Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Şiirlerle Menkibeler

İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Dünyayı Tanımak
Âhiret yolcusu”dur esâsında bu kullar.
Dünyâ, bir konaktır ki, burada az dururlar.
 
Asıl maksat şudur ki bu dünyâ'da durmaktan:
Hep hazırlık yapılsın âhiret'e durmadan.
 
Bu dünyâ'da, insana iki şey gereklidir.
Biri kalp, yâni “Gönül”, ötekisi “Beden”dir.
 
Kalbin asıl gıdâsı, “Allah sevgisi”dir ki,
Gıdâsı verilmezse, ölür o, kalmaz diri.
 
Bir gönül, tutulmuşsa Hâlık'ından gayriye,
O kalp “Hasta” demektir, muhtaçtır tedâvîye.
 
Bedeni de koruyup, beslemek lâzım elbet.
Çünkü onunla olur Hakk’a kulluk ve hizmet.
 
Lâkin lüzûmu kadar uğraşmalı ki buna,
Zîrâ maksat bu değil, "Kalp" ve "Ruh"tur bir kula.
 
Bu beden fânîdir ki, âkıbet ölecektir.
Lâkin ölmez kalp ve ruh, insan da “Ruh” demektir.
 
Hacca giden insanın olur ya bir bineği,
İşte bunun gibidir rûh'a göre "beden"i.
 
Ne miktar uğraşırsa bu binekle o yolda,
O kadar uğraşmalı kendi vücûduyla da.
 
Hep ona ayırırsa bütün vakitlerini,
Yolundan geri kalıp, helâk eder kendini.
 
Zarûrî ihtiyaçlar ne ise beden için,
Bu kadar uğraşması kâfi gelir kişinin.
 
Bunlar da “Yemek” ile, “Elbise” ve “Mesken”dir.
Bunları temin etmek, elbette ki elzemdir.
 
Lâkin bundan daha çok harcederse vaktini,
İhmâl eder bu sefer, rûhu ile kalbini.
 
Halbuki beden değil, “Kalp” idi gâye asıl.
Cennet nîmetlerine, onunla olur vâsıl.
 
Dünyâ, “Devamlı” gibi gösterir kendisini.
Lâkin "Yok" olacaktır, aldatır öyle seni.
 
Dünyâ, sana “Dost” gibi görünürse de şu an,
Halbuki sonra sana kesilir büyük "düşman”.
 
Dünyâ'nın dışı süslü, tâze, güzel sanılır.
Lâkin “Zehir”dir içi, yiyenleri aldatır.
 
Dünyâ'ya, lüzûmundan daha çok sarılanlar,
Sonunda pişmân olup, hakîkati anlarlar.
 
Kalbi, “Dünyâ malı”na bağlı ise kulun hem,
Ölürken, daha fazla çeker acı ve elem.
 
Onlar “Deniz suyu”nu içenlere benzer ki,
Tuzlu suyu içtikçe, çoğalır harâreti.
 
Yandıkça daha içer, İçtikçe daha yanar.
İçe içe ölür de, suya kanmaz o zinhâr.
 
Bir “Misâfirhâne”dir bu dünyâ esâsında.
"Yolcu"nun, gözü olmaz bu yerin eşyâsında.
 
Çünkü o, muvakkaten ikâmet etmektedir.
Birkaç gün kalıp sonra, ayrılıp gidecektir.
 
Bu hanın eşyâsına gönül bağlarsa eğer,
Onlardan ayrılınca, üzülür, feryâd eder.
 
Lâkin hiç göz dikmezse, hanın eşyâlarına,
Ayrılıp gittiğinde, üzüntü olmaz ona.
 
Çünkü insan, dünyâ'da “Âhiret yolcusu”dur.
Varacağı yer ise, dehşetli, korkuludur.
 
Burada o yer için yapmazsa bir hazırlık,
Azaplara düşerek, kendine eder yazık.
 
Kul, haramdan kaçınıp, yaparsa farzı eğer,
Azaplardan kurtulup Cennete duhûl eder.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) En Kıymetli Sermaye
"İmâm-ı Gazâlî"nin buyurmuş oldukları,
Güzel nasîhatlardan, şunlardır bâzıları:
 
(“Şükür”, Hakkın verdiği ne varsa nîmet, hayır,
Onun sevdiği yerde harcayıp kullanmaktır.
 
"Nîmet", Onun rızâsı dışında harcanırsa,
Küfrân-ı nîmet” olur Ona karşı bilhassa.
 
Musîbet gelince de, sabretmek lâzım gelir.
Çünkü o, senin için, belki de bir "Nîmet"tir.
 
Belâların içinde, yoktur ki bir tânesi,
Olmasın onun sana, gizli bir fâidesi.
 
Ey insan, Hak teâlâ görür her işimizi.
Ve bizden iyi bilir, niyet ve içimizi.
 
Mâdem ki Allah bizi biliyor, görüyor hep,
O halde etmek lâzım O'ndan hayâ ve edeb.
 
Aklı olan bir kişi, demeli ki nefsine:
(Ey nefsim, fazla uyma hevâ ve hevesine.
 
Çünkü asıl sermâyem, "Ömrüm"dür bir tek benim.
Ve bu kısa ömürden, başkaca yok bir şeyim.
 
Öyle ki, bu dünyâ'da verdiğim her bir nefes,
Çıkınca, hiçbir şeyle, bir daha geri gelmez.
 
Bu anlar, bu nefesler, sayılıdır hem dahî.
Yâni ömür, gün be gün azalıyor Vallahi.
 
"Ebedî seâdet"i ele geçirmek ise,
bu günkü işlerinle ilgili bir hâdise.
 
Öyle ise ey nefsim, sonsuz seâdet için,
Ne yaptın geçen günler? Ne oldu bu gün işin?
 
Bir şey yapamadınsa bu yolda eğer şu an,
Var mıdır senin için, bundan büyük bir ziyân?
 
Eğer “Yarın yaparım” diyorsan, aldanırsın.
Ecel önce gelir de, pişmân olup kalırsın.
 
Çünkü ölüm, kimseye vakit bildirmemiştir.
Şu gün, yâhut şu zaman gelirim” dememiştir.
 
