Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Şiirlerle Menkibeler

Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Seni Kim Kurtarır
Peygamber Efendimiz yine günün birinde,
Yalnızca yatıyordu bir ağacın dibinde.
 
O ara müşriklerden Da'sur adında biri,
Baktı, tenha yerdedir Allah'ın Peygamberi.
 
Bu müşrik, çok kuvvetli bir pehlivandı yine.
Geldi ses çıkarmadan o ağacın dibine.
 
Sonra da kılıcını, çekip hemen belinden,
Dedi ki: (Kim kurtarır seni benim elimden?)
 
Peygamber Efendimiz, soğukkanlı bir tavır,
Alarak, buyurdu ki: (Beni,Rabbim kurtarır.)
 
O esnada Cebrail görünüp birdenbire,
O müşrikin göğsüne vurarak yıktı yere.
 
Elindeki kılıç da, yere düştü fırlayıp.
Peygamber Efendimiz, kılıcı yerden alıp,
 
Müşrikin boğazına dayadı sonra birden.
Buyurdu: (Kim kurtarır seni benim elimden?)
 
O, yalvaran gözlerle bakıp Resulullaha,
Dedi ki: (Senden başka bir kimse yoktur daha.)
 
Peygamber Efendimiz, merhamet etti yine.
Buyurdu ki: (Serbestsin, haydi kalk, git evine!)
 
Müşrik, bu merhameti görüp çok duygulandı.
Peygamber olduğuna pek yakinen inandı.
 
Kelime-i şehadet getirip sonra hemen,
İmanla şereflenip, oldu sahabilerden.
 
Ve yine iki müşrik, Amir ve Erbed diye,
Vardı ki, bunlar birgün geldiler Medine'ye.
 
Gayeleri, Resulü öldürmekti ki hemen,
Plan hazırladılar bunun için evvelden.
 
Amir, Resulullah'ın önüne gelecekti.
Ve iman ettiğini Ona söyleyecekti.
 
O esnada Erbed de, arkadan gelip hemen,
Yaklaşıp, kılıcını vuracaktı aniden.
 
Nihayet Amir geldi, önden tevazu ile.
Müslüman olduğunu arz eyledi Resule.
 
Erbed de, arkasından yaklaştı o Server'in.
Bir türlü kılıcını vuramıyordu lakin.
 
Amir, ona gözüyle işaret ediyordu.
(Haydi, ne duruyorsun, vur!) demek istiyordu.
 
Resulullah anlayıp, buyurdu ki o zaman:
(Korudu Rabbim beni, sizin zararınızdan.)
 
Oradan ayrılıp da geri geldiklerinde,
Amir, arkadaşına sordu merak içinde.
 
Dedi: (Ne konuşmuştuk, sen sözünde durmadın.
Niçin ben konuşurken, sen kılıçla vurmadın?)
 
Dedi ki: (Ne yapayım, ben kılıcı, kaç kere,
Vurmak istedimse de, sen girdin ara yere.
 
Seni, Onun yerinde görüyordum her sefer.
Seni öldürecektim vurmuş olsaydım eğer.)
 
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Tevazû Sahibiydi
Peygamber Efendimiz tevazu sahibiydi.
Yine bu hasleti de büyük ve emsalsizdi.
 
Şunu teklif etti ki kendine cenab-ı Hak:
(Yap Peygamberliğini ister melek olarak.)
 
Lakin O, buna bile olmadı müteveccih.
Kul olarak Peygamber olmayı etti tercih.
 
Yoksul ve fakirlerle oturup kalkıyordu.
Köleler davet etse, kabul buyuruyordu.
 
Buyurdu ki: (İsa'yı nasıl hıristiyanlar,
Uzun uzun methedip, övüyorlarsa onlar,
 
Beni de, onun gibi böyle methetmeyiniz.
Bana, Allah'ın kulu ve Resulü deyiniz.)
 
Arpa ekmeği ile, içyağından yapılan,
Basit bir yemeğe de çağrılsaydı ne zaman,
 
Hiç tereddüt etmeden, kabul edip giderdi.
O kimsenin gönlünü yapar, memnun ederdi.
 
