dönüşü de yok! Orada para da geçmiyor. Bu yüzden, dünyadayken iyi geçinmeye, ara bulmaya ve durmadan kardeşlerimize iyilik etmeye uğraşmalı. Yani akıllı olmalı. Akıllı, ölümden sonrasına yatırım yapandır. Ahmak, ahireti unutup da, sadece dünyasını imar edendir. 

Ahirette tek sual budur: (Niçin yaptın?) Allah için yaptıksa, yani Allah’ın dinini, itibarını korumak için yaptıksa, bizden sonrakiler dinimize hizmet etsinler diye yaptıksa, tamam. Nitekim kabrin içindeki evliyanın, kocaman türbeye ne ihtiyacı var? O zaten Cennette. Onun ihtiyacı yok; ama bizim ihtiyacımız var. Saygı ve edeb gösterelim diye, âlimler buna fetva vermişler. İçindekine değil, gelene ders olsun diye; çünkü yerde yatmış bir vaziyette görürse, edebde kusur işler. Edebde kusur işlerse, ister dünyada olsun, ister ahirette olsun, o büyüklere karşı kusur işleyen, sıkıntı çeker. Hiç gecikmeden hem de... Mümin de, en iyi yerde yaşamalı, en iyi elbiseyi giymeli, en iyi vasıtayla gitmeli; çünkü bu zamanda itibar onun imanına değil, kılık kıyafetine, malına mevkiine veriliyor. İşte, (Niçin yaptın?)diye sorulunca, cevabı Allah için olmalı… 
Elden çıkmadıkça faydası dokunmaz
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Para tuhaf şeydir, insanın elinden çıkmadıkça, ona bir faydası dokunmaz. Dünyalık ele geçirdiğinde, kalbinde bir genişlik duyan kimse, tehlikededir. Bir kimse, altınla toprağı eşit görmedikçe iyi bir kul olamaz. 

Kıyamet günü, üç şekilde insanlar hesaba çağrılacak:
1- (Niçin namaz kılmadın, niçin içki içtin, neden oruç tutmadın?) gibi işlenen günahlar, isimleriyle beraber sıralanıp söylenirse, bu kimsenin hali çok kötüdür. En sonunda, bunu Cehenneme atın denilecektir. 

2- (Ey kulum, sana bu kadar rızık verdim, hiç utanmadın mı?) diyerek işlediği günahları isim söylenmeden bildirilirse, bunun hali birincilere göre iyidir. Sonunda, bunu Cennete koyun denilir. 

3- (Ey kulum, bana çok güzel ibadet ettin. Senden razı oldum. Sana istediğin her şeyi vereceğim) denirse, bu kimse yaşadı. İşte böyle olmak lazımdır. 

Ahirette Müslümana şefaat, ihsan, rahmet vardır. Allahü teâlâ sevdiği, Cennetine koyacağı kuluna ihsan eder. Şayet başkalarının o kimse üzerinde hakları varsa, (Hakkınızı mı istersiniz, yoksa Cenneti mi istersiniz?) denecek. Cenneti isteriz diyecekler ve hepsi Cennete gidecektir.

Bir mümin, yüz bin hac yapsa, yüz bin altın sadaka dağıtsa, yüz bin fakir yedirse, eğer namaz kılmamışsa hiçbir kıymeti olmaz. 

Büyük zatlar, yatsı namazını kılmadan önce yatmayı, kıldıktan sonra da konuşmayı sevmezlerdi.

Münafıklar, işi bozdukları zaman, fitne fesat çıkardıkları zaman, onları dinlemeyin, beraber olmayın ve onlara mani olun. Böylelikle hem onları kurtarmış olur, hem de kendinize ve hizmetlerinize zarar verilmesini önlemiş olursunuz. 

Emr-i marufta çok çile vardır, hakaret vardır. Allahü teâlânın dinini yayanlar, sabretmelidir. Eğer sabretmezlerse, Cenab-ı Hak etraflarını dağıtır; çünkü Allahü teâlâ, Peygamber efendimize hitaben; (Ey Habibim! Sen sabırlı olmasaydın, yumuşak olmasaydın, hak hukuk üzere olmasaydın, etrafında kimse kalmazdı) buyurmuştur.

Dinimizin kötülediği dünya, haram ve mekruhlardır. 

Büyük zatları çok sevenler, büyüklerin yolunda olanlar, (İnsan nasıl dünyayı sever? İnsan nasıl parayı sever? İnsan nasıl Allahü teâlâdan başka şeye gönül bağlar?) diye çok taaccüp ederler, akılları bu işe ermez. Bir de diğer insanlara sorun. Bunları söylemek, bunlara inanmak bile çok zor. Onlar, otuz sene riyazet ve mücahedeyle uğraşsalar, bu söylenilenlere kavuşamazlar; çünkü insanın gıdası dünyadır. Her şeyi dünyada görüyoruz. Bunun için dünyaya bağlanmak çok tabiidir. Dünyadan soğumak, çok zordur!.


Kalbin hasta olduğuna alamet

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Kalbin, Allahü teâlâdan ve Onun dostlarından başkasına meyletmesi, o kalbin hasta olduğuna işarettir.

Kendisinden ilim öğrendiği zatta ayıp ve kusur arayan, onun ilminden, feyiz ve bereketinden faydalanamaz.

Tasavvuf, güzel ahlaktır. Bu da üç kısımdır: 
1- Hakla beraber olmak, yani Allahü teâlânın emirlerine uymak ve bu hususta gösterişten uzak durmaktır.

2- Halkla beraber olmak. Bu da büyüklere karşı saygı ve edep, küçüklere karşı şefkat, emsallereyse, insaflı ve adil davranmakla olur.

3- Nefse sahip olmak. Buysa, nefsin boş isteklerine, heva ve hevese, şeytana uymamakla olur. Bu üç hususu nefsinde doğru bir şekilde tatbik eden güzel huylu olur.

Tasavvuf tamamen ciddiyettir. Şaka cinsinden olan herhangi bir şey, ona karıştırılmaz.

Çalışıp da tevekkül etmek, bir yere çekilip ibadet etmekten hayırlıdır. Tevekkül sahibi, her şeyden yüz çevirip Allahü teâlâya dönen kimsedir. 

Sebeplere yapışmalı; fakat bu durum, o sebeplerin ve her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlâya itimat ve tevekkül etmeye mani olmamalıdır.

Farzlardan birini eda etmeyen, sünneti yapmama tehlikesine düşebilir. Sünneti terk edenin de, bid’ate, hurafeye düşmesi muhakkaktır. 

Eğer bir kul, ömrü boyunca, bir an riya ve nifaksız kalırsa, o bir anın bereketini ömrünün sonuna kadar duyar.

Arif, gafletten uzak olup, hiçbir zaman kendini beğenmez, ucuba kapılıp kibirlenmez.

İnsanın nefsi, haksızlık yapmaya, haddi aşmaya âşıktır. Yani hep kendini bedbaht edecek şeyleri yapmak ister. Her istediği de kendi zararınadır.

Ölüme hazır olmalıdır, çünkü ölümden kurtulmanın çaresi yoktur. Ölmeden de sonsuz nimetlere kavuşmaya imkân yoktur.

Kul, Allahü teâlânın sevgisini, onun sevdiklerini sevmek ve onun sevmediklerine düşman olmakla kazanır. Onun sevmedikleri şeyler, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran her şeydir.