Bir şey yapacak isen, çabuk tut ki elini,
Bilmiyorsun "Ecel"in ne gün geleceğini.
 
Hadîste buyurdu ki zîrâ Peygamberimiz:
“Yarın yaparım diyen, helâk oldu, biliniz!”
 
O halde şu ânının, iyi bil kıymetini.
Günâhları terk edip, tam yap ibâdetini.
 
Zor geliyor ise de bunları bu gün yapmak,
Nerden biliyorsun ki, yarın kolay olacak?
 
Kabûl olan ibâdet, vaktinde yapılandır.
Geciktirmekte ise, îtirâz, inat vardır.
 
Ey nefsim, sen Allahın pek âciz bir kulusun.
Ve Onun her emrini yapmaya da mahkûmsun.
 
Eğer inanıyorsan ahkâm-ı dîniyyeye,
Ne lüzum görüyorsun onu geciktirmeye?
 
Emri geciktirmek de, "Suç"tur hâlis kul için.
Öyleyse hep vaktinde olmalı her bir işin.)
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Günahta Israr Etmek
Günâhta ısrâr etmek, iki sebepledir ki,
"Dînin haberlerine inanmamak"tır ilki.
 
İkinci sebep ise, nefsi çok kuvvetlidir.
Günâhın lezzetinden vazgeçememektedir.
 
Lâkin nefis, güçlü bir düşmanıdır insanın.
Gâyesi, “Sâhibini yakmaktır” çünkü yarın.
 
Resûlullah buyurdu: "Ateş"i cenâb-ı Hak,
Yaratınca, Cibrîl’e emretti ki: “Ona bak!
 
Cehenneme bakınca Cibrîl-i emîn dahî,
Dehşet ve şiddetinden dedi ki: “Yâ ilâhî!
 
Bunu, bu hâli ile insanlar bilse eğer,
Bu şiddetli azâba, aslâ girmez kimseler.”
 
Bu sefer etrâfında “Şehvetler” eyledi halk.
Ve Cibrîl-i emîne buyurdu: “Bir daha bak!
 
Baktığında gördü ki, nefse tatlı, hoş gelen,
Ne varsa, Cehennemin etrâfında tamâmen.
 
Dedi ki: “Bu kadar çok olunca lezzet ve haz,
Cehenneme girmiyen, bir kişi bile kalmaz.”
 
Daha sonra “Cennet”i yarattı cenâb-ı Hak.
Ve Cibrîl-i emîne buyurdu: “Buna da bak!”
 
Cennet nîmetlerini görünce etti ki arz:
“Bu Cennete girmiyen, bir kişi bile olmaz.”
 
Onun da etrâfında bu sefer cenâb-ı Hak,
Çeşitli “Sıkıntılar, mihnetler” eyledi halk.
 
Sonra da buyurdu ki: “Bir daha eyle nazar!”
Baktı ki, orada hep her dert ve sıkıntılar.
 
Dedi ki: “Bu kadar çok sıkıntı, dert ve belâ,
Olunca, buna giden bir kimse olmaz aslâ.”
 
Günâhlara ısrârda, ikinci mühim sebep,
Tövbe ve istiğfârı "Sonra"ya bırakır hep.
 
Der ki: “Şu da olsun da, sonra tövbe ederim.”
Böylelikle tövbeyi, tehir eder her dâim.
 
Çünkü o, uzak görür ölüm'ü kendisine.
Halbuki "Çok yakın"dır ölüm ona aksine.
 
Ölüm'ü, göz önüne her an getirmelidir.
Çünkü hiç belli olmaz, belki de şimdi gelir.
 
“Hayır!” diyemiyorsa nefsinin şehvetine,
Nasıl dayanacaktır "Cehennem ateşi"ne?
 
Doktor, yasak edince çok sevdiği bir şeyi,
Sıhhatini düşünüp, terk eder o nesneyi.
 
Lâkin buyuruyor ki Kur'ânda cenâb-ı Hak:
“Günâh işliyenleri, yakacağım muhakkak.”
 
Allahın kelâmına, bir "doktor sözü" kadar,
Ehemmiyyet vermeyip, işleniyor günâhlar.
 
“Yarın tövbe ederim” diyene, demeli ki:
“Yarına çıkmak için, senedin var mı peki?”
 
Resûlullah buyurdu: “Cehennemdekilerin,
Çoğu, tehir yüzünden feryâd eder pek hazîn.”
 
Bunlar şuna benzer ki, bir kimseye, faraza,
Şu ağacı kes!” diye, bir emir veren olsa,
 
Der ki: “Onu kesmeye, şimdi yoktur kuvvetim.
Dursun da, öbür sene daha kolay keserim.”
 
Lâkin öbür seneye, kök salar daha fazla.
Daha da kavî olup, kesemez onu aslâ.
 
“Allah affeder” diye düşünürse biri de,
Denir ki: “Hak teâlâ affetmiyebilir de.”
 
Îmân, ibâdetlerle kuvvet bulmazsa eğer,
"Susuz ağaç" misâli, bir gün kurur ve biter.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Güzel Ahlak
Habîbine, Kur'ânda buyurdu cenâb-ı Hak:
“Sen elbet yaratıldın, güzel huylu olarak.”
 
Çok insanın, islâma girmelerine sebep,
Onun iyi huyu ve güzel ahlâkıdır hep.
 
Resûlullah buyurdu: “Mîzâna konanların,
İçinde en ağırı, güzel ahlâktır yarın.”
 
Biri, Resûlullaha "Din nedir?" diye sordu.
Resûlullah cevâben, “Güzel huydur” buyurdu.
 
Sordu aynı suâli, sağdan, soldan, arkadan.
Aldı aynı cevâbı yine Resûlullahtan.
 
“Amellerin üstünü nedir?” diye sordular.
Buna da, “Güzel huylu olmaktır” buyurdular.
 
Bir kimse de, Resûl'den isteyince nasîhat,
Buyurdu ki: “Herkesle iyi geçin her saat.”
 
Bir kadını, Resûl'e methedip dediler ki:
“Gece, hep namâz kılar, oruçtur gündüzleri.
 
Lâkin komşularını incitir bâzı işte.”
Buyurdu ki: “O kadın, Cehennemliktir işte.”
 
Buyurdu: “Güneş nasıl eritirse karları,
Güzel huylu olmak da, yok eder günâhları.”
 