Sırtına, çok sade bir şilte vurulmuş olan,
Bir deve üzerinde Hacca gitti bir zaman.
 
Oysa fakir değildi o Sevgili Peygamber.
Memleketler fethetmiş, almıştı ganimetler.
 
Ve hatta bu Haccında, o Peygamber-i zişan,
Yüz besili deveyi etmişti kendi kurban.
 
Ancak mütevazıydı o Server-i kainat.
Dünyalığı olsa da, etmezdi hiç iltifat.
 
Nitekim O, Mekke'yi fethettiği gün bile,
Ordusu, ihtişamla giriyorken şehire,
 
O, deve üzerinde geliyordu o zaman.
Başı öne eğikti yine tevazuundan.
 
Ebu Hüreyre dahi anlatır ki şöylece:
Çarşıya çıkmış idik ikimiz beraberce.
 
Pazardan öte beri alıp Fahr-i kainat,
Satıcıya, parayı fazlaca verdi fakat.
 
Onun bu ihsanından, satıcı memnun kalıp,
Derhal öpmek istedi, ellerine kapanıp.
 
Lakin Peygamberimiz vermedi buna izin.
Buyurdu: (Bir sebep yok elimi öpmen için.
 
Çünkü ben, ne melikim ve ne de padişahım.
Ben, sizin içinizden sadece bir insanım.)
 
Sonra, satın aldığı o şeyleri alarak,
Başladı taşımaya oradan ayrılarak.
 
Ben taşımak istedim, buyurdu ki: (Her kişi,
Kendisi yapmalıdır kendine ait işi.)
 
O Server, emin, adil, doğru sözlü idi hem.
İtiraf etmişlerdir bunu da cümle âlem.
 
Hatta Peygamberlikten önce de, herkes yine,
Hep (Muhammed-ül emin) derlerdi kendisine.
 
İslamdan önce dahi, her hususta yine halk,
Onun hakemliğine başvururdu muhakkak.
 
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Tuzlu Su, Tatlı Su
Resulullah bir şeye dokunsa idi eğer,
Anında bir canlılık kazanırdı o şeyler.
 
Mesela birisinin var idi ki bir atı,
Zayıf olup, yok idi yürümeye takatı.
 
Bir gün, bu zayıf ata bindi Fahr-i kainat.
Rüzgar gibi koşmaya başladı hemen o at.
 
O günden itibaren, öyle oldu ki hatta,
Ondaki bu çeviklik yoktu başka bir atta.
 
Yine Sa'd bin Ubade hazretlerinin dahi,
Bir merkebi vardı ki, uyuşuktu bir hayli.
 
Peygamber Efendimiz, bir gün de bindi ona.
O anda bir canlılık, kuvvet geldi hayvana.
 
Eshaptan birinin de, hanesinde bir vakit,
Bir tencere var idi Resulullah'a ait.
 
O tencere içinde, su bulunduruyordu.
Ve hasta olanlara, o sudan veriyordu.
 
Peygamber-i zişan’ın bereketiyle hemen,
İçenler, şifa bulur, kurtulurdu derdinden.
 
Yine Peygamberimiz, bazı Eshabı ile,
Bir kuyunun yanından geçiyordu bir kere.
 
(Bu su nasıldır?) diye sual etti o Server.
Cevaben kendisine: (Tuzlu sudur) dediler.
 
Peygamber Efendimiz buyurdular ki: (Hayır.
Tuzlu değil, bilakis çok güzel tadı vardır.)
 
Vakta ki Resulullah o gün böyle buyurdu.
O su, o günden sonra tatlı ve leziz oldu.
 
Bir gün de Resulullah, Eshaptan bir zat ile,
Beraberce yatsıyı kılarak cemaatle,
 
Bir hurma dalı verdi eline o kimsenin.
Buyurdu ki: (Yolunu aydınlatır bu senin.)
 
O dal ile evine giderken o sahabi,
Aydınlattı önünü o dal bir lamba gibi.
 