Bütün işlerin neticesinin sıhhatli ve faydalı olabilmesi için iki şart vardır: Sabır ve ihlâs.

İrade, nefsin arzularına muhalefet edip, onu Allahü teâlânın emirlerine yöneltmek ve kendisi için Allahü teâlânın takdir ettiğine razı olmaktır..


İnsanların en kötüsü

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

İnsanların en kötüsü, din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır.

Kalbinde Allah korkusu çok az olan, dünya sevgisi bulunan, haramlardan sakınmayan, âlim olduğunu söylerse şaşılır.

Kul, muhabbet makamına, Allahü teâlânın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmakla kavuşur.

Amellerin en üstünü; doğru amel işlemek, sünnet üzere hizmete devam etmektir.

Kalbin Allahü teâlâdan başkasına meyletmesi, Allahü teâlânın azabını çabuklaştırır.

Yaptığı amellerin, kendisini Cehennem azabından kurtarıp, Allahü teâlânın rızasına kavuşturacağını zanneden kimse, büyük hata etmiştir. Allahü teâlânın fadlı ve ihsanıyla kurtulabileceğini düşünen kimseyi, Allahü teâlâ rıza makamlarının en sonuna ulaştırır. 

Tevhidin esası üç şeydir:
1- Allahü teâlâyı Rab olarak tanımak,
2- Onu bir olarak ikrar etmek, 
3- Ona hiç bir şeyi ortak koşmamak.

İtikadı doğru olup da, Allahü teâlânın, rızka kefil olduğuna itimat eden ve emrettiği ibadetleri ihlâsla ve doğru olarak yapan, evliya olur.

Allahü teâlânın yardımıyla nefsinin arzularına uymayan kimse, havada uçandan ve su üzerinde yürüyenden daha üstündür.

Kim gündüzünü Allahü teâlâyı hatırlayarak yani dine uyarak geçirirse, bütün gün zikretmişlerden sayılır.

Çok ilimden ziyade, az da olsa, edebe muhtaç olduğunu bilmek pek kıymetlidir. Edep, insanın nefsini bilmesi, tanımasıdır. 

Âlimleri hafife alanların ahireti, âmirleri hafife alanların dünyası, dostlarını hafife alanların mürüvveti yıkılır.

Müstehabları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşek davranmak, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da marifete, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz.


Nefsini bilen Rabbini bilir

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* (Nefsini bilen Rabbini bilir) hadis-i şerifinin sırrına eren, nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir. Nefsinin ayıplarını, kusurlarını görmeyen kimse, doğru yoldan ayrılır.

İstikamet yani doğruluk üzere olmalıdır; çünkü en büyük keramet, istikamet üzere olmaktır.

Nice küçük amel, niyetle büyük amel olur, nice büyük amel de, niyetle küçülür. İlmin öncesi niyet, sonra anlamak, sonra yapmak, sonra muhafaza, sonra da yaymaktır. Kim ilmi ararsa öğrenir. İlmi öğrenen, günah işlemekten korkar. Günahtan korkan ondan kaçar. Ondan kaçansa kıyamette hesaptan kurtulur.

Din kardeşinin bir ihtiyacını görmek, bir sene nafile ibadet etmekten daha önemlidir.

İlimde cimrilik yapan kişiye, Allahü teâlâ üç beladan birini verir: 
1- Ölür, ilmi gider. 
2- Unutarak ilmi gider
3- Kendine ilmi unutturacak kimseyle dostluk kurar, öylece ilmi gider.

İnsandaki en üstün haslet, kâmil akıldır. Eğer o yoksa güzel edebdir. O da yoksa kendisiyle istişare edilecek şefkatli bir kardeştir. O da yoksa devamlı sükûttur. O da bulunmazsa, ölmektir.

Bir âlimin sakınması gereken en önemli husus, Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden uzak durması ve dünyaya gönül bağlamamasıdır. Dünya sevgisi ve günahların istila ettikleri kalbden nasıl hayır beklenir. 

Allahü teâlâya isyan ederken, Onu sevdiğini açıklar. Buysa, kıyasta acayiptir. Eğer sevgisi doğru olsaydı, Ona itaat ederdi; çünkü seven, sevdiğine itaat eder.

Güzel ahlakın, bir kelimeyle özü, kızmamaktır.

Ölümden sonrası için ölmeden önce hazırlık yapmalıdır.

Kişi için en güzel süs; sükût, doğruluk ve vakardır.

Allahü teâlâdan korkanlarla beraber olmalı. Bid'at sahipleriyle oturmaktan sakınmalıdır.

Çoluk çocuklu bir kimse, onların ihtiyacı için çalışsa, geceleri kalkıp üzeri açık olarak gördüğü evladının üzerini bir şeyle örtse veya benzeri bir yardımda bulunsa, gaza ve cihaddan daha üstündür.

Kişinin kendi beğendiği şeyi, başkası için de beğenmesi güzel olur. Kendine layık gördüğünü başkasına da, layık görmeli, kendine layık görmediğini, başkasına da layık görmemeli. Kendisine faydası olmayanın, başkasına faydası olmaz. 

Ölüleri, iyi veya kötü halde görmek, cenâb-ı Hakkın bazı kullarına ihsan ettiği bir keşif ve keramettir. Dirilere müjde vermek, onlara doğru yolu göstermek veya ölüler için hayırlı bir iş yapılmasına, borçlarının ödenmesine yaraması içindir. Ölüleri görmek, daha çok rüyada olmaktadır. Uyanıkken görenler de vardır. Evliya ve hal sahipleri için, bu bir keramettir. 
Emr-i maruf için üç ana şart
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

* Emr-i maruf yapmak, nehy-i anil-münker yapmak her mümine farz. Yani her mümin bir şey anlatmak zorunda. Veyahut da bir şey anlatılmasına sebep olmak zorunda. Ancak, herkes emr-i maruf ve nehy-i anil-münker yapamaz. Bunu yapması için üç ana şart lazım. Bu üç şart noksansa faydalı olamaz. 

Bu üç şarttan birincisi, ilim sahibi olacak. İlim de üçe ayrılacak. Hem fıkıh ilmi, hem tasavvuf ilmi, hem de fen ilimlerin de mahir olacak, bilecek. 

İkincisi, adil olacak. Yaptığı işlerinde, hizmetlerinde adalet ön planda olacak. Adalet nedir? Çobanla sultan aynı haklara sahiptir. Babası olsa, dedesi olsa, oğlu olsa, kızı olsa, fark gördüğü anda, farklı muamele yaptığı anda o adil değildir. 

Üçüncüsü, güzel ahlak sahibi olacak. Güzel ahlak nedir? Kalb kırmamaktır, bağırmamaktır, darılmamaktır, gücenmemektir. Ne kadar zor iştir, o halde emr-i maruf herkes yapamaz. Bunlardan biri noksan olursa hizmet de noksan olur. Ne yapmamız lazım, hepimize farz. O zaman bunları en iyi derleyen, toplayan, anlatan bir kitabı [mesela Tam İlmihâli] birine verirsin veya verilmesine sebep olursun. Böylelikle emr-i maruf farzından kurtarırsın. Yoksa fitneye sebep olursun. Fitne de çok tehlikelidir, adam öldürmekten büyük günahtır.