Ve buyurdu ki: “Sirke, bozarsa balı nasıl,
Kötü huy da, ameli öyle bozar velhâsıl.”
 
Buyurdu ki: “Her kimin ahlâkı güzel ise,
İbâdet yapmış gibi, sevap alır o kimse.”
 
Abdullah bin Mübârek, ahlâkı kötü olan,
Biriyle, bir seferde yoldaş oldu bir zaman.
 
Ondan ayrıldığında, başladı ağlamaya.
Niçin ağladığını sordular gidip ona.
 
Buyurdu ki: “Ayrılıp gittiyse de yanımdan,
Lâkin kötü huyları ayrılmadılar ondan.”
 
Hasan-ı Basrî der ki: Ahlâk iyi değilse,
Eziyet etmiş olur kendisine o kimse.”
 
Enes bin Mâlik der ki. “Güzel huy sâhipleri,
Kazanırlar Cennette yüksek dereceleri.
 
Huyu kötü olan da, etse de çok ibâdet,
Cehennem azâbına düşebilir nihâyet.”
 
Nasıl ki her binânın temeli, aslı vardır,
İslâmın temeli de, yine “Güzel ahlâk”tır.
 
Bir gün Hasan Basrî’ye suâl etti bâzı halk.
Dediler ki: “Efendim, nedir bu güzel ahlâk?”
 
Buyurdu: “Güler yüzlü, tatlı dilli olmaktır.
Ve bir de hiç kimseye kötülük yapmamaktır.”
 
Hazret-i Alî der ki: “Üç şeydir güzel ahlâk.
Haramları terk edip, emirlere sarılmak.
 
Biri de, ev halkıyle olarak alâkadar,
Kolaylık göstermektir mümkün olduğu kadar.”
 
Güzel huy, "fıtrat" ile yakından ilgilidir.
Lâkin çalışmakla da elde edilebilir.
 
En kolay yolu ise, ahlâkı güzel olan,
Kimselerin yanında bulunmaktır çok zaman.
 
Yâni “Sâlihler” ile bulunmalıdır ki hep,
Huyun düzelmesine, en iyi budur sebep.
 
Kötü kimselerle de arkadaşlık yapmaktan,
"Arslandan kaçar" gibi kaçmalıdır her zaman.
 
Çünkü arslan, insanın alırsa da canını,
Alır "kötü arkadaş", dînini, îmânını.
 
Bu mübârek zâtların hürmetine ilâhî!
İyi huylu olmayı ihsân et bize dahî.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) İhlas Bozulursa
İsrâiloğulları zamanında, bir kişi,
Vardı ki, hep ibâdet yapmaktı onun işi.
 
Halk ona dediler ki: “Filân yerde bir "Put" var.
Tanrı diye tapıyor ona bâzı insanlar.”
 
O bunu işitince, içerledi pek fazla.
O putu kırmak için, yola çıktı "ihlâs"la.
 
O, "hâlis niyet" ile giderdi ki o yöne,
Bir insan kılığında “Şeytan” çıktı önüne.
 
Ve mâni olmak için, dedi ki: “Ey arkadaş!
Böyle nere gidersin, balta ile pür telâş?”
 
Dedi ki: “Bir put varmış, gidiyorum kırmaya.
Böylece insanları, o puttan kurtarmaya.”
 
Dedi ki: “Onu kırmak, senin işin değildir.
Sana, ibâdet etmek daha fâidelidir.
 
Sen onu kırsan bile, yenisini yaparlar.
Hemen dön ki geriye, bu, çok yanlış bir karar.”
 
Lâkin o, “İhlâs ile” çıktığından yoluna,
Aldanmadı şeytanın bu alçak oyununa.
 
Bu sefer şeytan dedi: “Geçemezsin buradan!”
Şiddetli bir kavgaya tutuştular o zaman.
 
Âbid, onu bir anda tuttu ve yere vurdu.
Sonra, öldürmek için üzerine oturdu.
 
Şeytan dedi: “Ey âbid, müsâde et de biraz,
Çok mühim bir husûsu edeceğim sana arz.”
 
O müsâde edince, ayağa kalktı şeytan.
Dedi ki: “Beni dinle, o putu kırma şu an.
 
Çünkü onu kırmayı etseydi Allah murâd,
Elbet Peygamberine verirdi bir tâlimât”.
 
Âbid yine dedi ki: “Kıracağım mutlaka!”
Şeytan “Olmaz” deyince, başladı yine kavga.
 
Âbid, yine şeytanı kaldırıp vurdu yere.
Şeytan dedi: “Ey âbid, bak dinle son bir kere.
 
Sen fakir bir kimsesin, muhtaçsın el eline.
O putu kırmak ile, ne geçecek eline?
 
Yastığının altına, her sabah, "iki altın",
Bırakayım, al kullan, o putu kırma sakın!”
 
Bu defâ aldanarak, bu fikre etti meyil.
Dedi: “Doğru söylüyor, bu benim işim değil.
 
Altınların birini, kendime sarfederim.
İkincisini dahî bir muhtâca veririm.”
 
Eve gelip yattı ve sabaha kalktığında,
Gördü “İki altın”ı yastığının altında.
 
İkinci gün de yine, yastığının altından,
Aldı "iki altın"ı, memnundu hayâtından.
 
Ve lâkin üçüncü gün, altın göremeyince,
Kaçtı bütün neş’esi, hiddetlendi bir nice.
 
Baltasını kaparak, bir an beklemeksizin,
Düştü yine o yola, o putu kırmak için.
 
Az ilerde, önüne çıktı yine o şeytan.
Dedi ki: “Dön geriye, geçemezsin buradan!”
 
Kavgaya tutuştular, lâkin şeytan bu kere,
Âbidi, bir tutuşta kaldırıp vurdu yere.
 
Âbid dedi: “Pekâlâ, senindir şimdi zafer.
Fakat nasıl oldu da, gâlip geldin bu sefer?”
 
Dedi: “Önce, "ihlâs"la gidiyordun kırmaya.
Yetmez bizim gücümüz ihlâslı insanlara.
 
