Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Şiirlerle Menkibeler

İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Nefsi Kontrol Etmek
"Nefs"i, her an kontrol altında tutmalıdır.
Ondan bir lâhza bile, gâfil olmamalıdır.
 
Eğer bırakılırsa nefis kendi hâline,
Acele dönmek ister, kendi şehvetlerine.
 
Tenhâda da günâhtan kaçmalı ki muhakkak,
Herşeyi görüyor ve biliyor cenâbı Hak.
 
İnsanların, sâdece dışını görürüz biz.
Lâkin içlerini de görür elbet Rabbimiz.
 
Buna, kat'î olarak inanırsa bir kişi,
Edebli, düzgün olur her niyeti ve işi.
 
Zâten inanmıyanın, îmânı yok demektir.
İnanarak isyân da, ne büyük bir cürettir.
 
Zîrâ cenâb-ı Allah buyurur ki: “Ey insan!
Bilmiyor musun, seni, görüyorum her zaman.”
 
Biri, Resûlullaha dedi: (Çoktur günâhım.
Şimdi tövbe edersem, affeder mi Allahım?)
 
“Affeder” buyurunca, dedi: (Yâ Resûlallah!
Ben onları işlerken, görüyor muydu Allah?)
 
“Görüyordu” deyince, bir “Eyvâh” dedi o an.
Ve yıkılıp can verdi, budur hayâ ve îmân.
 
Hadîste buyurdu ki yine Peygamberimiz:
(Allahı görür gibi ibâdet eyleyiniz.
 
Siz görmüyorsanız da, görmektedir O sizi.
Sizden iyi biliyor, O sizin içinizi.)
 
Allahın gördüğüne inanan bir müslümân,
Aslâ yapabilir mi O'na günâh ve isyân?
 
Büyüklerden birisi, talebesi içinden,
Birini, daha fazla severdi cümlesinden.
 
Diğer talebeleri, buna üzülürlerdi.
Niçin onu daha çok seviyor ki?” derlerdi.
 
Üstâdları, onların böyle düşündüğünü,
Anlayıp, herbirine bir “Kuş” verdi bir günü.
 
Dedi ki: (Bu kuşları, alın şimdi hepiniz.
Kimsenin görmediği yerde kesip geliniz.)
 
Gidip, tenhâ bir yerde kesip geldi herbiri.
Lâkin o, hiç kesmeden getirdi kuşu geri.
 
Hemen suâl etti ki hoca o talebeye:
(Sen ne için kesmeden alıp geldin geriye?)
 
Dedi ki: (Bulamadım öyle tenhâ bir yeri.
Zîrâ cenâb-ı Allah, görüyor her yerleri.)
 
Diğer talebeleri duyunca bunu ondan,
Onun üstünlüğünü anladılar o zaman.
 
Cüneyd-i Bağdâdî'ye, bir genç gelip bir ara,
Dedi: (Çok bakıyorum kadınlara, kızlara.
 
Hiç koruyamıyorum gözümü nâmahremden.
Ne ile kurtulurum acabâ ben bu halden?)
 
Buyurdu: (Sen onları görmenden daha fazla,
Düşün ki, seni her an görüyor Hak teâlâ.)
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Ölüm Çok Yakın
İmâm buyuruyor ki: İnsan kendi ömrünü,
“Çok uzun” farzederse, düşünmez "ölüm"ünü.
 
İnanmış olsa bile âhiret'e gönülden,
Lâkin yapmaz hazırlık söyle düşündüğünden.
 
Der ki: “Daha vakit var, bak şimdi rahatına.
Sonra hazırlanırsın âhiret hayâtına.”
 
Bir kul da “Yakın” görse ecel ve ölüm'ünü,
Hep hazırlık yapmakla geçer gece ve günü.
 
Onun tek düşüncesi, “Ölüm” ve “Âhiret”tir.
İşte bu, insan için en büyük seâdettir.
 
Resûlullah buyurdu Abdullah bin Ömer’e:
“Hazırlan, çok yakında öleceğine göre.”
 
Sabahleyin kalkınca, “O gün akşama kadar,
Yaşıyacağım” deme, çok yakında ölüm var.
 
Ve yine buyurdular: “Vardır ki iki haslet,
Bunlardan, sizin için korkudayım be gâyet.
 
Biri, her arzunuza hemence uymanızdır.
Öteki, çok yaşamak hırsında olmanızdır.”
 
Üsâme hazretleri, satın alıp bir malı,
Dedi ki “Bir ay sonra vereceğim parayı.”
 
Lâkin vâkıf olunca Resûl bu meseleye,
Hemen buyurdular ki: “Şaşılır Üsame’ye.
 
Parayı, bir ay sonra öderim” demektedir.
Bu kadar uzun ömür ümit eylemektedir.
 
Şunu söyliyeyim ki size ben yemin ile,
Ne zaman gözlerimi yumacak olsam bile,
 
Henüz göz kapaklarım birbirine değmeden,
Vefât edeceğimi” düşünürüm ben hemen.
 
Sonra da, gözlerimi açacak olsam dahî,
Yine, aynı şekilde düşünürüm Vallahi.
 
Yâni göz kapaklarım ayrılmamışken daha,
Hemen “Öleceğimi” düşünürüm o ara.
 
Ve ne zaman ağzıma, bir lokmacık ekmeği,
Alıp, düşünmediğim olmamıştır ölmeği.”
 
Buyurdu: “Ey insanlar, siz akıllı iseniz,
Dünyâ'da kendinizi , ölmüş kabûl ediniz.
 
Yeminle söylerim ki, sizlere va’d olunan,
Bu ölüm, gelecektir, kurtuluş yoktur ondan.”
 
Peygamber-i zîşânın şöyleydi ki âdeti,
Bozulsaydı, ânında tâzelerdi abdesti.
 
Ve hattâ küçük abdest yapsaydı her ne zaman,
Teyemmüm alırlardı hemence arkasından.
 
“Su yakındır” denseydi, buyururdu eshâba:
“Yaşıyabilir miyim suya kadar acabâ?”
 
Bir gün de buyurdu ki yine Resûl-i zîşân:
(Her geçen gün, az daha ihtiyarlar şu insan.
 
Fakat iki şey var ki, daha gençleşiyorlar.
Yaşamak arzusu” ve “Para hırsı”dır onlar.)
 
Birine buyurdu ki o Resûl-i müctebâ:
“Sen Cennete girmeği ister misin acabâ?”
 
“Evet yâ Resûlallah” dediğinde o kimse,
Buyurdu: “Kısa olsun emelin öyle ise.
 
Ölüm'ü de, yâdından çıkarma, hatırla hep.
Ve her zaman Allahtan eyle hayâ ve edeb.”
 
Velîlerden birisi buyurdu ki: “Bu dünyâ,
Sanki "hayâl" gibidir, yâhut kısa bir "rüyâ".
 