* Herkes bir arzu ve istek peşinde. Kavuştukları ise ancak ölümüne kadar. Öldükten sonra bunların hiçbiri mezara girmiyor. Bunlar ona dost olmuyor. Bunların hiçbirini ona vermiyorlar. Diyorlar ki bunlar sana ait değil. Peki, ne yapmalı? Kabrimize girecek olanı seçmeli. Bu nedir? O da, Allahü teâlâya ihlasla ibadet etmek. 

* Gök her yerde mavidir. Dünyanın neresine giderseniz gidin gök rengi hep aynıdır, mavidir. Büyükleri sevenler, yollarında olanlar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bu yolda olduktan sonra, hiçbir şekilde ayrı olamazlar. Hindistan’da, Dağıstan’da, Amerika’da, Avrupa’da her yerde olabilirler. Bu mesafe hiç mühim değil, eğer sevgisi ve muhabbeti varsa, o her zaman beraberdir. 

* Ahir zamanda en büyük tehlike sağı solu dinlemektir. İmam-ı Rabbani hazretleri gibi ehli sünnet âlimlerinin kıymetli kitaplarına kavuşanlar, hazineye kavuşmuş demektir. Bu hazine kıyamete kadar onlara yeter. Ama o hazine rafta, vitrinde beklemek için değildir. İlaç rafta istediği kadar beklesin, insan hastaysa ölür gider. O ilacı içmek lazım. 

* Muvaffakiyetin en büyük sebeplerinden birisi de moraldir, güvendir, enerjidir. Bir cemaatte, sevgi ve muhabbet hasıl olunca, hizmetler ön plana çıkar, dedikodular azalır veya yok olur, onun yerine dua gelir, dua ise çok hoştur. Tabi hizmetler arttıkça rahmet artar, rahmet arttıkça merhamet artar, merhamet arttıkça bereket artar. Bereket arttıkça herkesin rahatlığı ve huzuru artar. Allah için olmayan işte hayır ve sevgi olmaz, var zannedilenler sahtedir.

* Bu dünyada herkes tarafını belli edecek, başka çaresi, yolu yok. İki taraf var, ortası da yok. Ya iman tarafında, ya küfür tarafında. Ahirette de iki taraf yani iki yer var, ya Cennet, ya Cehennem. Ortası yani üçüncü yer yok. 


Utanmayan her şeyi yapar 
* Âdem aleyhisselamdan, bizim Peygamberimize kadar, kaç bin peygamber geldiyse bütün peygamberler ümmetlerine tebliğ edip, şu nasihatte bulunmuşlardır:
(Eğer utanmıyorsan sen her şeyi yaparsın.) 

Bu bir tehdittir. Onun için Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Hayâ imandandır.)

Utanmak bir nimettir. İnsan utanmazsa her şeyi yapar. Onun için utanma duygusu çok lazım. Utanmak için de utananlarla birlikte olmak lazım. Utanmayanlarla birlikte olursan sen de utanmaz olursun. Çünkü ahlak bulaşıcıdır. İyi ahlak da bulaşır, kötü ahlak da bulaşır. İyi ahlaklı olmak istiyorsan, iyi ahlaklılarla beraber ol, bozuk olmak istiyorsan bozuklar çok var. 

* Himmet, aynı noktaya bütün gayretin, bütün duanın, bütün düşüncenin, her şeyin aynı noktaya tekzip edilmesidir. Aynı noktada birleşmesidir. Buna himmet derler. Ve buyuruyor ki büyüklerimiz, eğer müminler bir noktaya, aynı noktaya teveccüh ederlerse, aynı noktaya kendi dikkatlerini, dualarını, her şeylerini birleştirirlerse, dağlar tepe takla olur. Yani hiçbir engel kalmaz. Her şey dümdüz olur. 

* Mümin, müminlerin arkasından dua eder, münafık müminlerin arkasından gıybet eder. O halde müminle münafık arasındaki fark budur. Hiçbir mümin hiçbir müminin arkasından, o duyduğu zaman üzüleceği bir şeyi söylemez. Yani söylememesi lazım... Yoksa kul hakkına girer. Kul hakkı mutlaka helalleşmeye bağlı... Para pul hakkı varsa, hadi vârislerine verirsin, değilse hayır hasenat yaparsın, bir şey söylersin. Ama eğer onu kıracak, onu üzecek, onu darıltacak, onun canını sıkacak bir laf ettiysen, o da onu duyduysa, yandın bil... Tâ ki onu bulup helalleşinceye kadar... Ya öldüyse, hadi bu sefer ne olacak? Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Allah’a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya sussun. Allah’a ve ahiret gününe iman eden, komşusuna iyi davransın. Allah’a ve ahiret gününe iman eden, misafirine bol ikramda bulunsun.) 

Dediler ki, ya Resulallah bir kadın var. Gece gündüz ibadet yapıyor. Ama komşular illallah diyorlar kendisinden. Peygamber efendimizin verdiği cevap:
(Onun gideceği yer Cehennemdir.)

Herkes, eline ve diline sahip çıkmalı. Sabah oldu mu bütün azalar, insanın diline, (Ne olur ne kendini yak, ne bizi yak. Yapma, yapma) diye yalvarırlarmış. Dilinle bizi yakma. Çünkü o yalan söylerse, iftira ederse, gıybet ederse, bütün vücut onun acısını çekecek sonra. (Ya hayır konuş, ya sus) buyuruldu. 

* Müminin alameti verdiği sözde durmasıdır. Mümin olduğumuz iki şeyden belli olur:
Birincisi, elinden emin olunur. 
İkincisi, dilinden emin olunur. 
Yani mümin asla ve kat’a, mümkün değil harama el uzatmaz. Haramı tutmaz, haramı içmez, haramı yemez, haram yazmaz ve haram konuşmaz. Elinden, dilinden emin olunur.

* Ömür boyu çevresinde ölenleri gören ve onların cenazesini taşıyan insan zanneder ki; hep böyle devam edecek. Düşünmek gerekir ki; cenazesini taşıdığınız adam da çok cenaze taşımıştı; fakat bugün kendisi cenaze oldu. Bir gün de gelecek biz cenaze olacağız, unutmayalım.


Kalbler ve bileşik kaplar
* U şeklinde bir tüpe su konursa, su gider gelir ve iki taraf da eşitlenir. İşte Müslümanlar da, bir araya geldikleri zaman birbirlerinin kalblerine nur akar. Aynı bileşik kaplar gibi. Onun için kötü insanlarla bir araya gelmemelidir. Onlara nur gitmez, onlardan zulmet gelir. Peygamber efendimiz İslamiyet’in ilk zamanlarında kabir ziyaretini yasaklamışlardı. Çünkü o zamanlar vefat edenler Müslüman değildi. Ama ne zamanki Müslümanlar da, vefat etmeye başladı, izin verdiler. Mesela din kitabını okurken de, yazanın kalbindeki nurlar bileşik kaplar usulü gidip gelmeye başlar. Bu yüzden, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerin kitaplarını okumalı. Bir kişi kitap okursa, kitap okumuş olur. İki kişi okursa sohbet olur ve yine nurlar gidip gelmeye başlar.

Bir velinin kalbindeki nurlar da böyledir. O zatı tanıyan ve seven çok feyz alır. Tanımayan, Afrika’nın ortasında birisi de feyz alır. Ama tanıyıp inkâr eden, kapısının önünde de dursa feyz alamaz. Feyz vermek o zatın elinde değildir. Kendiliğinden akar. Ama üç kişi bu feyzi alamaz:
1- Kâfirler,
2- İnkâr edenler,
3- Şüphelenip imtihan edenler. 
Şah-ı Nakşibend hazretleri (Hocasını imtihan eden melundur) buyurdu.