Şimdiyse, gidiyordun "nefse tâbi" olarak.
Nefse uyanı ise, biz yeneriz muhakkak.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) İhlaslı Olmak
Hak teâlâ buyurdu: “Kul, Allaha ihlâsla,
Tâatten başka şeyle emr olunmadı aslâ.”
 
Yine buyuruyor ki: “İhlâs, sırrımdır benim.
Dostlarımın kalbine, onu yerleştiririm.”
 
Muâz bin Cebel der ki: “İhlâs ile amel et.
Az da olsa, mahşerde eder sana kifâyet.”
 
Mâruf-i Kerhî der ki: “Ey nefsim, bakma halka.
İhlâs ile amel et, kurtulursun mutlaka.”
 
Ebû Süleymân der ki: “İhlâs ile bir adım,
Atana müjde olsun, budur benim murâdım.”
 
Bir âlim de diyor ki: “Niyet etmek ihlâsla,
O işin kendisinden müşkildir daha fazla.”
 
Rüyâda sordular ki büyüklerden birine:
“Hak teâlâ ne yaptı senin amellerine?”
 
Buyurdu: “Allah için yapmışsam her ne amel,
Onların hiç birine, gelmemiş aslâ halel.
 
Bir yoldan, ihlâs ile aldığım bir “Taş” vardı.
O bile, mîzânımın "sevap" tarafındaydı.
 
Fakat buna mukâbil, “Bin altın” değerinde,
Verdiğim sadakayı, göremedim yerinde.
 
Dedim ki: “Yâ ilâhî, sebep ne, bilmiyorum.
O hayrım, mîzânımda yoktur, göremiyorum.”
 
O sırada gâibden geldi ki şöyle nidâ:
“Gönderdiğin yerdedir, ne ararsın burada!”
 
Hemen hatırladım ki, verirken o şeyi ben,
Birisi görmüştü de, “Sevinmiştim” içimden.
 
Süfyân-ı Servî der ki: “İşlediğin bir işin,
Aleyhinde değilse, nîmettir senin için.”
 
Biri de, cihâd için, ihlâsla gitti harbe.
Bir kimseyi gördü ki, satıyor “Ucuz heybe”.
 
Dedi ki: “Şu heybeyi, bu fiyata alayım.
Filân yerde satarak, para da kazanayım.”
 
Onu aldı ise de, rüyâ gördü o gece.
Baktı ki, iki melek yere indi hemence.
 
Birisi, diğerine dedi ki: Bu gâziler,
Allah için cihâda ederler seyr-ü sefer.
 
Tek tek isimlerini yazıver her kişinin.
Ve not et ki: “Cihâda giderler Allah için.”
 
Ve lâkin filân adam, giderse de cihâda,
Onun bu niyetine, karışıyor "riyâ" da.
 
Çünkü “Desinler” diye ve “Gösteriş” olarak,
Gidiyor ki, bu hâli beğenmez cenâb-ı Hak.
 
Sonra onu gösterip, dedi ki: “Şu kimse de,
Ticârete gidiyor, kendisi bilmese de.”
 
O bunu işitince, dedi ki: “Ey melekler!
Ben dahî Allah için ederim seyr-ü sefer.”
 
Melek dedi: “Ey filân, niyetin mâdem iyi,
Ne için satın aldın öyleyse o heybeyi?”
 
O kimse ağlıyarak, dedi ki ona tekrar:
Bunu ilerde satıp, edecektim biraz kâr.”
 
O melek, diğerine dedi ki: “Yaz öyleyse.
Bu, önce Allah için yola çıktı ise de,
 
Yolda, satın almıştır bir heybeyi, kâr için.
Allah nasıl isterse, öylece hükmeylesin.”
 
O kimse uyanınca, anladı hatâsını.
Silip attı kalbinden "para" ve "kâr" faslını.
 
Bunun için büyükler, şöyle buyurmuşlardır:
“Yalnız hâlis işlerden insana fayda vardır.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) İşe Giderken Niyet
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) İstikbali Kazanmak
İmâm-ı Gazâlî”den nasîhat istiyene,
İmâm, bir mektup ile buyurdu şöyle yine:
 
Ey oğlum, iyi bil ki, biz âciz birer kuluz.
Allahü teâlâya ibâdete memuruz.
 
Kavuşabilmek için ebedî seâdete,
Sarılmamız lâzımdır tâat ve ibâdete.
 
Günâhtan da şiddetle lâzımdır ki kaçınmak,
Cehennemden kurtuluş, umulur böyle ancak.
 
Resûlullah buyurdu: “Ölün, ölüm gelmeden.
Görün hesâbınızı, hesâba çekilmeden.”
 
Hazret-i Alî dahî buyurur ki. “Bir kimse,
Çalışmadan, Cennete girmeyi arzu etse,
 
O kişi, boş hayâle kapılıyor demektir.
Çünkü kavuşmak için, çalışmak lâzım gelir”.
 
Hasan-ı Basrî dahî buyurdu: “Çalışmadan,
Cenneti talep etmek, günâhtır, kaçın bundan.”
 
Büyüklerden biri de bu bapta buyurdu ki:
“Aklı olan bir kimse, bırakmaz ibâdeti.
 
Gece gündüz, dâimâ ibâdete  sarılır.
Çünkü sonsuz rahata, ibâdetle varılır.”
 
Oğlum, kitap okuyup ilim öğrenmek için,
Bir çok gecelerini harcadın, acep niçin?
 
İlim öğrenmekteki asıl maksat ve gâyen,
Dünyâ menfaatleri” idi ise esâsen,
 
Yâni bu ilim ile, diğer bâzı insana,
Caka satmak” idiyse, yazıklar olsun sana!
 
Demek ki, bunca sene boşa gayret etmişsin.
Ve kendini azâba, kendin sürüklemişsin.
 
Yok eğer bunda gâyen, “İslâma hizmet” ise,
Ve huy ve ahlâkını temizlemek idiyse,
 
Ne güzel eylemişsin, müjdeler olsun sana.
İnsan, böyle kavuşur sonsuz olan ihsâna.
 
İşte “Muvaffak insan”, buna denilir ancak.
Buna denir hakîkî istikbâli kazanmak.
 
Ey oğlum, bu dünyâ'da yaşasan da ne kadar,
Sonunda öleceksin, bu, açık ve âşikâr.
 