Uyanıklık diyârı, âhiret'tir ki esas,
Bu uykudan, "Ölüm"le uyanırlar cümle nâs.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Ölüm Nedir
Ölüm”, rûhun bedene olan bağlılığının,
Sona ermesi olup, vukû bulur ansızın.
 
“Ölüm”, kulun bir halden bir hâle dönmesidir.
Bir evden, başka eve “Göç etmesi” demektir.
 
Zîrâ buyuruyor ki Rabbimiz bir âyette:
“Her bir canlı, ölüm'ü tadacaktır elbette.”
 
Bir şeyi tatmak ise, “Hayat”la mümkün olur.
Öyleyse kul ölmekle, yok olmaz, hayat bulur.
 
Ölüm ile, bu hayat sona eriyorsa da,
Başka hayat başlıyor bu sefer de mezarda.
 
Âhiret'e nazaran bu dünyâ, bir “Hayâl”dir.
Âhiret asıl olup, dünyâ "gölge" gibidir.
 
Her şeyin hakîkati, bulunur "âhiret"te.
Dünyâ'dakiler ise, hepsi bozuk ve sahte.
 
Hakîkat âlemi”dir, hiç yok olmaz âhiret.
Bu dünyâ fânî olup, yok olur en nihâyet.
 
Kabir”, âhiret ile dünyâ arasındadır.
Âhiret'e, dünyâ'dan hem daha da yakındır.
 
İşte bu yüzdendir ki, kabirdeki o hayat,
Daha âşikâr olup, asıldır ve hakîkat.
 
Herkesin bir “Ecel”i, ölüm zamanı vardır.
O vakit, ne ileri, ne de geri alınır.
 
Her bir ecel, bellidir doğmadan daha önce.
Her insan, ölecektir ecelleri gelince.
 
Bir insanın, dünyâ'da rızkı biterse eğer,
Eceli gelmiştir ki, rûhunu teslîm eder.
 
Ve ansızın terk edip evlâdını, malını,
Hazret-i Azrâil’e teslîm eder canını.
 
Nerede, ne vakitte ve hangi memlekette,
Öleceği, bellidir her insanın elbette.
 
Doğuda öleceği takdîr olduysa eğer,
O, muhakkak o yere gider ve vefât eder.
 
Zîrâ anlatılır ki, bir zaman melek-ül-mevt,
Süleymân Peygamberi eylemişti ziyâret.
 
Bir kimse var idi ki orada olanlardan,
Melek, onun yüzüne dikkatle baktı bir an.
 
Hazreti Azrâil’in, ona böyle dikkatle,
Bakması, çok korkuttu o kimseyi gâyetle.
 
Melek-ül mevt gidince, düşünüp bunu biraz,
Hazreti Süleymân’a bu işi eyledi arz.
 
Dedi: “Ey Nebiyyallah, emredin de rüzgâra,
Götürsün beni hemen çok uzak bir diyâra.
 
Zîrâ bu gün, çok korktum hazreti Azrâil’den.
Çok uzağa gidip de, kurtulayım elinden.”
 
Süleymân Peygamberin emriyle, rüzgâr dahî,
Hindistan”a götürdü acele o kimseyi.
 
Bir miktar zaman geçti, ölüm meleği yine,
Süleymân Peygamberin geldi ziyâretine.
 
Peygamber sordu ona: “Ey Azrâil, ne için,
Yüzüne, dikkatle ve sert baktın o kişinin?”
 
Dedi: “Emir aldım ki, o kimsenin rûhunu,
Hindistan’da alayım, burada gördüm onu.
 
Sonra emir üzere, o memlekete vardım.
Onu orada görüp, rûhunu teslîm aldım.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Ölümü Hatırlamak
İmâm-ı Gazâlî’den, “Ölüm”ü sordu bir zât.
Cevâben o kimseye şöyle etti nasîhat:
 
Bir mü’min bilirse ki “Muhakkak ölecek”tir.
Kabir, mahşer, mîzânı, Sıratı görecektir.
 
Ebedî kalacak yer, ya Cehennem, ya Cennet.
Ya ebedî bir azap, ya da sonsuz seâdet.
 
Bunu iyi bilir ve inanırsa bir kişi,
"Ölüm"ü düşünmekten, olamaz mühim işi.
 
Nitekim Resûlullah buyurdu: “Aklı olan,
Ölüm'ü hatırlayıp, hazırlanır durmadan.”
 
Kim hazırlık yaparsa mahşer için bu günde,
Cennet bahçesi” olur mezarı öldüğünde.
 
Ve her kim de ölüm'ü etmezse hiç tasavvur,
Olur onun kabri de, “Cehennemden bir çukur.”
 
Zîrâ buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
“Lezzetlere son veren ölüm'ü yâd ediniz.”
 
Yine “Ölüm” hakkında buyurdu: “Ey insanlar!
Ölüm'ü, sizin gibi bilse idi hayvanlar,
 
Bir lokmacık yağlı et, aslâ yiyemezdiniz.
Zîrâ kederlerinden olurlardı hiç etsiz.”
 
Biri suâl etti ki Allahın Resûlünden:
“Şehitlik rütbesine olur mu hiç yükselen?”
 
Cevâben buyurdu ki: “Kim ölüm'ü, bir günde,
Yetmiş kez hatırlarsa, şehîddir öldüğünde.”
 
Yine buyurdular ki Resûlullah bir ara:
“Ölüm, vâiz olarak kâfidir insanlara.”
 
Başka gün de, methini yaptılar bir kişinin.
Buyurdu ki: “Kalbinde ne vardır ölüm için?”
 
Dediler ki“Ölüm'den bahsetmez hiç o kimse.”
Buyurdu: “İyi adam değildir öyle ise.”
 
Bir gün, Resûlullaha sordu biri Ensar’dan:
“En akıllı kimlerdir acabâ insanlardan?”
 
Buyurdu ki: “Ölüm'ü en çok yâd edenlerdir.
Ve hazırlık yapmakta acele edenlerdir.”
 
Bir velî buyurdu ki: “Kalbim sıkıldığında,
Ölüm'ü hatırlayıp, rahatlarım ânında.”
 
“Ömer bin Abdülazîz”, toplayıp âlimleri,
Ölüm” ve “Âhiret”ten konuşurdu ekseri.
 
O kadar ağlardı ki sonra da kederinden,
“Cenâze çıkmış” gibi olurdu evlerinden.
 
“Hasan-ı Basrî” dahî otursaydı bir yere,
Ölüm” ve “Âhiret”ten bahsederdi ilk kere.
 
“Hazret-i Âişe”ye suâl etti bir hanım.
Dedi ki: Kalbim katı, acabâ ne yapayım?”
 
Ölüm'ü çok hatırla, yumuşar” dedi ona.
Dediği gibi yapıp, kavuştu murâdına.
 
