Turkce Ust Menu

Breadcrumbs

Şiirlerle Menkibeler

İMÂM-I RABBÂNÎ (Kuddise Sirruh) YARAR İŞ BİR TEKTİR
"İmâm-ı Rabbânî"nin, "Mektûbât" kitâbında,
Şöyle buyuruluyor bir nasîhatlarında:
 
(Hak teâlâ bizleri, o büyük Peygamberin,
Nûrlu olan yolunda bulundursun hep, âmîn!
 
Kurtarıp bu dünyâ'nın çerçöplerinden bizi,
Büsbütün kendisine bağlasın kalbimizi.
 
Ne kıymeti vardır ki paranın, malın acep,
İnsan, onun peşinde ömrünü harcasın hep.
 
"Ey insan, evin tarlan zindan olmuş baksana.
Ardında koştukların, düşman olmuş hep sana."
 
Oğlum, ne güne kadar sürecek daha gaflet?
"Ölüm" uyandırmadan uyanmalıdır elbet.
 
Ölmeden, âhiret'e yarar iş yapmalı ki,
İnsan, böyle kurtulur azaptan tabii ki.
 
Ey oğlum, âhiret'e yarar iş de, bir tektir.
O da, "Resûlullahın yolunda yürümek"tir.
 
Her şeyden daha önce, mü'mine lâzım olan,
Edinmektir dosdoğru bir "îtikad" ve "îmân".
 
İşlerde ve sözlerde, hattâ her harekette,
Emir ve yasaklara uymalıdır elbette.
 
Bu emirlere uymak, necâta olur sebep.
Yâni tatbik edene, iyilik getirir hep.
 
Bunlardan ayrılmaksa, elbette çok kötüdür.
İnsanı utandırıp, felâkete götürür.)
 
Yine bir mektûbunda buyurdu ki: (Evlâdım!
Ebedî seâdetler versin sana Allahım.
 
Bizlere doğru yolu ihsân etti Rabbimiz.
O göstermese idi, bulamazdık onu biz.
 
Allahın biz kullara gönderdiği Resûl'e,
İnandık, îmân ettik, bin canla, bin gönülle.
 
Zîrâ Ona uymakla, umulur sonsuz necât.
Ona uymıyanların, sonu olur fecâat.
 
Kul, "Bin sene" yaşasa ve etse ibâdetler,
Ve nefsine çektirse, çok sıkı riyâzetler,
 
Eğer Resûlullaha olmadı ise tâbi,
Bunların, "Arpa kadar" kıymeti olmaz tabii.
 
"Su" gibi görünürse nasıl ki çölde "Serap",
O ibâdetlerden de, alınmaz hiç bir sevap.
 
Lâkin Ona uyarak, yapılsa az bir amel,
O bin yıllık tâatten, olur üstün ve güzel.
 
Hattâ bir iş olmıyan "Uyku" bile meselâ,
Ona tâbi olunca, olur güzel ve âlâ.
 
"Kaylûle etmek", yâni, gün ortasında biraz,
Uyumak, o Resûl'ün âdetiydi kış ve yaz.
 
Ona tâbi olmayı düşünerek bir kimse,
Eğer gün ortasında, bir miktar uyur ise,
 
Bu "uyku"dan, o kadar görür ki çok menfaat,
O bin yıllık tâatten üstün olur kat be kat.
 
Çünkü bu, Ona tâbi olarak uyumuştur.
O ise, Ona değil, kendisine uymuştur.
 
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) Salih, Veli, Mürşid
Evliyâ-yı kirâmdan olan bu mübârek zât,
"Mektûbât" kitâbında şöyle etti nasîhat:
 
(Biliniz ki, ebedî seâdete kavuşmak,
Bir mürşide, mânevî bağ ile olur ancak.
 
Bu da, onun hakîkî bir mürşid olduğunu,
Bilip ve inanarak, sevmekle olur onu.
 
Allahın sevgisini kazanabilmek için,
Çalışan müslümâna, denilir “Sâlih” mü’min.
 
Ve eğer kazanmışsa bir kimse bu sevgiyi,
Velî”, yâhut “Evliyâ” denilir buna dahî.
 
Başka insanların da kazanmasına eğer,
Çalışırsa, ona da denir “Mürşit” ve “Rehber”.
 