* Çocuklarımızın gönlüne evliya ve büyüklerin sevgisini yerleştirmeliyiz. Onlara devamlı büyüklerden mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinden, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinden bahsetmeliyiz. Onların sevgilerini mermere işler gibi kalblerine yerleştirmeliyiz. Böyle olursa, onların imanı, mermere kazınır gibi olur. Yoldan çıkmazlar, yollarını kaybetmezler.

* Ramazan-ı şerifin her günü müminler için bayramdır. Bu günlerin kıymetini bilip değerlendirenin bütün bir senesi bereketli geçer.

* Ehl-i sünnet âlimlerinin bir kitabını mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubatını birine vermek demek, onu kulağından tutup Cennete koymaya çalışmak demektir.

* İbadet edenin göğsünü kabartmasından, günah işleyenin günahı sebebiyle kalbinin kırık olması, pişmanlık içinde bulunması daha iyidir.

* İslamiyet’te bir kişinin eli kalkar, bir kişinin eli iner. O kişi de emirdir. 

* Bir beldeye gelince önce camiye gidilmesi sünnettir. 

* Ya büyükleri kalbde tutmalı veya onların kalbine girmeli. 

* Önünüze engel çıkarsa, bunu aşmaya uğraşmayın, yanından dolaşın.

* Sükût ikrardan gelir. 

* Evlada yapılan iyilik veya kötülük babaya yapılmış demektir.

* Hayırlı işlerde sıkıntı çok olur. 


Şifa ve zehir olan feyz
* Sahihü’l-yed demek, evliyalığı sağlam kaynaktan demektir. Bir evliyadan istifade edilebilmesi, feyz gelebilmesi için iki şart lazımdır. Birincisi, yol, sahih, sağlam olmalı, yani silsilesi Peygamber efendimize kadar sağlam ve belli olmalıdır. İkinci olarak da, o zata tam teslim olmaktır. Teslim olanın kalbi bozuk olmamalı, teslim olduğu zatta kusur, eksiklik görmemelidir. Peki kalb bozuk olursa, hocasında kusur, eksiklik görürse, ne olur? Yine feyz gelir, ama bu sefer ters tesir yapar, zehirler. Şekerin, şeker hastasına zarar vermesi gibi. Feyz de, kalbi bozuk olan kimsede zehir şekline döner. Nitekim, Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, Kur'an-ı kerim, imanı olanların imanını arttırır, kâfirlerin de küfrünü, buyurdu. Çünkü Kur'an-ı kerim nurdur. Şah-ı Nakşibend hazretleri: "Hocasını imtihan eden melundur" buyurdu. İnkâr eden kavuşmaz. Ona gelen feyz, daha çok sapıtmasına sebep olur. İlk önce arkadaşlarını tenkit etmeye başlar. Sonra hizmetleri beğenmemeye başlar. En sonunda da hocasını da inkâr eder. 

* Sevgi yukarıdan aşağı doğrudur. Babanız sizi sevmese siz onu sevemezsiniz. Binaenaleyh Allahü teâlâ bizi sevmese biz onu sevemezdik. Kur’an-ı kerimde de böyle buyuruluyor: Radıyallahü anhüm ve radu anh. Yani Allahü teâlâ onlardan razıdır, onlar da Allahü teâlâdan razıdır. Önce Allahü teâlânın razı olduğu zikrediliyor. 

* Bir gün, bir büyük zatın talebelerinden birisi hocasına; “Efendim, Büyüklere sual sorulduğu zaman, onların verdikleri cevap hep doğru çıkıyor. Ben bunun hikmetini anladım” der. Hocası, nasıl anladınız buyururlar. “Efendim büyüklere, İslam âlimlerine birisi bir sual sorduğu zaman neticesi hep doğru çıkıyor. Anladım ki büyükler o kişinin dünyasına değil ahiretine bakıyorlar. Ona göre cevap veriyorlar. Onun için de neticesi doğru çıkıyor” der. Hocası, üç defa “doğrudur” der ve “Maşaallah güzel anlamışsınız. Allahü teâlâ dünyaya sivrisineğin kanadı kadar kıymet vermemiş. Onun ahlakı ile ahlaklanmış olan büyükler hiç verir mi?” buyurur. Yine buyurur ki: “Peki âlim kime denir? Âlim çok kitap okuyana, çok bilene denmez. Âlim, hakkı bâtıldan ayırabilene denir. Hakkı bâtıldan ayırabilmelidir ki, insanların ahiretine göre cevap verebilsin. Hakiki âlim o kimsedir ki, başını bir aslanın ağzında farzeder; bir yanlış hareketiyle aslan başını koparabilir.”

* İnsan ceset ve ruhtan müteşekkildir. Cemiyetler de [şirketler, devletler de] böyledir. İman ve fen bilgileri [teknoloji] dengede ise, o cemiyet devam eder. Eğer iman ileride, teknoloji geride ise veya teknoloji ileride, ama iman geride ise, o cemiyet dağılmaya, yıkılmaya mahkumdur. 

* İmanı olmayana, iyi tabip, iyi fizikçi [iyi insan] denmez. Tabibliği iyidir, fizikçiliği iyidir denir. Allah’ın düşmanına iyi denmez. Ne keşfederse keşfetsin, imanı yoksa hiç kıymeti yoktur. 

* Fitne, bir müminin bir işinden, sözünden, hareketinden, başka müminlerin zarar görmesidir. Onun için, öyle yaşayın ki, öyle konuşun ki, sizin yüzünüzden birisi ehl-i sünnetten çıkmasın. Sizin yüzünüzden birisi hizmetlerden soğumasın. Sizin yüzünüzden birisi Cehenneme gitmesin. Eğer Cehenneme giderse sizi de götürür. Öyle bir hayat sürün ki kimse size düşman olmasın. 


İnsanı en son terk eden huy
* İnsanı en son terk eden kötü huy emretme, şef olma arzusudur. Bu arzu çıkar, sonra can çıkar. Eskiden adamın birisi helâya gitmiş. Helâda dizili olan ibriklerden birisini almış içeri girerken, helâ bekçisi demiş ki, o ibriği bırak öbürünü al. Öbürünü almış, çıktıktan sonra demiş ki, bu ibriğin ötekinden ne farkı vardı? (Eeee bırak da benim dediğim olsun) demiş. 

* İnsanlardan riyazet yapanlar iki türlüdür:
Birincisi, nefslerinin arzusu istikametinde riyazet yapanlar. Bunların hâli, bir tahtaya siyah cila sürmeye benzer. Siyah cilayı sürdükçe tahta parlar. Öyle ki, ayna gibi olur, kendisini görür. Aslında bu nefsin cilasıdır. Altı tahtadır.

İkincisi, Allahü teâlânın emirlerine uygun olarak riyazet yapanlar. Bunların durumu ise ayna gibidir. Aynanın arkası ne kadar kararırsa parlaklığı o kadar artar. İşte bu keramet, öteki ise istidracdır. 