“Rebî bin Heysem” dahî, bir mezar kazdı evde.
Çoğu vakitlerini geçirirdi o yerde.
 
Derdi ki: “Az bir zaman unutsam ölüm'ü ben,
Kalbimin karardığı belli olur hâlimden.”
 
Ömer bir Abdülazîz buyurdu ki bir zâta:
“Ölüm'ü düşünürsen, kavuşursun rahata.”
 
Resûlullah gördü ki bir gurup insanları,
Çalıp oynamak ile geçiyor zamanları.
 
Yaklaşıp buyurdu ki: “Siz, bu toplantınızda,
Lezzetleri bozanı hatırlayın biraz da.”
 
“O nedir ki?” deyince, buyurdu ki: “Ölüm'dür.
O, bütün lezzetleri, temelinden götürür.”
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Sana Yazıklar Olsun
Ey nefsim, kış gelmeden odun kömür alırsın.
Kışın soğuklarına, böyle hazırlanırsın.
 
Halbuki Cehennemde, “Zemherîr” soğuğu var.
Hiç” kalır buna göre, dünyâ'daki soğuklar.
 
Tedbîr alıyorsun da, kış için çok önceden,
"Âhiret"i, ne için düşünmezsin ölmeden?
 
Yoksa sen, âhiret'e îmân etmiyor musun?
Allahtan kork ey nefsim, “Sana yazıklar olun!
 
“Sonra tövbe ederim” diye düşünüyorsan,
"Ölüm" ânî gelir de, olursun sonra pişmân.
 
İstiğfâr edeceksen, bu günden etmelisin.
Yarına bırakma ki, belki ölebilirsin.
 
Bu ömrün kıymetini ne için bilmiyorsun?
Biraz düşün ey nefsim, “Sana yazıklar olsun!
 
Zannetme ki, Allahı kızdırıyor günâhın.
Azâbı, bu sebepten yapıyor sanma sakın.
 
Seni yakacak olan o “Ateş”, kendindedir.
Süflî şehvetlerinden meydana gelmektedir.
 
İçindeki ateşle kendini yakıyorsun.
Öyle ise ey nefsim, “Sana yazıklar olsun!
 
Dünyâ nîmetlerinden bir gün ayrılacaksın.
Ve firâk ateşiyle, tutuşup yanacaksın.
 
İstediğin şeyi sev, bir gün elbet yok olur.
Ayrılık ateşi de, sevgin kadar çok olur.
 
Sen bu hakîkatleri hiç mi düşünmüyorsun?
Kendine gel ey nefsim, “Sana yazıklar olsun!
 
Niçin sarılıyorsun dünyâ mâl-ü mülküne?
Bu dünyâ'nın tamâmı senin olsa, hükmü ne?
 
Zîrâ buna, Rabbimiz, “Sinek kanadı” kadar,
Bir kıymet vermiyor ki, öyleyse neye yarar?
 
Hani zenginliğiyle mağrur “Kârun” ve “Hâmân”?
Şimdi acep onları var mı hiç hatırlıyan?
 
Halbuki bu dünyâ'dan, nasîbin azdır senin.
Onlar da azalmakta, bozulmakta gün be gün.
 
Bunlar için Cenneti fedâ mı ediyorsun?
Biraz utan ey nefsim, “Sana yazıklar olsun!
 
Müslümânım” diyorsun, bilmiyorsun dînini.
Öğrenmedin namâzın farzını, sünnetini.
 
Ahlâkın iyi değil ve kötü huyların var.
Günâhların “Dağ” gibi, etmiyorsun istiğfâr.
 
Çocuğunu döversin, hanımını üzersin.
Bunların haklarını, bilmem nasıl ödersin?
 
Bak, önünde "ölüm" var, "âhiret" var, "hesap" var.
İnsanları bekliyor Cehennemde azaplar.
 
Artık bırak gafleti, yoksa pişmân olursun.
Allahtan kork ey nefsim, “Sana yazıklar olsun!
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Sende Öleceksin
İmâm-ı Gazâlî”nin halka nasîhatında,
Şöyle buyurmaktadır “Ölüm, kabir” hakkında:
 
Ölüm”, büyük bir iş ve korkunç bir tehlikedir.
Lâkin bunu insanlar iyi bilmemektedir.
 
Hatırlasalar bile "ölüm"ü ara sıra,
Fazla tesir etmiyor gafletten insanlara.
 
Öyle dalmışlardır ki, dünyâ meşgalesine,
Başka şey gelmez olmuş mâlesef kalplerine.
 
Hattâ onlar, Allahı ansalar da bir müddet,
Lâkin hiç alamazlar bundan bir tad ve lezzet.
 
Bundan kurtulmak için çekilip bir kenara,
Şöyle söylemelidir nefsine ara ara:
 
“Ey nefsim, ömür geçti, yakında öleceksin.
Lâkin görüyorum ki, sen hâlâ gaflettesin.
 
Sana, hiç bilmediğin karanlık bir dehlize,
Gir deseler, girmezsin, “Tehlike vardır” diye.
 
Halbuki bir gün ölüp, sen de kabre girersin.
Bu, aşağı değildir ondan, iyi bilesin.
 
Eğer uzak görürsen şimdi henüz eceli,
Düşün “ânî olarak” ölüp de gidenleri.
 
Birlikte oturduğun, yiyip içip güldüğün,
Nice tanıdıkların, nerdeler hani bu gün?
 
Düşün o senden önce ölen yoldaşlarını.
Nasıl kara toprağa koydular başlarını.
 
Onlar da, senin gibi yaşarlardı dünyâ'da.
Nasıl ölüp gittiler ummadıkları anda.
 
İşte, nasıl yuttuysa onları kara toprak,
Çok yakında, seni de yutacaktır muhakkak.
 
Mezardaki hâlini hiç düşünmüyor musun?
Nasıl birbirlerinden ayrılacak her uzvun.
 
Sonra mezarındaki o "kurtlar", o "böcekler",
Gözlerini, dilini kemirip yiyecekler.
 
Sen o vaziyetteyken, gelirler vârislerin. 
Hemen taksîm edilir bıraktığın "servet"in.
 
Hattâ "hanım"ın dahî, başkasıyle evlenir.
Bunları göreceksin yakında sen de bir bir.
 
Senden evvel ölenler pişmânsa nasıl şu an,
Sen de gaflet edersen, olursun öyle pişmân.
 
Halbuki sen onlardan  kaldın da az geriye,
Hâlâ bir ders ve ibret almazsın, acep niye?
 
Her gün görüyorsun da geçen cenâzeleri,
Niçin düşünmüyorsun hiç “Ölüm” ve “Ecel”i?
 
Zannetme ki onları seyredersin böyle hep.
Bir gün götürmezler mi seni de böyle acep?
 