Yine Bedir harbinde savaşırken pek çetin,
Kılıcı kırılmıştı hazret-i Ukaşe’nin.
 
Resulullah, yerden bir hurma dalı alarak,
Uzattı kendisine hemen acil olarak.
 
Ve ona, (Al bununla savaş) buyurduğunda,
O dal, onun elinde kılıç oldu anında.
 
Uzun, parlak ve keskin, kalındı hem de gayet.
Savaştı o kılıçla harplerde uzun müddet.
 
Peygamber Efendimiz, yine sahabilerden,
Umeyr’in saçlarını okşamıştı küçükken.
 
Bu mübarek sahabi, geldi seksen yaşına.
Yine de bir tek olsun, ak düşmedi saçına.
 
Hazret-i Katade’nin yüzüne de, o Server,
Mübarek eli ile dokunmuştu bir sefer.
 
Onun dahi yüzüne geldi ki bir parlaklık,
Herkesin arasında fark edilirdi artık.
 
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Üç Defa Yenmişti
Zaman-ı saadette Rekane adlı biri,
Vardı ki, müşrik olup kuvvetliydi ve iri.
 
Kiminle güreşseydi, yeniyordu muhakkak.
Çıkmazdı bir güreşten, asla yenik olarak.
 
Bir gün, koyunlarını güdüyorken sahrada,
Sevgili Peygambere rastladı o arada.
 
Kibirle seslendi ki Resule ta uzaktan:
(Sen mi ayırıyorsun halkı Lat ve Uzza’dan?)
 
Resulullah, az daha yaklaşıp sonra durdu.
Ve büyük bir vakarla (Evet, benim!) buyurdu.
 
O yine gururlanıp, dedi ki: (Beni dinle.
Gel öyleyse şurada güreşelim seninle.
 
Bakalım ki, hangimiz hangimizi yenecek?
Hangimizin tanrısı ona yardım edecek?)
 
O Server (Peki) deyip, Rekane'yi tuttu ve,
Havaya kaldırarak, anında vurdu yere.
 
Şaşırmıştı Rekane, güçlükle kalktı yerden.
Dedi ki: (Bu olmadı, güreşelim yeniden.)
 
O Server (Olur!) deyip, onu yine tutarak,
Bir daha yere vurdu havaya kaldırarak.
 
O, şaşkın vaziyette baktı Resulullah'a.
Dedi: (Bu da olmadı, güreşelim bir daha.)
 
Peygamber Efendimiz, yine kabul buyurdu.
Rekane'yi kaldırıp, bir daha yere vurdu.
 
Rekane perişandı, dedi ki: (Ya Muhammed!
Mabudun yardım etti, sen galip geldin, evet.
 
Lakin ne diyeceksin gidince şimdi halka?)
Buyurdu: (Doğrusunu diyeceğim mutlaka.)
 
Dedi: (Mümkün olmaz mı hakikati demesen?
Zira mahcub olurum yendiğini söylersen.)
 
O Server buyurdu ki: (Ama ben Peygamberim.
Bende yalan söz olmaz, ben hep doğru söylerim.)
 
Rekane çok şaşırıp, dedi ki: (Ya Muhammed!
Peygamberlik gücünle beni sen yendin elbet.
 
Sana ben, şu sürümden vereyim otuz koyun.
Bana galip gelmenin, mükafatı bu olsun.)
 
(Koyunu ne yapayım?) buyurunca o Server,
(Peki ne istiyorsun?) diye sordu bu sefer.
 
Buyurdu: (İman et ki, her şeyden daha önce,
Ebedi Cehennemden kurtulasın böylece.)
 
Dedi ki: (Bunun için mucize göster bana.)
O Server, bir ağacı davet etti yanına.
 
Ağaç emri dinleyip, huzura geldi hemen.
Resulullah'a doğru eğilerek hürmeten,
 
Fasih bir lisan ile dedi ki: (Ya Muhammed!
Sen, Allah'ın kulu ve Peygamberisin elbet.)
 
Rekane bunu görüp, imana geldi hemen.
Kurtardı kendisini ebedi Cehennemden.
 