Sımsıkı sarılsan da bu "dünyâ zevkleri"ne,
Bir gün ayrılacaksın hepsinden tek tek yine.
 
Ve yine bu dünyâ'da ne istersen onu yap.
Lâkin bil ki, sorarlar hepsinden bir bir hesap.
 
Îmânı, ibâdeti tam öğrenmeden önce,
Para kazanmak” için çalışırsan gün gece,
 
Ömrünü, boş şeylerle hebâ etmiş olursun.
Eğer böyle edersen, sana yazıklar olsun!
 
İncîl” de okudum ki, öldüğünde insanlar,
Tabuta konulup da, tâ ki mezara kadar,
 
Hak teâlâ, o kula “Kırk suâl” soracaktır.
Bunlara cevap vermek, kolay olmıyacaktır.
 
Birincisi şudur ki: “Ey kulum, ne ki sebep,
Yaşadığın müddetçe, "dünyâ"ya çalıştın hep?
 
İnsanlar sevsin” diye uğraştın da bu kadar,
Neden benim sevgime etmedin hiç îtibâr?
 
Halbuki düşünseydin, görürdün ki esâsen,
Benim ihsânlarıma gark olmuşsun tamâmen”.
 
Ey oğlum, Allah bunu soracaktır tabii,
Lâkin sen, oyunlara dalmışsın "çocuk" gibi.
 
Dünyâ lezzetlerine bir türlü doymuyorsun.
Sağır” ve “Körler” gibi görmüyor, duymuyorsun.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Mezara Girince
Peygamber Efendimiz” buyurdu ki: İnsanlar,
Ölüp kabre girince, konuşur ona mezar.
 
Der ki: “Ey insan oğlu, beni biliyordun da,
Niye gururlanırdın, geldiğin o yurdunda?
 
Benim, dar ve karanlık, içimde yılan, akrep,
Böcekler olduğunu, duymadın mı sen acep?”
 
Eğer “Sâlih” biriyse, o an bir ses işitir:
“Ey mezar öyle deme, bu, sâlih bir kişidir.
 
Dînin emri üzere geçirdi hayâtını.
Bırakmadı elinden öğüt nasîhatını.”
 
Yâni emr-i bil mâruf ve nehy-i anil münker,
Yaptı ki, dokunmayın buna siz ey melekler!
 
Eğer “Münâfık” ise, yaparlar türlü azap.
Kabir komşuları da, ederler ona gazap.
 
Derler: “Ey kötü kişi, biz senden önce geldik.
Niçin ibret alıp da, yapmadın bir tedârik?
 
Bizden sonra, dünyâ'da kaldın da bunca zaman,
Niçin tövbe etmeyip, eyledin yine isyân?”
 
Resûlullah buyurdu: Ölü, kabre girince,
Mezar, dile gelerek nidâ eder ilk önce.
 
Der ki: “Benim hakkımda, nice şeyler duyardın.
Öyleyse, benim için şimdi ne hazırladın?”
 
Yine Resûl buyurdu: “Ölünce, Münker-Nekîr,
Adında iki melek, az sonra kabre gelir.
 
Siyah renkli, gök gözlü, gözleri şimşek çakar.
Gök gürültüsü gibi gelip suâl sorarlar.
 
Doğru cevap verirse, büyültürler yerini.
Öyle ki “Yetmiş arşın” olur boyu ve eni.
 
Derler ki: “Müsterih ol, yat uyu haşr’e kadar.
Zîrâ sana burada, kimseden gelmez zarar.”
 
Eğer “Münâfık” ise, çok sıkar onu yeri.
Öyle ki, birbirine geçer hep kemikleri.”
 
Resûlullah buyurdu: “Kâfir” ise ölen zât,
İki azap meleği, olur ona musallat.
 
Bulunur ellerinde, iri demir topuzlar.
Tâ kıyâmete kadar, hiç durmadan vururlar.
 
Onun feryâtlarından, olmazlar mutazarrır,
Zîrâ iki melek de, hem “Kör”dürler , hem “Sağır”.
 
Yine buyurdular ki: “Kâfirse ölen insan,
Doksan dokuz ejderha, sokar onu durmadan.”
 
Kabir”, bu yolculuğun, henüz ilk konağıdır.
Bu kolay geçer ise, sonu, daha kolaydır.
 
Eğer zorluk olursa bir insana kabirde,
Daha çok çetin olur ondan sonrakilerde.
 
Sonraki konaklardan ilki, “Sûr” korkusudur.
Öyle şiddetlidir ki, olunmaz hiç tasavvur.
 
Sonra “Mahşer yeri”nde durdurulur cümle halk.
Günâhlarına göre herkes olur tere gark.
 
Güneş, bir mızrak boyu yaklaşır o zamanda.
Bin sene” beklenilir o müthiş izdihamda.
 
Bu vaktin sonunda da, başlar “Hesap” ve “Mîzân”.
Her işten, ince ince hesap verir her insan.
 
Burada, korku ile başlar öne eğilir.
Beklerler, haklarında nasıl hüküm verilir?
 
Sonra “Sırat köprüsü” ve altında “Cehennem”.
Bir an dayanılmayan ateş, acı ve elem.
 
Sırat’ta, yedi yerde vardır “Suâl durağı”.
Kul hakkı”nda, herkesin çözülür dizi bağı.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Nasihatin Özü
İmâm-ı Gazâlî”nin birine nasîhati,
Şudur ki: Ey evlâdım, geçirme boşa vakti.
 
Öğren ilmihâlini her şeyden daha evvel.
Sonra da, mûcibince yap ibâdet ve amel.
 
Bu gün, seni günâhtan korumazsa bu ilmin,
Yarın Cehennemden de korumaz, var mı bilgin?
 
Öyle ise aklını başına al da önce,
Oraya, sermâyesiz gitmiyesin ölünce.
 
Hazreti Ebû Bekir buyurdu: Bu bedenler,
Yâ bir “Kuş kafesi”ne, ya da “Ahır”a benzer.
 
Kapısını açınca, kuş uçar ve kurtulur.
Hayvansa, yük çekmeye, zahmetlere koşulur.
 
Düşün ki, sen bunlardan hangisine benzersin?
Kafes” isen, kuş gibi uçar ve yükselirsin.
 