Ey nefsim uyan artık, ömrün sona geldi bak.
Az daha yaşasan da, öleceksin muhakkak.
 
Bir şey “Muhakkak” ise, onu “Oldu” bilmeli.
O halde uzak değil, yakında bil eceli.
 
Düşün ki, ona göre yapasın bir hazırlık.
Sonsuz bir yolculuğa” çıkıyorsun sen artık.
 
Pişmân olmamak için yarın “Mîzân” önünde,
Bütün hazırlığını yap ve bitir bu günde.
 
Zîrâ o gün, mahşerde, "hesap" var her bir işten.
Hesap kötü giderse, kurtulunmaz “Ateş”ten.
 
Öyleyse çok oku da öğren ilmihâlini.
Ve hemen buna göre düzelt bütün hâlini.
 
İlim”, “Amel” ve “İhlâs” lâzımdır önce sana.
Yoksa, kavuşamazsın âhiret'te ihsâna.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Tövbe Etmek
Tövbe”, pişmân olmaktır işlenilen günâha.
Hâlisen boyun büküp, sığınmaktır Allaha.
 
Hiç kimse kurtulamaz tövbe ve istiğfârdan.
Zîrâ uzak değildir kul kusûr ve hatâdan.
 
Hiç günâh işlememek, “Melekler”e mahsustur.
Günâh işliyemezler, çünkü onlar mâsumdur.
 
Bütün “Peygamberler” de, günâhtan uzaktırlar.
Onlar, Hak teâlânın korumasındadırlar.
 
Fakat la’în şeytanın, ahvâli şudur ki hep,
Allahü teâlâya isyân eder rûz-ü şeb.
 
İkisi arasında yer alır bu "insanlar".
Günâh işler ve lâkin eder tövbe, istiğfâr.
 
Tövbe için, Kur'ânda buyurur ki Rabbimiz:
“Ancak tövbe etmekle kurtulabilirsiniz.”
 
Ve şöyle buyurur ki hadîste Resûlullah:
“Hiçbir insan yoktur ki, yapmasın hatâ, günâh.”
 
Lâkin tövbe ederse her günâhın peşinden,
Onlardır en iyisi, günâhkârlar içinden.
 
Yine buyurdular ki o Server buna dâir:
“Günâha tövbe eden, hiç yapmamış gibidir.”
 
Mârifet nûru ile bakan şöyle anlar ki,
Günâh “Zehir” gibidir, yâhut da “Ateş” gibi.
 
Zehir yiyebilir mi bir insan bile bile?
Yâhut tutabilir mi ateşi eli ile.?
 
Lâkin nefis ve şeytan, zehiri “Bal” gösterir.
Ancak ârif olanlar, bu sırrı görebilir.
 
Süleymân-ı Dârânî buyurur ki şöylece:
“Kul, boşa geçirdiği ömrü için sâdece,
 
Gözünden, "yaş" yerine "kan" gelinceye kadar,
Ağlasa, yeri vardır devamlı leyl-ü nehâr.”
 
Çok kıymetli “Cevher”e sâhip olan bir kimse,
Üzülür, içi yanar onu kaybetti ise.
 
Cezâ da görecekse hele o bunun için,
Daha fazla üzülür, doğrusu budur işin.
 
İşte insan ömrünün “Her nefes”i de aynen,
Çok kıymetli mücevher hükmündedir esâsen.
 
Çünkü o nefeslerin bilinirse kıymeti,
Ele geçirebilir ebedî seâdeti.
 
Gelince melek-ül mevt kula mevt zamanında,
“Ölüyorum” diyerek, telâşlanır ânında.
 
Ve der ki: “Ey Azrâil, bir miktar ver de izin,
İstiğfâr eyliyeyim Rabbime affım için.”
 
O der ki: “Nice günler vardı senin önünde,
Ve lâkin şimdi bitti, kalmadı bir tek gün de.”
 
Hâlisâne bir tövbe, elbet kabûl edilir.
Ve lâkin şartlarına uymak da lâzım gelir.
 
Şüphe etme, tövbenin kabûl edildiğine.
Şüphe et ki, “Şartları getirdin mi yerine?”
 
Gönüller, “Temiz ayna” gibidir sanki birer.
Siyah leke” bırakır onda kötü fiiller.
 
Peşinden iyi bir iş icrâ edildiğinde,
Birer “Nûr” peydâ olur o ayna üzerinde.
 
Resûlullah buyurdu: “Günâhtan sonra, hemen,
Bir iyi amel yap ki, silsin onu tamâmen.”
 
Su, nasıl temizlerse, elbisenin kirini,
Sevaplar da, temizler günâhın pisliğini.
 
Göke varacak kadar yapsan da fazla günâh,
"Hâlis tövbe" edince, affeder onu Allah.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Tövbe Kabul Edilir
Resûlullah buyurdu: “Vardır ki bâzı kullar,
Günâhı sebebiyle, Cenneti kazanırlar.”
 
“Nasıl olur?” denildi, buyurdu ki: “Günâha,
Tövbe istiğfâr edip, unutmaz onu daha.”
 
Öyle pişmân olur ki, şeytan da hayret eder.
Ve “Keşke bu günâha sokmasaydım onu” der.
 
Allah, bir Peygambere buyurdu: “Git müjde ver.
Mü’mini affederim, tövbe ederse eğer.”
 
Bir velî buyurdu ki: “Tövbe edip yatınız.
Ertesi güne dahî, tövbeyle başlayınız.”
 
İsrâiloğulları zamanında bir kişi,
Vardı ki, fâsık olup, günâh idi her işi.
 
Fakat günün birinde, oldu nâdim ve pişmân.
Tövbe etmek istedi bütün günâhlarından.
 
Ve lâkin düşündü ki: “Pek fazladır günâhım.
Acabâ tövbe etsem, affeder mi Allahım?”
 
Bunu öğrenmek için, acele bir âlime,
Gidip dedi: “Cevap ver benim şu suâlime.
 
Doksandokuz kişiyi öldürmüş bir adamım.
Eğer tövbe edersem, affeder mi Allahım?”
 
“Hayır etmez” deyince, öldürdü onu dahî.
“Yüz” oldu böylelikle onun öldürdükleri.
 
Gitti başka âlime, sordu yine durumu:
“Yüz kişiyi öldürdüm, tövbem kabûl olur mu?”
 
Dedi: “Olur ve lâkin terk et sen bu diyârı.
Filân köye hicret et, iyidir insanları.”
 
Tövbe edip, o köye giderken fakat bu zât,
Ömrü nihâyet bulup, o yolda etti vefât.
 
Azap melekleriyle, rahmet melâikesi,
Rûhunu götürmeye, oraya geldi hepsi.
 
Ve lâkin bir hususta eylediler ihtilâf.
“Bu mevtâ bize âit” diyordu iki taraf.
 