Kimin mânevî bağı, çok olursa rehbere,
Kavuşur daha fazla feyiz, bereketlere.
 
O Resûl'ün mübârek kalbinden çıkan "Nûr"lar,
Aynen bu rehberlerin kalbinden yayılırlar.
 
Sanki bir “Ayna” gibi, evliyânın kalpleri,
Yansıtır, aksettirir aynen o feyizleri.
 
Eğer rehberi görür, sesini işitirse,
O da teveccüh edip, feyz vermek ister ise,
 
Onun istîdâtı ve kâbiliyyeti kadar,
O rehberin kalbinden, kalbine feyiz akar.
 
İnsanda mevcut olan istîdât, kâbiliyyet,
"İslâma uymak" ile daha çok artar elbet.
 
Eğer islâmiyyete uymaz ise bir kimse,
O, aslâ kavuşamaz bereket ve feyize.
 
Mânevî râbıtası bozuksa bir kişinin,
O dahî kavuşamaz feyzine bir mürşidin.
 
Mânevî râbıtadan, şudur ki asıl maksat,
O mürşidi "sevmek" ve eylemektir "itâat".
 
Senelerce çekse de riyâzet, mücâhede,
Yine de bir rehberden edemez istifâde.
 
Yâni bir evliyâdan feyizyâb olmak için,
Onda, feyz olduğuna inanmak lâzım ilkin.
 
İnanır, onu sever, sözünü dinler ise,
Kavuşur o nisbette bereket ve feyize.)
 
Başka bir mektûbunda buyuruyor ki bu zât:
(Yavrum, bu gençlik çağı bulunmaz büyük fırsat.
 
En kıymetli zamanı "gençlik"tir bu hayâtın.
Çünkü hep yerindedir güç, kuvvet ve sıhhatın.
 
Bu zaman da geçiyor ve azalıyor artık.
Erzel-i ömür olan, geliyor "ihtiyarlık".
 
Yazık ki, gençliğini boşuna harcıyorsun.
En lüzumlu işini, sona bırakıyorsun.
 
Allahü teâlânın rızâsını kazanmak,
En şerefli iştir ki, lâzımdır ona bakmak.
 
Çünkü tek gâye ile yaratıldı ins ve cin.
O da, rızâullahı kazanmaları için.
 
Geriye atıyorsun sen bu mühim işini.
Ve hebâ ediyorsun yazık ki gençliğini.
 
En iyi zamanını, en kötü, düşman olan,
Nefsinin ardı sıra geçirmektesin her an.
 
Halbuki Resûlullah şöyle buyuruyorlar:
Yarın yaparım diyen, aldandı, etti zarar.”
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) Sana Senden Soracaklar
"Mektûbât" kitâbında buyuruyor ki bu zât:
Günâhlardan çok sakın, nefsine verme fırsat.
 
Her hâlinde tâbi ol, tam uy islâmiyyete.
"Ehli sünnet"e sarıl, kapılma bir bid’ate.
 
Sıkıntıda, Allahtan ümîdini kesme hiç.
Her bir darlıktan sonra, vardır rahat ve sevinç.
 
Sıkıntılı anda da, ferahlık vaktinde de,
Her hangi değişiklik olmasın ahvâlinde.
 
Yâni "Varlık" ve "Yokluk" olsa da sende bilfarz,
Bu, hiç değiştirmesin hâlini hem de pek az.
 
Hattâ yokluk olunca, artsın neş'en, sevincin.
Varlıkta da, bil'akis sıkılsın biraz için.
 
Âlimlerden birine soruldu bir gün bu iş.
Denildi: (Nasıl olur bir fakir, yâni derviş?)
 
Buyurdu: (Neş'elidir fakirlik anlarında.
Ve lâkin muzdariptir, varlıklı zamanında.
 
Rahatlıkta ararlar onlar sıkıntıları,
Hâdiseler değişse, değişmez hiç huyları.
 
Kendi kusurlarını düşünür ve ağlarlar.
Gayrinin kusûrunu görmezler ama zinhâr.
 
Sırf kendi kusûrunu görür onlar büsbütün.
Herkesi, kendisinden görürler daha üstün.)
 
Hattâ "Sırrî Sekatî" adında bir evliyâ,
Buyurdu: (Ben kimseden değilim iyi, âlâ.)
 