Eğer Allah korusun, benziyorsan “Ahır”a,
Allah, şöyle buyurur kitâbında onlara:
 
“Düşünmediklerinden onlar olacakları,
Hayvanlara benzerler, hattâ daha aşağı.”
 
Bir gün Hasan-ı Basrî, serin şerbet içerken,
Birdenbire bayılıp, bardak düştü elinden.
 
Ayılınca, sordular kendisine bu hâli.
Buyurdu: Hatırladım Cehennemdekileri.
 
Onlar seslenirler ki: “Şu sizin içtiğiniz,
Cennet şerbetlerinden, bize de içiriniz!”
 
Bir gün, Resûlullaha birinden bahsettiler.
“Şöyle iyi halleri var” diye methettiler.
 
Buyurdu ki: “İyidir, biliyorum ben dahî.
Teheccüd de kılsaydı, olurdu daha iyi.”
 
Lokman Hakîm, oğluna şöyle etti nasîhat:
“Horoz, senden akıllı olmasın sakın evlât!
 
Zîrâ tesbîh ediyor o her sabah Rabbini.
Sen ise uyuyorsun, ıslâh et bu hâlini.”
 
Velhâsıl ey evlâdım, nasîhatların özü,
İslâma uydurmaktır her bir işi ve sözü.
 
Eğer Resûlullaha uymaz ise bir işin,
İbâdet olsa bile, günâhtır senin için.
 
Nitekim bayram günü, oruç tutmak günâhtır.
Zîrâ dînin sâhibi böyle buyurmaktadır.
 
Yine haksız alınan, haram elbise ile,
Namâz kılmak, günâhtır, ibâdet olsa bile.
 
Nikâhlı hanımıyla latîfe yapsa fakat,
Oyun olduğu halde, alır ecir, mükâfât.
 
Yine bir âdetleri var idi ki Resûl’ün,
Kaylûle” yapar idi, öğleden önce her gün.
 
Yâni gün ortasında, uyurdu ki bir müddet,
Bu niyetle uyursa, bu da olur ibâdet.
 
Şiblî hazretleri de buyurur ki şöylece:
Dörtyüz” kadar hocadan ders gördüm senelerce.
 
Onlardan “Dört bin” hadîs öğrenip ezberledim.
Lâkin bir tânesini, kendime rehber ettim.
 
Çünkü diğer hadîsler, vardır onun içinde.
Şöyle buyurmaktadır Resûl bu hadîsinde:
 
(“Dünyâ için”, dünyâ'da ne kadar kalacaksan,
Ona göre çalış ki, kısa sürer bu devran.
 
Âhiret için” ise, o kadar gayret et ki,
Asıl hayat oradır, sonsuzdur elbette ki.
 
Allaha ibâdet et, muhtâç olduğun kadar.
İsyân et, Cehenneme dayanacağın miktar.)
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Nefis Muhasebeesi
"İmâm-ı Gazâlî" ki, müctehid, âlim bir zât.
“Kimyâ-yı seâdet”te, şöyle eder nasîhat:
 
(Hak teâlâ, Kur'ânda buyurdu bir âyette:
"Terâzi kuracağım, mahşer günü elbette.
 
O gün, aslâ kimseye zulmedilmiyecektir.
Herkes ne işlediyse, ortaya gelecektir.
 
Zerre kadar olsa da, her ameli, muhakkak,
Mîzâna koyacağım meydana çıkararak.”
 
Bunu haber verdi ki, mahşer günü gelmeden,
Her kişi, hesâbına baksın henüz ölmeden.
 
Zîrâ "hazreti Ömer" buyurdu ki: “Ey insan!
Gör kendi hesâbını, gelmeden vakt-i mîzân.”
 
İşte bu yüzdendir ki, eski din büyükleri,
Saydılar bu dünyâ'yı, sanki bir “Pazar yeri”.
 
Kendi nefislerini, koyup “Ortak” yerine,
Şirket kurup, “Şartnâme” yaptılar hemen yine.
 
Henüz işe girmeden, dediler ki: “Ey nefsim!
Herbiri "hazîne"dir benim her bir nefesim.
 
Çünkü o nefeslerden ibârettir sermâyem.
Yâni ömrümden başka, bir şeyim yok benim hem.
 
Öyle kıymetlidir ki bu ömür, bu nefesler,
Zîrâ geçen her ânım, artık geri gelmezler.
 
Her nefes alışta da, azalır bu sermâyem.
Halbuki "Seâdete ermek"tir benim gâyem.
 
Öyleyse ticârete başlıyalım, vakit az.
"Âhiret" uzunsa da, ticâret yapılamaz.
 
Aman nefsim, dikkat et, yitirme sermâyeyi.
Giderse, ne yapsan da gelmez o tekrar geri.
 
Farz et ki "ecel" geldi, istedin bir gün izin.
Ve lâkin verilmedi, o zaman ne edersin?
 
Farz et ki, daha sonra verdiler sana onu.
Düşün şimdi o günün içinde olduğunu.
 
Ne yapacak idiysen ey nefsim o "son gün"de,
Yap onu işte bu gün, zîrâ fırsat elinde.
 
Cenneti, o günde de eğer kazanamazsan,
Olur mu senin için, bundan büyük bir ziyân?
 
Yedi adet kapısı vardır ki Cehennemin,
Onlar da, yedi adet "uzvun"dur işte senin.
 
Sen bunları, haramdan korumaz isen şâyet,
Ve onlarla, Allaha yapmazsan çok ibâdet,
 
Sana cezâ veririm, kendine gel ey nefsim!
Bil ki, Cehennemdeki azaplar gâyet elîm.
 
Zîrâ Resûl buyurdu: “Aklı olan bir insan,
Ölmeden, hesâbını görendir zaman zaman.
 
Ve ölüm'den sonraki hayâtı düşünerek,
Kulluğunu yapandır, Allaha şükrederek."
 
"Nefis" âsî ise de, nasîhat dinler ancak.
Ona çok tesir eder, isteğini yapmamak.)
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Nefs ile Mücadele
Mücâhede” şudur ki, nefse acı, zor gelen,
şeyleri yaptırmaktır ona mütemâdiyen.
 
Meselâ namâz kılmak ve her türlü ibâdet,
Tabîatı îcâbı, zor gelir ona gâyet.
 