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Ümmetine Şefkâti
Vaktiyle zengin biri, donatıp bir ziyafet,
Çok fakir bir âlimi, evine eder davet.
 
Âlim gelip oturur, zenginin sofrasına.
Lakin bir lokma bile alıp koymaz ağzına.
 
Ev sahibi üzülüp, arz eder ki: (Efendim!
Görürüm yemezsiniz, bunu ben merak ettim.)
 
O âlim şöyle der ki: (Evimde, şu aralar,
Birkaç zayıf ve garib ciğerparelerim var.
 
Aç ve susuz olarak dururken onlar evde,
Nasıl yiyebilirim bunları ben bu yerde?)
 
Ev sahibi, bunları âlimden öğrenerek,
Çocuklarına dahi gönderir hemen yemek.
 
Âlim, ancak o zaman gönül rahatlığıyle,
Zenginin sofrasında başlar yemek yemeye.
 
Kıyamet gününde de, Rabbimiz, bunun gibi,
Cennete davet eder o Sevgili Habibi.
 
Lakin girmez Cennete o Server-i kainat.
Zira kalbi, değildir hiç müsterih ve rahat.
 
Ümmetinden günahı fazla olan kimseler,
Çünkü mahşer yerinde gayet zahmettedirler.
 
Onları düşünerek o Hüdanın Habibi,
Allah’a yalvararak, arz eder ki: (Ya rabbi!
 
Ya beni, onlar ile gönder Cehennemine.
Ya da sok onları da, benimle Cennetine.)
 
Rabbimizden bir hitab gelir ki: (Ey Habibim!
Ben, yalnız senin için Cenneti halk eyledim.
 
Sen o günahkârların tamamını alarak,
Girin hep Cennetime, birlikte şad olarak.)
 
Yine Beni İsrail zamanında bir adam,
Vardı ki, günah ile geçmişti ömrü tamam.
 
Uzun yıllar yaşayıp, sonra da öldü birden.
İlgilenen olmadı kötü bilindiğinden.
 
Sonradan birkaç kişi gelerek bir araya,
Cesedini götürüp, attılar bir sahraya.
 
Lakin Musa Nebiye hemence cenab-ı Hak,
Vahyetti ki onunla alakalı olarak:
 
(Ya Musa, onu gidip güzel kefenleyiniz.
Namazını da kılıp, öylece defnediniz.)
 
Musa aleyhisselam, Rabbinin bu emrini,
Yaptı ve daha sonra sorunca hikmetini,
 
Buyurdu ki: (Ya Musa, o, halkın bildiğinden,
Daha günahkârdı da, af eyledim yine ben.
 
Çünkü o, bir zamanlar baktığında Tevrat’a,
Habibimin methini görmüştü o kitapta.
 
Kalbinde, Habibime muhabbet hasıl oldu.
O sahifeyi öpüp, sonra başına koydu.
 
Sevgili Habibime gösterdiği muhabbet,
Sebebiyle ben onu, ettim af ve mağfiret.)
 
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Vakarlı İdi
Peygamber Efendimiz, vakarlı idi gayet.
Asla tiksindirici yapmazdı bir hareket.
 
Eshabı arasında gelip otursa bile,
Hemen ayaklarını örterdi cübbesiyle.
 
Kolay anlaşılırdı sözleri o Server'in.
Yanında bulunanlar, olurdu gayet emin.
 
Yani Onun yanında otursaydı bir kimse,
Kalbi çok rahat olup, kapılmazdı yeise.
 
Eshabı, huzurunda çok edebli olarak,
Gelip otururlardı hiç kıpırdamayarak.
 
Hatta kuşlar, onları, birer ağaç zannedip,
Omuzları üstüne konarlardı hep gelip.
 
Lakin o sahabiler yine edeblerinden,
Kıpırdamıyorlardı az bile yerlerinden.
 
Resulullah, dünya ve dünya lezzetlerine,
Önem ve ehemmiyet vermez idi hiç yine.
 
Sade bir hayat yaşar, sevmezdi şatafatı.
Ve hep tercih ederdi, mütevazı hayatı.
 