Hak teâlâ buyurdu: “Tartışmayı bırakın!
Ölçün iki tarafı, nereye daha yakın?”
 
İyi köye, “Bir karış” yakın bulunca onu,
Rahmet melâikesi aldı onun rûhunu.
 
Lâkin “Hâlis tövbe”nin vardır ki işâreti,
Pişmânlık ateşiyle kavrulur, yanar içi.
 
Ne kadar çok olursa pişmânlığı kişinin,
Öyle çok tesir eder affa kavuşmak için.
 
Günâhlar sebebiyle, kalpteki “Siyah iz”ler,
Pişmânlık ateşiyle ancak temizlenirler.
 
Resûlullah buyurdu: “Tövbekârlarla otur.
Çünkü o kimselerin kalpleri ince olur.”
 
Bir gönül, ne kadar çok temiz ve safsa eğer,
O kişi, günâhlardan o kadar nefret eder.
 
Vaktiyle bir Peygamber, günâhkâr bir kişinin,
İsteğiyle, Allaha yalvardı affı için.
 
Ona vahiy geldi ki: “Yerde ve göktekiler,
O kulun affı içir şefâat etse eğer,
 
Affetmem o kimsenin günâhını ben aslâ.
Zîrâ pişmân olmuyor günâhına ihlâsla.”
 
Günâhlar, ayrılsa da "büyük-küçük" diyerek,
Günâhların hepsi de, aslında “Büyük”tür pek.
 
Zîrâ düşünmeli ki, “Günâh ile o insan,
Kime karşı gelmiştir, kime etmiştir isyân?”
 
Mâdem ki Hâlık'ına isyân etti o kimse,
Günâhın küçüğü de, "Büyük"tür öyle ise.
 
İMAM-I GAZALİ (Rahmetullahi Aleyh) Tul-i Emel
Tûl-i emel” şudur ki, dünyâ'yı sevenlerin,
Burada, çok yaşamak arzusudur zevk için.
 
Emel ve arzuları, hem uzun, hem de çoktur.
O, bu emellerinin ardınca koşup durur.
 
Kurtulabilmek için insan tûl-i emel’den,
Dünyâ muhabbeti”ni atmalı kalpten hemen.
 
Söküp atmak için de dünyâ muhabbetini,
İyi tanımalıdır onun hakîkatini.
 
Dünyâ’nın içyüzünü anlarsa biri eğer,
Bunu, kendi nefsine anlatıp şöyle söyler:
 
“Ey nefsim, ne ki Hakk’tan uzaklaştırır seni,
İşte “Dünyâ” onlardır, zararlı bil hepsini.
 
Dînin yasak ettiği “Haram” ile “Günâh”lar,
Bu târif mûcibince, hepsi dünyâ olurlar.
 
Dünyâ'nın zevkleri de, kısa sürer esâsen.
Onlar da, ölüm ile elinden çıkar zâten.
 
Dünyâ “Gölge” gibidir, önün sıra gider hep.
Gölgesine yetişen bir kimse var mı acep?
 
Ey nefsim, sen kaçarsan eğer dünyâ malından,
Aksine, dünyâ senin koşup gelir ardından.
 
Dünyâ, çok vefâsızdır, bir “Üzüntü”, bir “Sevinç”.
Böyle bir yalancıya insan inanır mı hiç?
 
Böyle iken, bir mü’min, bırakıp âhiret'i,
Dünyâ'ya sarılırsa, ne olur âkıbeti?
 
Bak, ömrün azalıyor, “Ölüm”e gidiyorsun.
Hazırlığın bile yok, niçin üzülmüyorsun?
 
Ey nefsim, bu dünyâ'nın böyledir işte hâli.
Niçin hâlâ gezersin “Uyur-gezer” misâli?
 
Dünyâ'nın bu hâlini mâdem ki biliyorsun,
Peki, "tûl-i emel"e niçin sarılıyorsun?”
 
Lâkin bu tûl-i emel, farklıdır her insanda.
Bâzısı “Devam üzre” kalmak ister dünyâ'da.
 
Böyle istemese de, yine bâzı kimseler,
Yaşlanıncaya kadar” yaşamayı isterler.
 
Bâzı müslümânlar da vardır ki yine fakat,
İstemez “Bir sene”den fazla sürsün bu hayat.
 
En çok, "bir sene" için yapar her hesâbını.
Daha ilerisine, hiç yormaz kafasını.
 
Bâzısı da, “Bir gün”ün bakar hazırlığına.
Ertesi günü bile, getirmez hatırına.
 
Bâzısı da vardır ki bunlardan da ileri,
Bir saat”tır onların dünyâ düşünceleri.
 
Yine bâzıları da vardır ki mü’minlerden,
Ölüm'ü, “Bir an” bile unutmazlar kat'iyyen.
 
Her insan, kendisini sanır "kısa emelli".
Lâkin bu, her insanın hâlinden olur belli.
 
Kim âhiret işine veriyorsa öncelik,
Ve yoksa gevşekliği dîninde bir zerrecik,
 
Eğer unutmuyorsa ölüm'ü kısa bir an,
İşte “Kısa emelli”, böyle olur bir insan.
 
Şöyle der ki eshaptan “Huzeyfe” hazretleri:
Zaman-ı seâdette, muhakkak her gün biri,
 
Çıkıp, seslenirdi ki şöylece: “Ey insanlar!
Göç için hazırlanın, ölüm'e az zaman var”.
 
Hazreti Ömer’in de şöyleydi ki âdeti,
Her gün, biri, kendine hatırlatırdı mevti.
 
O kimse, ücret ile, her gün gelip bir sefer,
Şöyle seslenirdi ki: “Öleceksin yâ Ömer!”
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) Asıl Hastalık
"İmâm-ı Rabbânî"nin devrinde, bir müslümân,
Ağır bir hastalığa tutulmuştu bir zaman.
 
Lâkin hangi doktora gittiyse de, o yine,
Bir çâre bulunmadı bu kimsenin derdine.
 
"İmâm-ı Rabbânî"yi işitti en nihâyet.
Mektupla, bu velîden istedi duâ, himmet.
 
"İmâm" vâkıf olunca onun bu durumuna,
Şöyle bir mektup yazıp, gönderdi o gün ona:
 
(Şefkatli anne gibi, kendine bu ihtimâm,
Daha ne güne kadar edecek böyle devam?
 
"Beden"in derdi ile dertlenip üzülmeniz,
Daha çok sürecek mi, gaflete gelmeyiniz.
 
Halbuki bir de “Gönül” vardır ki her kişide,
Eğer o “Hasta” ise, “Asıl dert” budur işte.
 
Bu hastalık yanında, bedenin her illeti,
Öyle hafif kalır ki, olmaz ehemmiyyeti.
 
Bir gönül, tutulmuşsa Allahtan gayrısına,
O kalp “Hasta” demektir, hayır gelmez insana.
 