* Bir gün, büyük bir zatın talebelerinden birisi, kendisine iyilik ettiği halde, ondan kötülük gördüğü başka bir talebe için hocasına; (Efendim ben kimse için kötü düşünemem. Elimden gelmez, gelse bile kötülüğün icap ettirdiği gibi davranamam. Ben falan arkadaşa elimle sütlaç yedirdim. Parası yoktu, para verdim, işlerini gördü. Ben buna ne yaptım da bana bu kötülüğü yaptı?) diye sordu. Hocası buyurdu ki: 
(Peygamber efendimiz kime ne yaptı? Evinden, yurdundan sürdüler, öldürmeye kastettiler. Dünyada en çok düşmanı olan kimdir biliyor musunuz? Allahü teâlâdır. Sonra Kur’an-ı kerimdir. Sonra Peygamber efendimizdir. Niye? Çünkü hakkı söylüyorlar. Onun düşmanlığı size değildi. Hocanıza yani bana idi. Ama açıklayamadı. Çok geçmez yakında açıklar.)

* Büyüklerden istifade etmek için onlara kendinizi acındırmak lazımdır. 

* Büyüklerin yolu kısa ve kavuşturucudur. 

* İnsanlar hürriyetlerinin genişlemesini istiyorlar. Hata ediyorlar. Hâlbuki akılları olsa, otoritenin sıkılaşmasını isterlerdi. Tasmalı köpekler el üstünde geziyor. Hâlbuki tasmasız köpekleri itlaf ediyorlar (öldürüyorlar.)

* Emirin haberi olmadan yapılan iş, girdi ve çıktı meşru değildir.

* İnandığını söyleyenin sözünde, rabbani tesiri vardır. Öğrendiğini söyleyenin sözünde ise, tesir yoktur. 

* Bir gün, bir büyük zatın talebesi, başka bir talebe arkadaşı için hocasından dua ister. Hocası buyurur ki: Ben ona dua etmem. Etsem de kabul olmaz. Çünkü annesi ondan razı değil.

* Yukarıda kalan mahrum kalır. Aşağıda kalan nimetlere kavuşur. Yani kibirlenen mahrum kalır, tevazu sahibi olan nimetlere kavuşur.


Şöhret iki türlüdür
* Şöhret afettir. Ancak, şöhret iki türlüdür. Birincisinde şöhret olmayı arzu eder, o afettir. İkincisinde o şöhret olmayı istemez, Allahü teâlâ onu meşhur eder ve onu korur. 

* İlim ancak cehaleti giderir, ahmaklığı değil. Ahmak kime denir? Ahmak, hata yapan değil, hatada ısrar edendir. 

* Eğer gemi sahile çıkarsa, yalnız kaptanını değil, içinde kim varsa, hepsini götürür. Hepsini sahile çıkarır. Onun için sağlam gemiye binmelidir.

* Bir gün gelecek İslamiyet’i değiştirip bozacaklar. Yeni bir din ortaya çıkaracaklar. Adına da İslamiyet diyecekler.

* Ehl-i dünyanın en iyi dostu sağlık, en büyük düşmanı hastalık, en iyi sevgisi çocuk, en büyük acısı açlıktır. Ehl-i ahiretin en iyi dostu Allahü teâlâ, en büyük düşmanı nefs, en iyi sevdiği mürşid, en büyük acısı ayrılık. 

* Mümin istişarede menfaati gözetmez. O soran Allah rızası için sorar, siz de Allah rızası için cevap verirseniz, zahirde yanlış bile olsa, Allahü teâlâ onu hayra tebdil eder, doğrultur.

* Akıl neye denir? Akıl, öldükten sonra, yani ahirette işe yarayanları yaptıran nesnedir. İşe yaramayacak olanlar akıl ile değil, zeka ile yapılır. 

* Kızmak iki türlüdür. Nefs için olursa makbul değildir. Ama karşıdakinin iyiliği için olursa buna gayret denir. Bu makbuldür, kıymetlidir ve tatlıdır. Çünkü Allah rızası için kızar, nefsinden dolayı değil. 

* Şeytan müminin kalbine giremez. Ancak pencereden vesvese verir. Mümin, kalbinden ruh âlemine pencere açılmış bir kimsedir. İnanmak ve istifade etmek için feyz penceresi açılır. Kâfirin ruh âlemine açılan penceresi kapalıdır.

* Ahirette faydası olan şeye muvaffakiyet denir. Bunun da tek engeli insanın kendi nefsidir. Kâfirler de muvaffak olabilir. Ama bu dünyevi muvaffakiyettir. Ahirette faydası olmaz. 

* Dünya bölücüdür, ahiret birleştiricidir. 

* İstikbâliniz için iki şeyden korkun: İsraf ve kibir. 

* Bir kimsenin bir ehlullahı sevdiğinin alameti üçtür: Tâbi olur, özler, metheder.

* Müminin artığı şifadır, kelamı şifadır, nazarı şifadır.

* Evliyanın gözünden düşmektense, yedi kat göklerden düşmek yeğdir.

* Fıkıh ile meşgul olanın ömrü uzun olur.
En bahtiyar insanlar
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Biz seçildik)buyurmuştur. Ehl-i sünnet âlimlerini, Silsile-i aliyye büyüklerini tanıyan, seven ve yollarında olan Müslümanlar, yeryüzünün en bahtiyar insanlarıdır, hepsi seçilmiştir.

Önce insan olmak, sonra imanlı olmak, sonra Ehl-i sünnet itikadında olmak, sonra bu büyükleri tanımak, sonra Allahü teâlânın dinine hizmet etmek, sonra bu seçilmiş insanların arasında bulunmak, hepsi ayrı ayrı şükrü gerektiren, hepsi ayrı ayrı bayram edilmesi gereken nimetlerdir. Böyle çok büyük nimetlere kavuşan kimse, bunların kıymetini bilmeli. Cenab-ı Hak takdir etmeseydi, imkân vermeseydi, seçmeseydi, kim bu nimetlere kavuşabilir, kim burada olabilirdi? Herkes helâk olurdu. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Verdiğim nimetlerime şükrederseniz, artırırım. Eğer verdiğim nimetin kıymetini bilmezseniz, bunun Allah’ın size bir lütfu, bir ihsanı ve bir nimeti olduğunu unutursanız, elinizden alırım, sonra da size çok acı azap yaparım.)

Bu nimetin elden çıkmasının en büyük sebebi, insanların, nankörlüğüdür. Allahü teâlânın bu lütfunu, ihsanını unutmasıdır. Allahü teâlâ tarafından verilen bu İslam nimetinin elden çıkma ihtimaline karşı, tedbir almamak, Allahü teâlâdan korkmamaktır.

Velhasıl herkes büyük bir imtihana tâbidir. Cenab-ı Hak, hepimizi muhafaza eylesin! Böyle bir gaflet yüzünden, içinde bulunulan nimet elden gider ve her şey biter.

Âmâ doğanın, âmâ olarak ölmesi çok zorsa da, sabrederse âhirette büyük nimetlere kavuşur. Fakat gözü açık bir insan, her rengi, her güzelliği, her nimeti gören bir insan, kendine verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmemişse; gözü kapandıktan sonra, çektiği acı ve ızdırabı hayâl bile etmek mümkün değildir.

İşte imanı olanla imanı olmayan arasındaki fark, âmâ ile gözü açık arasındaki fark gibidir. İmanı olmayan kördür. Kur’an-ı kerimde de, (Onların kalbleri var ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar, hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdır)buyuruluyor. Neden anlamazlar, neden görmezler, duymazlar? Çünkü kalbleri, gözleri ve kulakları mühürlüdür, yani kapı kapalı, kilitlidir. İman olursa, kalbe nur dolar, o nur hem kulağa, hem göze girer; göz görmeye, kulak da duymaya başlar.