Vefatında, az arpa kalmış idi evinde.
Zırhı da, rehindeydi bir yahudi elinde.
 
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuşlardır:
(Bu gün, Eshabım için fakirlik hayırlıdır.
 
Lakin ahir zamanda gelecek ümmetimin,
Zenginliği, daha çok hayırdır onlar için.)
 
Kendisi, sıkıntıyla yaşamak arzulardı.
Günlerce yemek yemez, sert yatakta yatardı.
 
Aişe validemiz buyurur ki şöylece:
Yumuşak yatak serdik kendisine bir gece.
 
Sabahleyin uyanıp, kalkınca Efendimiz,
Buyurdu: (Bu yatağı bir daha sermeyiniz.
 
Zira bunun yüzünden, gece uyanamadım.
Teheccüd namazını kılmaktan mahrum kaldım.)
 
Yine Peygamberimiz çok ibadet yapardı.
Farzların haricinde, çok da namaz kılardı.
 
Mübarek ayakları şişene kadar hatta,
Kıyamda, namaz için duruyordu ayakta.
 
Dediler: (Hak teâlâ, senin gelmiş, gelecek,
Bütün günahlarını affetti, bu bir gerçek.
 
O halde, niçin böyle yaparsın çok ibadet?
Ve ne için kendine edersin böyle zahmet?)
 
Peygamber Efendimiz buyurdu ki cevaben:
(Rabbime şükredici kul olmayayım mı ben?)
 
Aişe validemiz buyurdu ki: (O Server,
Kalkıp namaz kılmaya başlayınca her sefer,
 
Onun mübarek göğsü, hemen hırıldıyordu.
Su fokurduyor gibi sesler duyuluyordu.)
 
İbni Ebi Hale de, ediyor ki rivayet:
(O, hep düşünceli ve hüzünlü idi gayet.)
 
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Vefakarlık Örneği
Peygamber Efendimiz vefakâr idi ki pek,
Bu da, her hali gibi bizlere oldu örnek.
 
Sahabe-i kiramdan Enes bin Malik der ki:
Bir hediye gelseydi o Server'e eğer ki,
 
Buyururdu ki: (Onu, filan kadına verin.
Zira arkadaşıydı o kadın Hatice'nin.)
 
Hatice validemiz onu severdi diye,
Ona gönderiyordu, gelseydi bir hediye.
 
Nitekim Aişe-i Sıddîka da bu babta,
Diyor ki: (Hatice'ye ediyorum çok gıbta.
 
Çünkü Resul-i ekrem, ondan çok bahsederdi.
Onu çok sevdiğini zaman zaman söylerdi.
 
Ve mesela ne zaman kesilseydi bir koyun,
Akrabasına dahi gönderirdi hep onun.)
 
Hatta Resul-i ekrem, bütün yakınlarını,
Çok sever ve sorardı sık sık hatırlarını.
 
Hısım akrabasının, razıydı her birinden.
Ve hiç üstün tutmazdı birini diğerinden.
 
Habeşistan meliki Necaşi’den de bir gün,
Huzuruna, elçiler gelmişti o Resulün.
 
O elçi heyetine gösterdi çok iltifat.
Hatta hizmet edince onlara kendi bizzat,
 
Eshap arz ettiler ki: (Siz zahmet etmeyiniz.
Onların hizmetini bizler eda ederiz.)
 
Buyurdu: (Bu hizmeti siz yaparsınız, ama,
Onlar hizmet ettiler vaktiyle Eshabıma.
 
Ben, o hizmetlerinin karşılığı olarak,
İstiyorum onlara bir ikramda bulunmak.
 
Bu yüzden bizatihi ben hizmet ediyorum.
Ve hatta bu hizmetten, büyük zevk duyuyorum.)
 
Bir gün de Resulullah, savaş esirlerinden,
Süt kardeşi Şeyma’yı tanıdı görüp hemen.
 
Sevinip, kendisine ikram olmak üzere,
Üstündeki örtüyü çıkarıp serdi yere.
 