Bunu duyan kimseler, dediler ki: (Peki siz,
Şu fâsıklardan da mı, hiç üstün değilsiniz?)
 
Buna, Sırrî Sekatî buyurdular ki: (Evet.
Kendimi, onlardan da üstün görmem ben elbet.)
 
Her mü’mini görünce, demelidir ki: (Benim,
Bunun duâsındadır belki de seâdetim.)
 
Kimsenin gıybetini aslâ yapmamalıdır.
Hattâ yapan olursa, hemen susturmalıdır.
 
Emr-i mâruf, nasîhat yapmalıdır çok kere.
Mal yardımı yapmalı, böyle mücâhidlere.
 
Günâh işlemekten de, kaçmalıdır her saat.
Farzları edâ edip, yapmalı çok hasenât.
 
Dediler: (Hak teâlâ, bir kuldan râzı mıdır?
Bunu anlamak için, bir alâmet var mıdır?)
 
Buyurdu ki: (Zevk alır o kişi ibâdetten.
Nefret edip kaçınır, günâh ve mâsiyetten.)
 
Hadîste buyuruldu: (Tam hakîkî mü’minler,
İbâdetten zevk alır, günâhtan nefret eder.)
 
Fakirlik zamanında, üzülmez bir müslümân.
Bilir ki, Hak teâlâ servet de eder ihsân.
 
Dediler ki: (Efendim, hakîkî servet nedir?)
Buyurdu: (Âhiret'te, sonsuz rahat etmektir.)
 
Müslümân, bu dünyâ'da sıkıntı çekerse hep,
Âhiret rahatına olurlar bunlar sebep.
 
Lâkin bir şart ile ki, sabretmek îcâb eder.
Şikâyet eder ise, o servet elden gider.
 
Hadîste buyuruldu: (Çocukları çok olan,
Ve tâdil-i erkânla namâzlarını kılan,
 
Kimsenin gıybetini hiç yapmıyan mü’minler,
Kıyâmette, benimle haşr olurlar berâber.)
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) Cahillerden Kaçınız
Evliyâ-yı kirâmdan olan bu mübârek zât,
Bir gence mektûbunda şöyle etti nasîhat:
 
(Ehli sünnet âlimi arayıp bulmalıdır.
Onların kitâbını bulup okumalıdır.
 
Geçen her gün, her saat zîrâ kıymetlidir pek.
Bu dünyâ hayâtına, bir daha yoktur gelmek.
 
Ve en büyük nîmeti, "Sohbet"tir dünyâ'nın da.
Yâni o büyüklerin bulunmaktır yanında.
 
Edeb ile oturup, mübârek sözlerinden,
İstifâde etmektir, hattâ nefeslerinden.
 
Meşhur "Üveys-i Karnî", Resûl'ü, pek ziyâde,
Sevip, ibâdeti de pek çok olduğu halde,
 
Kavuştuğu derece, sahâbe-i güzînden,
Aşağılarda kaldı, Onu görmediğinden.
 
Sohbet”, bir an da olsa, berâber bulunmaktır.
Hiç konuşulmasa da, bir arada olmaktır.
 
Akıllı bir müslümân, geçmiş evliyâlardan,
Her hangi birisini okuyup kitaplardan,
 
O "Velî"yi düşünür, onu çok sever ise,
Kalbini, o velînin kalbine çevirirse,
 
Ona olan sevgisi ve hüsnü zannı kadar,
O "Velî"nin kalbinden, kalbine feyiz akar.
 
Edebilmek için de onlardan istifâde,
Edebli olmalıdır onlara pek ziyâde.
 
Yüksek derecelere kavuşabilmek için,
Sohbetine kavuşmak lâzımdır bir "mürşid"in.
 
Bu kısacık hayatta, bir büyüğe kavuşmak,
Çok şanslı olanlara müyesser olur ancak.
 
Dünyâ nîmetlerinin, en şerefli olanı,
Bulmak ve çok sevmektir bir “Allah adamı”nı.)
 
Yine o buyurdu ki: (Ömür, büyük nîmettir.
Önce yapacağın iş, "Dînini öğrenmek"tir.
 
Yalnız din öğrenirken, dikkatli olmak gerek.
Felâkete sürükler câhilden din öğrenmek.
 