Maddî ve manevî görme 
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Eğer beyindeki sinirler felç olmuşsa, göz, ışık, her şey olsa da, başımızdaki bu gözle göremeyiz. Çünkü görme olayı beyinde meydana geliyor. Bu maddî görmedir.

Manevî görme, yani hakkı bâtıldan ayırmak, büyükleri tanımak, onları ve kitaplarını görmek ise, kalbe gelen iman nurunun, diğer organlara yansımasıyla, gitmesiyle olur. Göz görmeye, kulak hak kelamı işitmeye, ayak hakka doğru gitmeye, el güzel şeyler yapmaya başlar. Nasıl ki beyin, organlarımıza zahiri hizmet yaptırıyorsa, iman nuru giren kalb de, aynı organlara manevî hizmet yaptırmaktadır. Manevi âlemin görülmesi, işitilmesi, o âlemle ilgili her şey, kalbdeki nura bağlıdır. O bakımdan tasavvuf büyükleri, hep kalbe kıymet vermişler, kalbi temizlemeye uğraşmışlardır. Çünkü kalbe gelen haramlar, organlara kalbden gider. Alınan o manevî kötü gıda sebebiyle göz, kulak, ayak, yanlış işler yapmaya başlar. Beynin temizlenmeye ihtiyacı yok, felç olmadıkça o zaten sağlam, ama kalbin temizliğe ihtiyacı vardır.

Kalbi temizlemek için ne yapmalı? Peygamber efendimiz, (İnsanın dini, arkadaşının dini gibidir) buyuruyor. Çünkü kalbden kalbe yol vardır. İki kişi bir araya gelince, mutlaka birinden diğerine bir şeyler akar. Eğer ikisi de, Müslümansa, iman nuru ve muhabbet akar. Biri kâfirse, küfrünün zulmeti akıp karşıdakini karartmaya çalışır, sonra yavaş yavaş küfre sürükler. Eğer gece gündüz haramlarla uğraşan bir kimseyle, yan yana olursak, onun kalbindeki pislikler bize akmaya başlar. Zamanla bizi de, kendisine benzetir.

Neticede, kurtulmanın çaresi, gözle, kulakla, burunla, ayakla ve diğer organlarla kalbimize giden nehirlerin temiz olmasına dikkat etmektir. Bunlar, kitap, gazete, televizyon, arkadaş, eş ve iş gibi şeyler, Cenab-ı Hakkı hatırlatıcı, Onun emir ve yasaklarını öğretici mahiyetteyse, bu kalb faziletle dolar ve faziletli insanların arasındaki insan da faziletli olur. Eğer bunlar kötüyse kalb bunlarla dolar, o kötülük ve pislik, onda da meydana gelir ve o da, habisin biri olur.

Hayırlı insandan daima hayırlı söz çıkar. Peygamber efendimiz, (Her kabın içinde ne varsa, dışına o dökülür) buyuruyor. Dolayısıyla Ehl-i sünnet itikadında olan, büyükleri seven ve tanıyan, Allah’tan korkan, herhâlde, her zaman iyi şeyler söyler. Böyle hayırlı, ihlâslı insanlarla arkadaş olmalı, kötülerden de uzak durmaya çalışmalıdır.
En büyük nimet
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Peygamber efendimiz âlemlere rahmettir. Bu rahmet, kıyamete kadar Onun vârisleriyle yani Ehl-i sünnet âlimleriyle, Silsile-i aliyye büyükleriyle devam etmektedir. Nasıl ki Eshab-ı kiram için en büyük nimet, en büyük saadet, Peygamber efendimize kavuşmaktır, Onun bu vârislerine, İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklere kavuşmak, yani onları tanımak, sevmek ve kitaplarını okumak da böyle en büyük nimet, en büyük saadettir. Bu nimete, bu saadete kavuşanlar, çok bahtiyar insanlardır. Kim bu nimete kavuşmuşsa, Allahü teâlânın bu nimetine, bu ihsanına çok şükretmesi gerekir. (Vücudumun her hücresi gelse de dile, şükrünün binde birini yapamaz bile) sözü, bu nimete kavuşanlar için söylenmiştir. 

Allah korusun, bu büyükleri incitmek, Peygamber efendimizi üzmeye, Allahü teâlâyı incitmeye kadar gider. Çok tehlikelidir. Tabiî, bu büyükleri direkt olarak hiç kimse üzemez, ama bu büyüklerin yolunda olup da, sözlerini dinlememek veya onların nasihatlerine kalben yahut şeklen muhalefette bulunmak, fiilî olarak kırmaktan daha tehlikelidir. Onlar, (Gıybet, dedikodu etmeyin, kalb kırmayın, birbirinizi üzmeyin) buyuruyorlar. Bu yüzden, birbirimizde hiç kusur, kabahat aramayalım. Daima iyi taraflarımızı görelim. Bir sıkıntı olmuşsa, o günü bitmiş kabul edelim. Dünkü olaylarla yarına çıkmayalım. Biz, bugünü güzel değerlendirmeye bakalım. Bize yapılan kötülükleri de, yaptığımız iyilikleri de unutalım. Allahü teâlâyı ve ölümü ise hiç unutmayalım. 

Din büyükleri, evlatlarına, talebelerine, (Endişe etmeyin. Ölsem de sizi yalnız bırakmam) buyurmuşlardır. İmam-ı Rabbani hazretleri vefat ederken, çocukları ağlayınca, onlara, niye ağlıyorsunuz diye sormuş. (Efendim sizden sonra bizim hâlimiz ne olacak? Bize kim sahip çıkacak) demişler. Bunun üzerine buyurmuş ki:
(Vefat ettikten sonra size daha çok faydalı olacağım, size söz veriyorum, çünkü dünyada ne de olsa, dünya hâlleri içindeyim. Beşerî münasebetlerim var, ama vefat ettikten sonra, bütün bu sıkıntılardan da kurtulacağım, size olan faydam, şimdikinden daha fazla olacak, bundan hiç endişe etmeyin! Peygamber efendimizin, tespit edebildiğim, bilebildiğim, bulabildiğim, bütün sünnetlerini ifa ettim. Bir tanesini yapamadım. Vasiyet ediyorum, benden sonra o sünnet yerine getirilsin! O da, benim kızım evlenecek, onun bir erkek oğlu dünyaya gelecek, kızımdan olan o torunumu benim kabrime getirin, omzumun hizasına oturtun, çünkü Peygamber efendimizin, mübarek kızı hazret-i Fâtıma’dan olan torunları hazret-i Hasan’la hazret-i Hüseyin’i omzuna aldığı gibi, kızımdan bir torunum olup da omzuma almadım. Bu hususta da Ona benzemek istiyorum.) 

Her Müslüman da, o büyükler gibi, imkân nispetinde, her sünnete uymaya çalışmalıdır.


Âb-ı hayata kavuşmak 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Âb-ı hayata kavuşan, ebediyen ölmez, ama âb-ı hayata kavuşmak kolay değildir. Arada yüksek dağlar, çok tehlikeler var, çok zordur, fakat Ehl-i sünnet itikadında olup da bu yolun büyüklerini sevenler, bu zorluklarla karşılaşmadan lütf-i ilâhi ile bu nimete kavuşmuşlardır. Âb-ı hayat, doğru imandır, sonsuz Cennettir. Ancak bu nimetin şükrü lazımdır, yoksa Allah korusun, elden gider. Şükrü, hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini Allah için sevmemektir. Allahü teâlâ İsa aleyhisselâma, (Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlûkların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz) diye vahyetmiştir. 