Şu kısacık ömürde, her şeyi bırakarak,
Kalbi, bu hastalıktan kurtarmalı muhakkak.
 
Zîrâ “Kalp selâmeti” isterler âhiret'te.
Bunu, her şeyden evvel halletmeli elbette.
 
Halbuki biz insanlar, bunu hiç düşünmeyip,
Bedenin rahatını düşünürüz, ne garip.)
 
Bir gün, sevdiklerinden genç bir talebesine,
Şu nasîhatı yazıp, gönderdi kendisine:
 
(Ey oğlum dünyâ fânî, ebedîdir âhiret.
Ölüm”, bir gün herkese gelecektir âkıbet.
 
Cehennemin azâbı, çok şiddetli ve acı.
Kalbini, hastalıktan kurtarmaktır ilâcı.
 
Aklı olan”, şimdiden hazırlanır o güne.
Aldanmaz bu dünyâ'nın sahte güzelliğine.
 
Dünyâ mâl-ü mülküne, "Ahmak" olan aldanır.
Akıllı insan” ise, ölüm'e hazırlanır.
 
Büyük nîmet bilerek, şu kısacık hayâtı,
Çalışıp kazanmalı, ebedî mükâfâtı.
 
Ey oğlum, “Tavşan gibi” gözü açık olarak,
Daha ne vakte kadar sürecek bu uyumak?
 
Halbuki bu gafletin sonu, “Rezîl olmak”tır.
Dünyâ ve âhiret'te, bir şey kazanmamaktır.
 
“Mü’minûn sûresi”nde, bu bâbta cenâbı Hak,
Buyurdu: (Yaratmadım sizi abes olarak.)
 
Yâni yaratıldı ki bu insanlar ve cinler,
Allahü teâlâya ibâdet eylesinler.
 
Sırf “Ona kulluk” iken yaratılış gâyemiz,
Nasıl bunu unutup, isyân edebiliriz?
 
Ne kadar yaşasa da, ölecektir her insan.
Ve hesap verecektir, o gün her yaptığından.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) BU ÖMÜR, FIRSATTIR
"İmâm-ı Rabbânî" ki, velîler incisiydi.
İkinci bin yılın yenileyicisiydi.
 
Bir mü'mine, mektupda buyurdu: (Aman, sakın!
İyi bil kıymetini bu "gençlik zamanı"nın.
 
Bu vakti, oyun ile ve fuzûlî şeylerle,
Geçirme ki, sonunda hiçbir şey geçmez ele.
 
Ceviz, kozalak gibi, fâidesiz şeylerin,
Arkasında koşmakla, geçerse bu gençliğin,
 
Sonunda pişmân olup, "Âh" edersin elbette.
Ve çetin azaplara düşersin âhiret'te.
 
Kıyâmette, azaptan kurtulabilmek için,
Bu dînin sâhibine ittibâ etmelisin.
 
Geçici lezzetlere, çabuk biten zevklere,
Aldanma ki, bu şeyler geçirmez bir şey ele.
 
Ömrünü, fâidesiz şeyler ile geçirmek,
Akıllı olanlara yakışan şey değil pek.
 
Şaşılacak tarafı şudur ki asıl işin,
"Güzel" görünmektedir gözlerine bu "Çirkin".
 
Bütün vakitlerini, "Dünyâ" için harcamak,
Sırf ahmak olanların işidir hemen ancak.
 
Bu ömür fırsatının, bilerek kıymetini,
"Allaha kulluk" ile geçirmeli vaktini.
 
Asıl iş, Sâhibine itâat eylemektir.
Habercinin görevi, ancak haber vermektir.
 
İnsanların yaptığı, boş dedikodulara,
Aldırıp da, kendini sakın üzme onlara.
 
Halkın "Kötü" bildiği bir kimse, "İyi" ise,
Çok büyük seâdettir, sevinmeli o kimse.
 
Fakat aksi olursa, bu, çok tehlikelidir.
Halkın övmelerine, kulak vermemelidir.)
 
Başkasına, mektupta buyurdu ki: (Evlâdım!
Bize gönderdiğiniz mektûbu bugün aldım.
 
Bu dünyâ işlerinin bozukluğu, hiç size,
Sebep olmamalıdır aslâ üzülmenize.
 
Zîrâ dünyâ işleri, hiç üzülmeye değmez.
Çünkü Allah, "Dünyâ"ya bir zerre değer vermez.
 
Dünyâ'da olan her şey, geçecek, yok olacak.
Gönlünü bu fânîye, "Ahmaklar" bağlar ancak.
 
Allahü teâlânın beğendiği işlerin,
Arkasında koşmaya bakmalı bunun için.
 
Gönlünü, bu dünyâ'ya bağlıyan kişilerle,
Arkadaşlık etmekten, pişmânlık geçer ele.
 
Onlarla görüşmekten, "Arslandan kaçar" gibi,
Hattâ daha ziyâde kaçmak îcâb eder ki,
 
Aslan, canını alır sâdece insanların.
Bu da, faydasınadır âhiret'te onların.
 
Dünyâ düşkünlerinin daha çoktur zararı.
Çünkü "Sonsuz ölüm"e sürükler insanları.
 
Onlarla konuşmaktan ve onları sevmekten,
Şiddetle kaçmalıdır arkadaşlık etmekten.
 
"Zengine, malı için alçaklık gösterenin,
Gider üçte ikisi, dîninin o kimsenin."
 
Bunu, Peygamberimiz buyurmuştur hadîste.
Titiz davranmalıdır öyle ise bu işte.
 
Bir mümin, bu belâya yakalandıysa, artık,
Kurtuluş nerededir, nerede müslümânlık?
 
Uygunsuz kimselerle çok sıkı görüşmekten,
Bunları duyacak hal kalmamış sizde hepten.
 
Bunun için bu kadar ağır ve sıkı yazdım.
Çünkü hafif şeylerle, uyanmazdın evlâdım.)
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) DÎNE UYMAK ESASTIR
"İmâm-ı Rabbânî" ki, büyük âlim ve velî.
Kararmış gönüllere şifâ oldu sözleri.
 
Bu zât buyuruyor ki: Seâdete kavuşmak,
"Allahın Resûlüne uymak"la olur ancak.
 
"İslâm"dan, zerre kadar ayrılan bir kimsede,
Seâdetten iz olmaz, hârika gösterse de.
 
Onun göstereceği hârikulâde haller,
Onu, iki cihânda felâkete sürükler.
 
Kim ki, Resûlullaha hakkıyla tâbi olmaz,
Yarın mahşer gününde, azaptan kurtulamaz.
 
Şu bir kaç günlük ömrü, Allahü teâlânın,
Beğendiği şekilde geçirmeğe bakalım.
 
Bir kimsenin işinden, Rabbi râzı olmazsa,
Ölmesi, hayırlıdır onun yaşamaktansa.
 