Nasıl hasta bir kimse, mütehassıs tabîbi,
Ararsa, bu "Din" işi daha mühim tabii.
 
Câhil tabîbe giden, şifâ bulmaz ve ölür.
Câhil din adamıysa, felâkete götürür.
 
Gerçek din adamını, sahtesinden ayıran,
"İslâma yapışmak"tır her hâliyle ve her an.
 
Yakalanmamak için Cehennem azâbına,
Hiç yaklaşmamalıdır câhil din adamına.
 
Böyle câhil birinin kitâbını okuyan,
Dîni, doğru olarak öğrenemez ki ondan.
 
Allah adamları”nın, Allah rızâsı için,
Yazdığı kitapları okumalıdır ilkin.
 
Çünkü onlar, islâmı nakleder doğru ve tam.
Kendi kafalarından eklemezler bir kelâm.
 
Bu din "Nakil" dînidir, değildir "Akıl" dîni.
Söylemek doğru olmaz aklına geldiğini.
 
Bu doğru kitapları, bozuk olanlarından,
Ayırabilmek ise, en büyük nîmet, ihsân.
 
Buna kavuşanlara olsun ki çok müjdeler,
Bu devlet, her insana çünkü olmaz müyesser.)
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) Din Hırsızından Sakınız
Evliyâ-yı kirâmdan, büyük âlim, velî zât.
"Mektûbât" kitâbında eyledi çok nasîhat.
 
Bir yerde buyurdu ki: (Îtikad ve ameli,
Bozuk kimseler ile, aslâ görüşmemeli.
 
Bid’at sâhibiyle de, olma ki hem arkadaş,
Seni de, felâkete sürükler yavaş yavaş.
 
Kendisini “Şeyh” diye tanıtırsa bir kimse,
Lâkin hareketleri, dîne uygun değilse,
 
Hiç ona yakın olma, yakınsan ayrıl hemen.
Hattâ kaç o kimsenin bulunduğu beldeden.
 
Zîrâ o, çok sinsi bir "Hırsız"dır, ondan çekin.
Dînini, îmânını çalar o zîrâ senin.
 
O kişi gösterse de hârika ve kerâmet,
Şeytanın tuzağına düşürür seni elbet.
 
Böyle sahtekârlarla olma sakın arkadaş.
"Arslandan kaçar" gibi, yanlarından uzaklaş.)
 
Cüneyd-i Bağdâdî de buyurur ki şöylece:
(Tasavvufçu geçinen insanlar vardır nice.
 
Bunlar içerisinde, yalnız Resûl'e uyan,
Doğru olup, gerisi söylerler hîle, yalan.
 
Kim ki, islâmiyyete uymuyorsa ihlâsla,
Onu, "Allah adamı" zannetmeyin siz aslâ.
 
"Zâhid" gibi görünüp, “Âlim” de olsa nâmı,
İslâma uymadıkça olmaz "Allah adamı".
 
Dîne uymıyanların her sözleri "Zehir"dir.
Bu gibi kimseleri, hemen terketmelidir.
 
"Tasavvuf"un yegâne maksadı şu ki hattâ,
Bir kolaylık duymaktır emirlere uymakta.
 
Doğruyla yalancıyı ayıran bir fark vardır.
O da, Resûlullaha her hâliyle uymaktır.
 
Ona uygun olmıyan her bir hareketin de,
Hiçbir değeri yoktur, Hak teâlâ indinde.)
 
"Abdullah Dehlevî" de buyurur ki nihâyet:
(Çok açlık çekenlerde, hâsıl olur kerâmet.
 
Lâkin islâmiyyete uymadıkça tamâmen,
Bunlar, Allah adamı olamazlar kat'iyyen.)
 
"Abdullah bin Mübârek" adlı bir velî zât da,
Şöyle buyurmaktadır birine nasîhatta:
 
(Bir kimse, uymaz ise dînin edeblerine,
Mahrum kalır uymaktan "Resûl'ün sünneti"ne.
 
Sünnete uymakta da gevşekse bir müslümân,
"Farzlar"a tam uymaktan mahrum kalır o zaman.
 
Farz ve haramlarda da, gevşeklik olursa az,
Böyle olan bir kimse, aslâ "Velî" olamaz.)
 
Ebû Saîd Ebül Hayr hazretlerine  ise,
Dediler: (Su üstünde yürüyor falan kimse.)
 