Üzerine Şeyma’yı oturttu sonra derhal.
Ve ona buyurdu ki: (İstersen yanımda kal.
 
İstersen göndereyim seni memleketine.
İhtiyacın olursa, bana gel ama yine.)
 
Çok memnun etmiş idi Şeyma’yı bu iltifat.
Memlekete dönmeyi tercih etti o fakat.
 
Yine Ebu Leheb’in bir azadlı kölesi,
Ve hatta kendisinin birinci süt annesi,
 
Süveybe hatunun da, evine muntazaman,
Yiyecek ve giyecek gönderirdi her zaman.
 
O vefat edince de, sordu ki sonra hatta:
(Onun akrabasından kimse var mı hayatta?)
 
Onlara göndermekti bundan sonra gayesi.
Ve lakin dediler ki: (Kalmadı hiç kimsesi.)
 
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Yetim Sevindirmek
On yaşında bir çocuk, zamanı saadette,
Kaybetti babasını kâfirlerle bir harpte.
 
Adı Abdullah olup, çok mahzun hali vardı.
Oynayan çocuklara, bakar bakar ağlardı.
 
Peygamber Efendimiz, geçiyorken o yerden,
Abdullah’ı gördü ve yaklaştı ona hemen.
 
Buyurdu: (Evladım sen, niçin oynamıyorsun?
Ve niçin bir kenara çekilmiş ağlıyorsun?)
 
Dedi ki: (Şehid oldu bir cenkte benim babam.
Bu yüzden onlar gibi sevinip oynayamam.)
 
Resulullah, şefkatle sordu ki ona yine:
(Sen kardeş olur musun Hasan ve Hüseyin'e?)
 
Çocuk (Evet) deyince, sordu ki sonra şunu:
(İster misin olasın Peygamberin torunu?)
 
Sevinip, (Çok isterim) deyince de Abdullah,
O zaman buyurdu ki yetime Resulullah:
 
(Ey Abdullah, öyleyse torunumsun sen benim.
Haydi gel, tut elimden, bizim eve gidelim.)
 
Abdullah, o Server'in bir elinden tutarak,
Yürüdü Onun ile çok sevinçli olarak.
 
Sevgili Peygamberin evinde çok mutluydu.
Yetimliği unutmuş, artık ağlamıyordu.
 
Sonra güzel bir kaftan giyinip üzerine,
Resulden izin alıp, geldi oyun yerine.
 
Lakin ağlamıyor ve sevinçten hopluyordu.
(Ben, Peygamberimizin torunuyum) diyordu.
 
Çocuklar, Abdullah'ın yanına seğirterek,
Ona şöyle dediler çok gıbta eyleyerek:
 
(Ey Abdullah, bizler de keşke yetim olsaydık.
Kavuştuğun şerefe biz dahi kavuşsaydık.)
 
Hazret-i Aişe de anlatır ki şöyle hem:
Benimle otururdu bir gece Fahr-i âlem.
 
Başını, kucağıma koyuverdi bir ara.
Ben (Ay)a bakıyordum, O ise (Yıldızlar)a.
 
Resulün nur cemali, dolunaya nazaran,
Daha parlak ve nurlu göründü bana o an.
 
Kendimi tutamayıp, ağlamaya başladım.
Damladı nur yüzüne, iki damla gözyaşım.
 
O zaman buyurdu ki o Resul-i mücteba:
(Ya Aişe, ne için ağlıyorsun acaba?)
 
Dedim: (Ya Resulallah, Ay'a baktım ve lakin,
Ay’dan nurlu göründü, bana senin cemalin.
 
Senin güzelliğini görmekten mahrum olan,
Kimseleri düşünüp, ağlıyorum ben şu an.)
 
Allah'ın Peygamberi buyurdu: (Doğru dersin.
Ve lakin bu hususta niçin hayret edersin?
 
Zira ay ve güneşin nurunu da evvela,
Bil ki, benim nurumdan yarattı Hak teâlâ).
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:108
Dün:1,515
Bu Ay:16,499
Toplam:13,610,417
Online Ziyaretçiler:2
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842