Uydurmamış olsan da, islâma her hâlini,
Hak teâlâ, görüyor senin her ef'âlini.
 
Hâzırdır ve nâzırdır elbette cenâbı Hak.
Ve senin her işini, görmektedir muhakkak.
 
Kullara ne oldu ki, bile bile bunları,
Korkmadan işliyorlar, haram ve günâhları.
 
O haramı işlerken, birisi görse eğer,
O işi işlemekten, hemence vaz geçerler.
 
Bir kuldan utanıp da, Allahtan çekinmemek,
Müslümâna yakışan bir hal olmasa gerek.
 
Öyleyse ey evlâdım, "îmân"ın çıkmasından,
Allahü teâlâya sığınmalı hep insan.
 
Ve sık sık, "Lâ ilâhe illallah" söyliyerek,
Îcâb eder, îmânı an be an yenilemek.
 
Günâh işler için de, tövbe edip her sefer,
Allahü teâlâya yalvarmak îcâb eder.
 
Hem de bu istiğfârda, etmeli ki acele,
Belki başka müsâit bir vakit geçmez ele.
 
Bir hadîsi şerîfte buyuruldu ki aynen:
"Aldandı, ziyân etti yarın yaparım diyen."
 
Bu ömür, insanların büyük sermâyesidir.
Onu, yarar işlerle değerlendirmelidir.
 
Dinden, kıl ucu kadar ayrılık mevcut ise,
Kendini tehlikede bilmelidir o kimse.
 
"Allah adamları"ndan birisini bularak,
Ona tâbi olmalı, her işte tam olarak.
 
Ona karşı gelmekten, sakınmalı pek fazla.
Yoksa, istifâdesi olamaz ondan aslâ.
 
Onun tek bir işini hor görmek, beğenmemek,
"Öldürücü zehir"dir, titremek, korkmak gerek.
 
Ey oğlum, sen bunları bilirsin belki biraz.
Fakat sırf bilmek ile, hiçbirşey kazanılmaz.
 
Bir hasta, ilâcını öğrenebilir, fakat,
Onu kullanmadıkça, bulamaz yine sıhhat.
 
Onun, o hastalığın ilâcını bilmesi,
Onu iyi etmeye yetişmez tabii ki.
 
Bütün Nebîlerin ve âlimlerin hep bir bir,
Bildirdikleri şeyler, sırf işlemek içindir.
 
Bilmek, mahşer gününde fayda etmez insana.
Bilâkis hüccet olur, azap yapılmasına.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) DİRİLMEK OLMASAYDI
Dünyâ'ya, milyonlarca insan gelmiş ise de,
Bir müddet yaşıyarak, ölüp gitmiş hepsi de.
 
Bunlardan kimi zengin, fakirmiş kimileri.
Bâzısı güzel olup, çirkinmiş bir diğeri.
 
Kimi zâlim, kimi de, mazlum imiş hayatta.
Bunlar da geçip gitti, unutuldu da hattâ.
 
İnanmış, “Müslümân”dı bunlardan bâzıları.
İnanmamış “Kâfir”di, geriye kalanları.
 
Kâfirler diyorlar ki: “Öldüğünde insanlar,
Ebediyyen yok olup, tekrar yaratılmazlar.”
 
Bu fikir, her ne kadar değilse de hakîkat,
Yâni böyle iddiâ, olsa da çürük, sakat,
 
Böyle bir ihtimâle, mâzallah bir an için,
Var” desek de, bir zarar olmazdı bizim için.
 
Yâni bu kâfirlerin dedikleri olsaydı,
Yarın öldükten sonra dirilmek olmasaydı,
 
Bundan, kendilerine gelmezdi bir menfaat.
Olmazdı bize dahî, bir sıkıntı ve âfât.
 
Her insan, ebediyyen yok olup kalırlardı.
Ne onlara “Mükâfât”, ne bize “Cezâ” vardı.
 
Ve lâkin dedikleri çıkmayınca onların,
Çok acı bir azâba düşecek onlar yarın.
 
Ey insan iyi düşün, bu gün, yarın, nihâyet,
Bunlardan biri dahî, sen olacaksın elbet.
 
Nasıl “Hayâl” olduysa önceki senelerin,
Yine hayâl olacak, bütün didinmelerin.
 
İyi düşün, ölünce, iki gurup insandan,
Hangisinde olmayı istersin sen o zaman?
 
Hiç birinde olmayı istemem” diyemezsin.
Çâresiz, ikisinden birine gireceksin.
 
Sonsuz ateşte yanmak”, ihtimâl olsa bile,
İster misin ateşte yanmayı bile bile?
 
Allahın varlığını, Cenneti, Cehennemi,
Şimdi red edemiyor akıl, din ve fen ilmi.
 
Fen, “Böyle şey olamaz” demiyor, diyemiyor.
Bilâkis varlığını deyip, isbât ediyor.
 
Çünkü “Sonsuz hayât”ın varlığını gösteren,
Sayılmıyacak kadar delil var sarâhaten.
 
Dünyâca meşhur olan kitaplıklar, lebâleb,
Bu delilleri yazan kitaplarla dolu hep.
 
Nefsânî zevklerine aldanıp lâkin onlar,
Yalnız “Körü körüne” inkâra gidiyorlar.
 
Halbuki islâmiyyet, zevki yasak etmiyor.
Bilâkis dîne uygun zevke izin veriyor.
 
Aklı olan, islâma uygun tarzda zevklenir.
Ve "İslâm ahlâkı"yla süslenir, zînetlenir.
 
Kötülük yapana da, iyilik, ihsân eder.
Bunu yapamasa da, hiç olmazsa sabreder.
 
Bölücülük yapmayıp, uzlaştırıcı olur.
Dünyâ ve âhirette, bulur rahat ve huzûr.
 
Seâdetlerin başı, “Müslümân olmakta”dır.
Müslümân olmak ise, zor değil, çok kolaydır.
 
Altı şeyi öğrenip, bunlara tam inanan,
Kimseye, nasîb olur bu devlet, yâni "Îmân".
 
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) DÜNYÂ FÂNÎDİR
"İmâm-ı Rabbânî"nin "Mektûbât" kitâbında,
Şöyle buyuruluyor bu "Dünyâ"nın hakkında:
 
Oğlum, dünyâ hayâtı, kısa ve geçicidir.
Âhiret azâbıysa, sonsuz ve şiddetlidir.
 
İleriyi tam gören akıl sâhiplerinin,
Hazırlıklı olması lâzımdır bunun için.
 
Bu "Dünyâ"nın tadına, sahte güzelliğine,
Aldanan, yarın düşer bir pişmânlık içine.
 
İnsanların şeref ve îtibârı, eğer ki,
Sâdece "dünyâlık" ve "mal" ile ölçülseydi,
 
Dünyâlığı çok olan "kâfir" ve "münâfıklar",
Herkesten daha fazla kazanırdı îtibâr.
 