Halbuki dînimizin men ettiği ne varsa,
Yâni ona, her günâh tatlı gelir bilhassa.
 
İşte bu yüzdendir ki, bâzı din büyükleri,
"Nefisle uğraşmak"ta gitmişlerdi ileri.
 
Meselâ nefisleri yapsaydı bir kabâhat,
Hemence cezâsını verirlerdi kat be kat.
 
Cezâ olarak ise, ibâdet ederlerdi.
Çünkü nefsi emmâre, istemez ibâdeti.
 
Sahâbe-i kirâmdan "Abdullah ibni Ömer",
Bir vakit cemâate yetişmeseydi eğer,
 
Bir gece, uyumadan yapardı hep ibâdet.
Zîrâ o, kendisine etmişti böyle âdet.
 
Sahâbeden biri de, birgün, bilâ ihtiyar,
Bir akşam namâzını geciktirdi bir miktar.
 
Öyle çok üzüldü ki buna o mübârek zât,
İki kölesi vardı, onları etti âzâd.
 
Bunlar, binlercesinden bir iki nümûnedir.
Zîrâ ufacık bir su, "Deryâ"yı haber verir.
 
Nefsin, ibâdetlerden lezzet alması için,
Yanında olmalıdır bir "Evliyâ" kişinin.
 
Onun ibâdetlerden zevk, lezzet aldığını,
Görüp, o da zevk ile yapar her yaptığını.
 
Zîrâ biri diyor ki: “Nefsimde ne zaman ki,
İbâdet ve tâatte gevşeklik olsa vâki,
 
Bir Allah adamının sohbetine giderim.
Çıkınca, tatlı gelir bana ibâdetlerim”.
 
Böyle kâmil bir velî, bulunmuyorsa eğer,
Onların hayâtını okumak îcâb eder.
 
Ahmed bin Zerrin” vardı, gönül ehli evliyâ.
Hep önüne bakardı bu kişi ekseriyâ.
 
Sebebini sordular, dedi ki: “Cenâb-ı Hak,
İbretle bakmak için gözleri eyledi halk.
 
"Zerre"den "Arş"a kadar, herşey nasıl muntazam.
Karışık hiçbir şey yok, bu, ne âhenk,  ne nizâm!
 
Bu muazzam san'ata, bu sonsuz kâinâta,
İbretle bakılmazsa, olur büyük bir hatâ.
 
Her zerre, bir "mâbud"un varlığını bildirir.
Ve her şey, o "Allah"ın emriyle oluverir.
 
Tâbiînden “Alkame” adında bir zât vardı.
Nefsi ile çok fazla mücâhede yapardı.
 
Dediler ki: “Efendim, acabâ ne ki sebep,
Nefsinizle bu kadar uğraşıyorsunuz hep?"
 
Buyurdu ki: “Nefsimi çok fazla savdiğimden,
Kurtarmak istiyorum, onu Nâr-ı cahîm'den.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Nefse Ceza Vermek
İmâm buyuruyor ki “Kimyâ-yı seâdet” te:
(Nefse, cezâ vermeli her günâhta elbette.
 
Hiç affetmemelidir onun bir hatâsını.
Her günâh işledikte, vermeli cezâsını.
 
Eğer göz yumulursa, daha azar, şımarır.
Önüne geçilemez tehlikeli hal alır.
 
Meselâ haram yerse, aç bırakmalı biraz.
Harama baktı ise, mubâha baktırılmaz.
 
Biri, cünüb olmuştu rüyâsında bir gece.
Ve lâkin tembellikten, gusl etmedi hemence.
 
Çünkü nefsi dedi ki: “Hava soğuk bu vakit.
Sabret, sabah olsun da, o zaman hamama git.”
 
Nefsi, bu vesveseyi verince kendisine,
Fırladı yatağından inâd için nefsine.
 
Gusledip, hem nefsine cezâ olsun diyerek,
İbâdetle geçirdi geceyi sabaha dek.
 
Ve dedi ki: “Rabbinin emrettiği bir işte,
Gevşek davranan nefsin cezâsı budur işte.”
 
"Ebû Talha" vardı ki sahâbe-i kirâmdan,
Namâz kılıyor idi bağ içinde bir zaman.
 
O ara, güzel bir "Kuş" gelip kondu yanına.
Kaç rekât kıldığını şaşırdı bakıp ona.
 
O da, kendi kendine dedi ki: “Bak ey nefsim!
Benim dünyâ malında, aslâ yok bir hevesim.
 
Rabbimin huzûrunda ederken Ona tâat,
Ondan gayri bir şeye edilir mi iltifât?
 
Mâdem ki düşüyorsun sen böyle bir hatâya,
Ben de tasadduk ettim bu bağı fukarâya.”
 
Biri de anlatır ki: Babamız uyuyordu.
O sırada birisi, geldi ve onu sordu.
 
Ben de, “Babam uyuyor” deyince o kimseye,
Bu zaman uyunur mu?” deyip döndü geriye.
 
Merak edip, ardından gidince onun biraz,
Baktım, kendi kendine diyor ki: “Ey boşboğaz!
 
Nene gerek, gayrinin işine karışırsın.
Niçin bir başkasının hâliyle uğraşırsın?
 
Eğer uygun değilse akşama yakın yatmak,
Zararı ona olur, sana ne behey ahmak!
 
Bu günden îtibâren bir sene müddet ile,
Her gecen, uyumadan geçecek ibâdetle.”
 
"Temîm-i Dârî" vardı, sahâbedendi o da.
Bir akşam namâzını, kaçırmıştı uykuda.
 
Uyanıp, çok üzüldü ve dedi ki nefsine:
“Sana, cezâ olarak uyku yok tam bir sene.”
 
Yine "Mecmâ" adında bir kimse vardı ki hem,
Bir gün, bir pencerede kadın gördü nâmahrem.
 
O andan îtibâren ahd etti ki o dahî:
“Artık bakmıyacağım yukarıya vallahi.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Nefsi Azarlamak
Bu “Nefs-i emmâre” ki, kaçar hep iyilikten.
Koşar kötülüklere, hoşlanır tembellikten.
 
Seâdete ermeye büyük engel, kendidir.
Yâni kendi gafleti, kendi câhilliğidir.
 