Birlik ve beraberliğe dikkat etmeli, çünkü bir hadis-i şerifte, (İnsanın kurdu şeytandır. Şeytan aynı inançta olanların arasına giremez. Farklı inançta olanların arasına girip onları parçalar, dağıtır) buyurulmuştur.

İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerimizin yolunda olan, gaflete düşüp günah işleyebilir, ama müşrik olmaz, bid'at ehli olmaz, çünkü bunlar Ehl-i sünnettir. Onları sevip, beraber olanlar da kurtulur. Bu büyüklerin gemisi, sağlam gemidir. Ocağı, iyi ocaktır. Bu geminin içinde olmalı. Bu ocaktan ayrılmamalı. 

Semerkand tarafında mübarek bir zat varmış. Talebelerinden birisi de tüccarmış. Bu talebe son zamanlarda sohbetlere az gelmeye başlamış ve bir müddet sonra da hiç gelmeyince, hocası diğer talebelerine, onun nerede olduğunu sormuş. Onlar da, (Ticareti arttı, gelmeye vakti yok) demişler.

Mevsim kış, dışarıda kar yağıyor. Hocası, kar kış dinlemeyip atına atladığı gibi, o kurtulsun diye onun bulunduğu şehre gitmiş. Kapıya gelince talebesi şaşırmış, hem sevinmiş, hem de biraz korkmuş. İçeri buyur etmiş. Hocası bir selam vermiş, başka tek kelime konuşmamış. Odada ocak var ve odunlar yanıyormuş. Yemek yendikten sonra yine konuşma yok, ama hocası ocaktan korlaşmış bir odunu maşayla alıp, ocağın yanındaki taşın üzerine bırakmış. Tüccar, hocam bunu niye yaptı diye merak etmiş. Bir müddet sonra o kıpkırmızı yanan odun soğuyup kapkara olmuş. Hocası, yine konuşmadan, kalkıp dışarı çıkmış. Atına bineceği sırada talebesi yetişmiş, (Hocam, şimdi dersimi aldım, bekleyin, ben de dergâha geliyorum. Artık kovsanız da oradan ayrılmam) demiş. 

Hocası demek istiyor ki: (Sohbetten ayrılırsanız, ayrı kalırsanız, soğumaya başlarsınız, sonra sönersiniz. Sonra siyahlaşırsınız, sonra muhalefet edersiniz, daha sonra da düşman olursunuz.)

Sohbet imkânı yoksa, o büyüklerin kitapları okunmakla da, sohbete kavuşulmuş olur.
En büyük nimet nedir?
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(Kıyamette Cehennemin en derin çukuruna, dini yanlış anlatan ve kendileri ibadet etmeyen din adamları gidecek) hadis-i şerifi, dinimizi menfaatlerine alet edenlerin akıbetinin ne olacağını bildirmektedir. Bunlara din hırsızı denir.

En büyük nimet, İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi bir Allah adamına veya böyle bir zatın kitaplarına kavuşmaktır. Çünkü onun gemisi Cennete götürür. Ancak, böyle büyük bir zattan istifade edebilmek için, ona zerre kadar imtihan, şüphe ve endişe etmeden kesin olarak inanmak ve tâbi olmak lazımdır. Aksi hâlde insan, o zatın talebesi sayılmaz. O zatı sevmiş ve yolunda gitmiş olamaz.

O büyüklere değil de, mezhepsiz, bozuk bir kimseye talebe olmak felakettir. Çünkü kişi o kimseye inanır, ne derse kabul eder, öyle itikad eder. Dinî veya dünyevî meselelerini ona sorar. O kimse, (Bu da olabilir, şu da olabilir, hiç mahzuru yok) diye çok sayıda bozuk ve uydurma hüküm verir. Bu kişi de her işinde ona uyar. Sonra da Cehenneme gider.

Büyük zatlar, Allah adamıdır; anlattıklarından ve yazdıklarından zerre kadar şüphe edilmez. Böyle inanmak çok büyük saadettir! Hocasından şüphe etmek kadar kötü bir şey yoktur. Hocası varken dinî bir meseleyi başkasına sormak, hocasına karşı güvensizlik olup ayrı bir yol tutmaktır, bölücülüktür. Bu ise, çok tehlikelidir, felakettir. Bir şeye kavuşan, her şeye kavuşur. Ama her şeye kavuşmak isteyen, yani hocasından başka kimselerden de medet uman, hiçbir şeye kavuşamaz. İnsan hangi şadırvana giderse gitsin, ancak bir musluktan su içebilir. Aynı anda iki musluktan su içemez. Şadırvan aynıdır, dolayısıyla bir tanesinden içmek bizim için kâfidir. Yeter ki, Allahü teâlâ, sevip güvendiğimiz, inandığımız o büyük zatın nazarından bizi düşürmesin.

Silsile-i aliyye büyüklerinden Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, (Bu büyük zatların gözünden düşmek, yedi kat gökten düşmekten kötüdür)buyuruyor. Yedi kat gökten düşen ölür, imanı varsa şehit olur. Ama hocasının kalbinden düşen, Cehenneme düşer. Çünkü hocasının kalbi, başka bir kalbe bağlı. O diğer kalb de, bir başka kalbe bağlıdır. Bu silsile yoluyla Resulullah'a, oradan da Allahü teâlâya gider. Bu iş, başka tehlikeye benzemez! Bunun için, din büyüklerine karşı bir edepsizlik yapmaktan çok sakınmalıdır.

Tâbi olmanın üstünlüğü 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Büyük bir zatı tanıyıp da, onun talebelerinin yani din kardeşlerinin aleyhinde konuşanın sözlerinde münafıklık kokar. Zira her devirde, fitne çıkaranlar, fitneye, arkadaşlarını tenkit ederek başlar, sonra fitne, o büyük zata ulaşır. Talebeleri sevilmedikçe büyükler sevilmez. Bir büyüğe olan bağlılığın artması için, o büyüğün eserlerini okumalı, onu sevenlerle, kitaplarını okuyanlarla beraber olmalı, onlara karşı edebi gözetmeli.

Dine hizmet edenler, bir vücut gibi çalışmalı. Bu vücutta göz, kulak, ayak, baş veya el olmak, bir nimettir. Ama, (Niye baş değilim de el oldum) diye itirazda bulunmak ahmaklıktır. Onu yaratan öyle yaratmıştır. Bu vazifeyi veren, öyle vazife vermiştir. Saatin çarkları ne kadar güzel çalışırsa, akrep ve yelkovan vakti o kadar doğru gösterir. Bunun gibi, herkes kendi işini güzel yaparsa, hizmetler saat gibi düzenli ve devamlı yürür.

İslam âlimlerinin, büyük zatların dış görünüşüne göre hüküm veren kaybeder. Akıl, bir mürşid-i kâmili tanıyana kadar işe yarar, ondan sonra o büyüğe teslim olmak lazımdır. Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri, (Hocamı tanıdım, aklımı bırakıp kurtuldum) buyurmuştur. Büyüklerin dış görünüşlerine ve yaptığı işlere kendi kıt aklıyla bakan zehirlenir. Büyükleri imtihan eden münafıktır. Tâbi olmak gibi hiçbir üstünlük yoktur ve olamaz.