Dünyâ'nın görünüşü, güzel de olsa yine,
Sırf "Ahmak"lar aldanır, onun güzelliğine.
 
Şu birkaç günlük ömrü, bilerek büyük fırsat,
"Allaha ibâdet"le geçirmeli her saat.
 
Allahın kullarına, iyilik etmelidir.
Bunu, kurtuluş için vesîle bilmelidir.
 
İki şey lâzımdır ki azaptan halâs için,
Bunu, iyi bilmesi lâzımdır her kişinin.
 
Birincisi, Allahın emr-ü nevâhîsine,
Kıymet vermek ve saygı göstermektir hepsine.
 
Ve O'nun yarattığı, bilcümle mahlûkâta,
Şefkat ve merhametle davranmaktır mutlaka.
 
Allahın Resûlünün, Rabbimizden alarak,
Bize getirdikleri, hep doğrudur muhakkak.
 
Sayıklama, eğlence, şaka sözler değildir.
O, hiç yalan söylemez, "Muhammed-ül emîn"dir.
 
O halde, "Tavşan gibi" gözü açık olarak,
Daha ne güne kadar sürecek bu uyumak?
 
Bu uyumanın sonu, rezîl rüsvây olmaktır.
Âhiret'te eli boş, mahrum kala kalmaktır.
 
Biliyorum gençsiniz, kaynamakta içiniz.
Dünyâ nîmetlerinin tamam içindesiniz.
 
Dünyâ nîmetleriniz tamam ise de, fakat,
Yarın bu sözlerimiz, olacak bir hakîkat.
 
Yine de, elinizden bir şey kaçmış değildir.
Allahü teâlâya yalvaracak vakittir.
 
Dünyâ'da felâketten, âhiret'te azaptan,
Kurtulabilmek için, iki şey vardır el'an:
 
Birisi, Rabbimizin her emrine sarılmak.
İkincisi, haram ve günâhlardan sakınmak.
 
İkincisi, ilkinden çok mühimdir ki daha,
"Verâ" ve "Takvâ" denir haramdan sakınmaya.
 
Bir gün, Resûlullaha dediler ki: (Filân zât,
Gece gündüz uğraşıp yapıyor fazla tâat.)
 
Buyurdu ki: (Hiçbirşey verâ gibi olamaz.)
"Günâhtan kaçınmak"tır buyurdu yâni esas.
 
İnsanların, melekten üstün olabilmesi,
"Verâ" sâyesindedir çok yükselebilmesi.
 
Melekler de, pek fazla ibâdet ediyorlar.
Halbuki hiç terakkî edemiyorlar onlar.
 
O halde, haramlardan kaçınmak pek evlâdır.
Bu dinde en kıymetli, en üstün şey "Takvâ"dır.
 
İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) DÜNYÂ MEL'ÛNDUR
"İmâm-ı Rabbânî"nin "Mektûbât" kitâbında,
Şöyle buyuruluyor, dîne uymak bâbında:
 
(Ey oğlum, Hak teâlâ yarattı ins ve cinni,
Ki, hakkıyla yapsınlar kulluk vazîfesini.
 
Allahü teâlâya, mânen daha yaklaşmak,
"Onun Peygamberine uymak"la olur ancak.
 
Her bir hareketini uydurmadıkça Ona,
Kavuşmak mümkün olmaz Allahın rızâsına.
 
Hak teâlâdan başka, neye gönül verilse,
"Mâbud" yapılmış olur o şeyler her ne ise.
 
Bu halden kurtulmanın çâresi de, bir tektir.
O da, "O'ndan gayriye hiç gönül vermemek"tir.
 
Hiç bir şeyin ardına düşmemeli ki insan,
Gönlünü, sırf Allaha verebilsin her zaman
 
"Cennet nîmetleri"ni istemek bile hattâ,
Bu tasavvuf yolunda, sayılır kusur, hatâ.
 
"Cennet"i arzu etmek, sevap ise de gerçi,
Yine de büyük zâtlar, günâh bilir bu işi.
 
"Cennet"e gönül vermek, böyle günâh olunca,
"Dünyâ"ya düşkün olmak neye varır acabâ?
 
Çünkü "Dünyâ", Allahın sevmediği şeylerdir.
Yarattığından beri, hiç kıymet vermemiştir.
 
Allahın sevmediği şeylere düşkün olmak,
Hatâ ve günâhların temelidir muhakkak.
 
Bunlara düşkün olan ve ardlarından giden,
Kötü durumda olup, uzaktır merhametten.
 
Bir hadîsi şerîfte Allahın Peygamberi,
Buyurdu ki: "Bu dünyâ, mel'undur elbette ki."
 
Dünyâ'da, "Allah için" olmıyan ne varsa hep,
Çirkin ve günâh olup, mel'undur bundan sebep.
 
Yine O buyurdu ki: (Ey oğlum, dünyâ nedir?
Sana, Hak teâlâyı unutturan şeylerdir.
 
Para pul, mevkî makam, kadın, çocuk ve şöhret,
Eğer böyle iseler, "Dünyâ"dır hepsi elbet.
 
Unutturmuyor ise Rabbini sana bunlar,
Dünyâ değil, "Âhiret işi"nden sayılırlar.
 
Bir "çöpçü" düşünün ki, fakir olsun be gâyet.
Gönlünü, bu dünyâ'ya bağlamamışsa şâyet,
 
Kalbi dünyâ'ya bağlı koltuktaki "zengin"den,
Kat kat daha kıymetli, iyidir bu sebepten.
 
Öyleyse hiçbir şeye düşkün olmamak için,
Gayret sarfetmeli ki, esâsı budur işin.
 
Dünyâ düşkünlerinden, "Arslandan kaçar" gibi,
Hattâ daha ziyâde kaçmalı tabii ki.
 
Ey oğlum, kıymetini iyi bil bu hayâtın.
Lüzumsuz işler ile, geçirme onu sakın.
 
Yoksa, mahşer gününde pişmânlık olacaktır.
Resûlullah, bu bâbta şöyle buyurmaktadır:
 
"Hak teâlâ bir kulu, sevmiyor ise eğer,
Fâidesiz şeylerle onu hep meşgûl eder."
 
Farzları yapmayıp da, nâfileleri yapmak,
Bunun için, boş yere uğraşmaktır muhakkak.
 
Çünkü "Farz"ın yanında, "Hiç" kalır her "Nâfile".
"Büyük deniz" yanında, "Damla" da etmez bile.
 
Bir nâfile hac için, işlenirse haramlar,
Câiz olmıyacağı anlaşılır âşikâr.
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:162
Dün:1,733
Bu Ay:23,539
Toplam:13,617,457
Online Ziyaretçiler:4
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842