Bâzan tatlı sözlerle, nasîhat eylemeli.
Bâzan de sert söyleyip, haddini bildirmeli.
 
Demeli ki: (Ey nefsim, akıllıyım diyorsun.
Sana ahmak diyene, darılıp kızıyorsun.
 
Halbuki senden ahmak kim var ki şu cihânda,
Ömrünü, boş şeylerle geçirirsin şu anda.
 
Sen şuna benzersin ki, “Kâtil” olmuş bir adam.
Polisler tarafından aranıyor durmadan.
 
Bilir ki, yakalanıp hemen îdam edilir.
O yine zamanını, eğlenceyle geçirir.
 
Ey nefsim şunu bil ki, "Ecel" ânî geliyor.
Cennet ve Cehennemden biri seni bekliyor.
 
Ne mâlum biraz sonra ecelin gelmiyecek?
Bu gün gelmese bile, elbet bir gün gelecek.
 
Çünkü "Ölüm", kimseye, vakit bildirmemiştir.
Gece gündüz, erken geç gelirim dememiştir.
 
Eğer hazır değilsen, ne için duruyorsun?
Ne ahmaksın ey nefsim, “Sana yazıklar olsun!
 
Senin hâlin benziyor, şu çocuğun hâline.
Talebedir ve lâkin çalışmaz derslerine.
 
Zanneder ki, hepsini öğrenirim bir anda.
Lâkin günü gelince, kaybeder imtihânda.
 
Eğer hafif görürsen Allahın azâbını,
Bir "kibrit alevi"ne, yaklaştır parmağını.
 
Bir zerrecik ateşe, bak, dayanamıyorsun.
"Cehennem ateşi"ni, sen ne zannediyorsun?
 
Oradan bir “Kıvılcım” dünyâ'ya gelse eğer,
Onun harâretinden, bu dünyâ erir, biter.
 
Sonra buyuruyor ki kitâbında Rabbimiz:
“Bâzı günâhkârlara, biz azâb ediciyiz.”
 
Bunu bildiğin halde, kendine gelmiyorsun.
Biraz utan ey nefsim, “Sana yazıklar olsun!”
 
Eğer ki “O rahîmdir, O kerîmdir” diyorsan,
Affeder” ümîdiyle, günâha giriyorsan,
 
Bil ki, mahlûklarına çok ise de şefkati,
Lâkin azâbının da, pek fazladır şiddeti.
 
Belki diyeceksin ki: “İnanırım bunlara.
Lâkin gelemiyorum fazla sıkıntılara.”
 
Fakat bu sıkıntılar, çok olsa da, nihâyet,
Âhiret sıkıntısı” yanında "Hiç"tir elbet.
 
Eğer dayanamazsan bu az sıkıntılara,
Nasıl dayanacaksın mahşerde olanlara?
 
Bunları bile bile, günâha giriyorsun.
Kendine gel ey nefsim, “Sana yazıklar olsun!”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Nefsi Hesaba Çekmek
"Nefs"e karşı yapacak, üçüncü bir iş vardır.
O da, her bir amel'den, ona “Hesap sormak”tır.
 
Her gün akşam yatarken, o günkü işler için,
Nefsine sormalı ki: “Bunu niçin işledin?
 
İnsan, iş ortağına aldanmaması için,
Nasıl hesaplaşırsa onunla peşin peşin,
 
"Nefs"e karşı, daha da uyanık olmalıdır.
Çünkü nefis, hîleci, hâin ve yalancıdır.
 
Kendi arzularını, sana iyi ve güzel,
Gösterip, yaptırmaya çalışır pek mükemmel.
 
Onun için her şeyi, ona suâl etmeli.
“Bu işi ne niyetle, niçin yaptın?” demeli.
 
Zararlı, fenâ bir iş yapmışsa o gün eğer,
Ona bir cezâ verip, ödetmek îcâb eder.
 
İbni Samed”, âlim ve büyüklerden bir zâttı.
Altmış yıllık ömrünün, bir hesâbını yaptı.
 
Yirmibirbin altıyüz” gün idi geçen hayât.
Bu rakamı görünce, şaşırdı birden o zât.
 
Derin bir “Âh” ederek, dedi ki o gam ile:
“Her gün, en az bir günâh işlemiş olsam bile,
 
Yirmibirbin altıyüz günâh eder bu cem’an.
Ben nasıl kurtulurum bu kadar çok günâhtan?
 
Hem de öyle günlerim oldu ki benim eyvâh!
İşlemiştim bir değil, yüzlerce hattâ, günâh.
 
O halde, yüzbinlerce günâh oldu şu anda.
Öyleyse benim hâlim, ne olacak mîzânda?”
 
Yıkıldı sonra yere, düşünerek o bunu.
Halk gelip baktılar ki, teslim etmiş rûhunu.
 
Lâkin herkes, günâhı, böyle dert etmiyorlar.
Yâni kendilerini hesâba çekmiyorlar.
 
Bir tâne “Kum” koysaydı, odaya her günâhta,
Birkaç sene içinde, dolardı kumla oda.
 
Omuzlarımızdaki vazîfeli melekler,
Her bir günâhımızı tek be tek kaydederler.
 
Bir günâha, "Bir lira" isteselerdi bizden,
Malımızın tamâmı giderdi elimizden.
 
Halbuki arada bir, hem de pek gaflet ile,
Bir iki “Sübhânallah” diyecek olsak bile,
 
Tesbih alır ve sayar, onu hesâb ederiz.
Sonra da, “Ben şu kadar, şunu söyledim” deriz.
 
Hazreti "Ömer Fâruk" buyurdu ki: "Her insan,
Tartmalı kendisini, gelmeden vakt-i mîzân."
 
Her akşam, kamçı ile vurarak kendisine,
Ne için böyle yaptın?” der idi hep nefsine.
 
Ve derdi ki: (Ey nefsim, gaflete gelme zinhâr.
Bak, emîrül mü’minîn diyor sana insanlar.
 
Buna lâyık olmazsan, yazıklar olsun sana.
Allahtan kork, yâhut da hazırlan azâbına.)
 
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:423
Dün:1,353
Bu Ay:29,617
Toplam:13,539,188
Online Ziyaretçiler:3
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842