Kanuni Sultan Süleyman’ın sütkardeşi olan Yahya Efendi, âlim ve evliya bir zattı. Onun Apostol ismindeki Hristiyan bir komşusu bir gün denizde fırtınaya tutulur. Kendisi Hristiyan olduğu hâlde, Yahya Efendi’nin hürmetine dua ederek kurtulur. Geri dönünce evinden şarap alarak Yahya Efendi’nin dergahına gelir. (Denizde boğulacaktım, siz kurtardınız. Kendim için özel, ve çok kıymetli olan bir hediye getirmeyi düşündüm. Yıllanmış bu şarabı size getirdim. Kabul buyurursanız çok minnettar kalırım) der. Yahya Efendi kabul edip talebelerine, (Herkes bardağını doldursun ve besmeleyle içsin!) der. Kimi, (Bizim hoca bozuldu) diye kaçar. Kimi, (İçsem mi, içmesem mi) diye tereddüt eder. Bazıları da, (Madem hocamız içmemizi istiyor, bir hikmeti vardır) diyerek besmeleyle içerler. İçenler hâlis, buz gibi nar suyu olduğunu görürler! Bu apaçık kerameti gören Hristiyan Apostol, Müslüman olmakla şereflenip, Ali ismini alır ve Yahya Efendi’nin talebeleri arasına katılır. Bu zat, Yahya Efendi ile aynı türbede yatmaktadır.
En hayırlı iş, İslamiyet’i yaymaktır
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Merhum hocamız, (Ömrümüzün sonunda namaz vakitleri bizi çok yormuşsa da, elhamdülillah, başka hiçbir kitapta olmadığı şekilde, teferruatıyla ilmihale yazmak nasip oldu) buyururlardı. O kadar uğraşılmasa, o kadar yıllar boyunca emek vermeseler, ne olacaktı? Bütün gün boşuna aç kalacaktık. İmsak vakti bilinmezse, imsak vaktinden sonra yiyip içilirse, boşuna aç kalınmış olur. Maalesef bunu bilmeyen çok insanın orucu heba oluyor. Onun için hem gazetenin, hem kitapların, hem takvimin çok yayılması lazım. Bunlarla, çok kıymetli hizmetler yapılıyor.

Silsile-i aliyye büyükleri, talebelerine evlatlarından daha fazla şefkat ve merhamet gösterirler. Çünkü o büyük zatların yaşama gayeleri, İslamiyet’in yayılması ve Ehl-i sünnet itikadının anlatılmasıdır. Bunu da talebeleri yapar. Bu yüzden onlara, hattâ aile efratlarına bir şey olmasın diye veya bir günah işlemesinler diye çok gayret gösterirler. Çünkü biz ne kadar bu hizmetlerin kıymetini bilir, ihlâsla çalışırsak, insanlar da, hizmetlere ne kadar lâyık olursa, Allahü teâlâ bu hizmetleri o kadar arttırır. Onun için önce kendimize bakacağız. Günahlarımız sebebiyle, yanlış sebeplere yapışmak suretiyle hizmetlere gelen zararın günahı bize aittir.

Takdir-i ilahi genellikle şöyledir: Rahmet-i ilahî gelir, birdenbire her şey yükselir ve büyür. Sonra gadab-ı ilahi iner ve her şey azalıp sonunda bitebilir. Eskiden her tarafı kum gibi evliya ve ulema dolu olan, her tarafında İslamiyet'in yaşandığı ülkeler vardı. Fakat o ülkelerin insanları, böyle bir nimetin kıymetini anlayamadılar. Bu nimete sarılmadılar. Cenab-ı Hak da ellerinden aldı. Taşkent, Buhara ve Semerkand böyledir. Biz de eğer içinde bulunduğumuz bu nimetin kıymetini iyi anlayamazsak, Allah korusun şükrünü eda edemezsek, nankörlük edersek, bir gün hepimiz, kendimizi sokakta buluruz.

Allahü teâlâ, bir kulunu severse, ona iki şey verir: 
1- Eshab-ı kirama Peygamber efendimizi tanıttığı gibi, ona İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi sevdiği bir kulunu tanıtır. 

2- Ona hayırlı bir iş nasip eder. Dünyadaki en hayırlı iş, peygamberlere verilmiştir. O da İslamiyet'i yaymaktır. Onun vârisleri de öyledir. Kim İslamiyet'i yayarsa, peygamberlik makamına ortak olur. Bu nimetle, bu hizmetle şereflenenler, çok seçilmiş, çok bahtiyar insanlardır.

Açlıkla imtihan kolay değildir 

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, orucun sevabını bildirmedi, onu âhirete sakladı. Orada bol bol mükâfat verecektir. Oruç tutmak kolay bir iş değil. Elhamdülillah, Cenab-ı Hak, oruç tutanlara rahatlığını, kolaylığını veriyor. Allahü teâlâ nefse her türlü azabı verdiği halde, (Ben kimim, sen kimsin?) diye sorduğunda, (Ben benim, sen de sensin) dedi. Nefs ancak, aç bırakıldığı zaman pes etti. (Sen merhametlilerin en merhametlisisin, ben ise âciz kulum) demek zorunda kaldı. Çünkü açlıkla imtihan kolay değil. İmam-ı Rabbânî hazretleri de buyuruyor ki:
(Ramazan-ı şerifte, iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi. İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısı ile herşeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.)

Dine hizmet ederken en korktuğumuz şey, iş icabı elimize geçen mevkilerin ve imkânların, yanlış yolda kullanılması, bizi biz olmaktan çıkarmasıdır. O mevkiler ön plana geçtiği anda, her şey bitmiştir. Bu yolda hizmet edenler için en büyük rütbe, bu büyüklerin talebesi olmak ve hakkı bâtıldan ayırmaktır.

Talebelik, rütbelerin en üstünüdür. Bu rütbeyi atlayarak, başka bir şeref aramak kadar tehlikeli, felaket bir şey olamaz. Böyle yapan, mutlaka felakete ve zillete düşer.

Hazret-i Ömer’e, Şam’a girişlerinde (Deveye niye binmiyorsun?) dediklerinde, şöyle buyurdu:
(Biz çok aşağılık bir kavimdik. Çocuklarımızı diri diri gömerdik. Her türlü günahı, küfrü işlerdik. Allahü teâlâ, bizi Muhammed aleyhisselamın ümmeti, eshabı yaptı. Her türlü iyiliğin zirvesine çıkardı. Kim bunun dışında başka bir yerde, izzet, şeref beklerse, Allah onu rezil eder. O kimse, zirveden aşağı yuvarlanır.) 

Sakın ola ki, mevki ve rütbe düşüncesi, hiçbir Müslümanı sarmasın! Müslüman olarak büyük nimete, Rabbimize, hak yola kavuştuk. Allahü teâlâ haramların helâllerle, bid’atlerin sünnetlerle, hattâ küfrün imanla karıştığı bu âhir zamanda, bize sevdiği bir kulunu tanıttı. Onun vasıtasıyla da, Eshab-ı kiramı ve diğer sevgili kullarını tanıttı. Peygamber efendimizi ve kendisini, razı olduğu doğru şekilde bize tanıttı. Başkalarının kafasındaki tanrı gibi tanıtmadı. Allahü teâlânın razı olduğu şekilde Onu tanımak, ancak bu büyükleri tanımakla olur. İşitmekle veya kendine göre söylemekle olmaz.