Buyurdu ki: (Bu şeyler, hiç kıymetli değildir.
Zîrâ çöp ve saman da, sularda yüzebilir.)
 
Dediler ki: (Filân zât, uçuyor havalarda.)
Buyurdu ki: (Uçuyor sinek ve kargalar da.)
 
Dediler ki: (Efendim, bir kimse var ki yine,
Bir anda, bir şehirden gidiyor diğerine.)
 
Buyurdu ki: (Şeytan da yapıyor bu işleri.
Bunların, Hak indinde yoktur bir değerleri.
 
Mert olan, herkes gibi yaşar insanlar ile.
Lâkin Hak teâlâyı unutmaz bir an bile.)
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) Dünyanın Hakikati
Evliyâ-yı kirâmdan, çok büyük bir kimsedir.
Nasîhati, kalplere ederdi hemen tesir.
 
Bir gün de buyurdu ki: (İnsana, "dert" ve "belâ",
Gelirse, bilmeli ki gönderdi Hak teâlâ.
 
Belâyı O gönderir, belâdan O kurtarır.
Ve lâkin her birinin belli bir vakti vardır.
 
Aslâ mümkün değildir bu vakti değiştirmek.
Ve aslâ fayda etmez Ondan şikâyet etmek.
 
Lâkin Hak teâlâya, kim etse duâ, niyâz,
Rabbin merhametiyle, o dertten olur halâs.
 
Asıl "Duâ etmemek", kul için büyük belâ.
Zîrâ duâ edeni, seviyor Hak teâlâ.
 
Gelirse bu duâya sebep olan belâ, dert,
Onları belâ değil, bilmeli büyük "Nîmet".
 
Dünyâ'nın görünüşü, tatlı ve lezzetlidir.
Halbuki hakîkatte, "Öldürücü zehir"dir.
 
Bir daha iflâh etmez tuzağına düşenler.
Leş olur bu dünyâ'nın zehiriyle ölenler.
 
Ona, ancak deliler, ahmaklar gönül verir.
Zîrâ böyle olanlar, sâdece yerler zehir.
 
Şeker kaplı bir "Zehir", yaldızlanmış "Necâset",
Gibi olan dünyâ'ya, edilir mi muhabbet?
 
Aklı olan, aldanmaz sahte güzelliğine.
Ve bağlamaz gönlünü, zararlı zevklerine.
 
Bilâkis bu hayatta, Rabbinin rızâsını,
Almak için geçirir, her fırsat ve ânını.
 
Hangi iş, âhiret'te işe yarıyacaksa,
Sâdece o işleri îfâ eder bilhassa.
 
Kulluk vazîfesini, yerine getirir tam.
Emirlere sarılır, işlemez günâh, haram.
 
"Dünyâ", Hak teâlânın men ve yasak ettiği,
Zararlı şeylerdir ki, bilmeli bunu iyi.
 
Kimler ki, haramlardan sakınırlarsa eğer,
Dünyâ'ya aldanmamış sayılır o kimseler.
 
Allah, yasak etmedi hiçbir zevk ve lezzeti.
Zararlı kullanmayı sâdece yasak etti.
 
Yâni azgın ve taşkın kullanmak oldu yasak.
Câizdir fâideli ve edebli kullanmak.)
 
Bir gün de buyurdu ki: (Görünen, görünmiyen,
Her nîmet, gelmektedir Allahın kereminden.
 
Bu dünyâ'ya gelmekten, maksat ve gâye dahî,
Mutlak elde etmektir "rızâ-i ilâhî"yi.
 
Allahü teâlâya âit olan mârifet,
İnsana, iki yoldan vâsıl olur nihâyet.
 
Birisi, "ilim" ile yâni "akıl" iledir.
Bunu bildirenler de, "İslâm âlimleri"dir.
 
İkinci mârifetse, "Kalp"lerde olur hâsıl.
Bu da, "Evliyâlar"dan ehline olur vâsıl.
 
Evliyânın kalbinden, bu nûr ve feyzi alan,
"Ârif" olup, nefsi de sonunda eder îmân.
 
İşte "Hakîkî îmân" denir ki buna esas,
Böyle olan bir îmân, devamlıdır, yok olmaz.
 
Resûlullah buyurdu: "Yâ Rabbî, ihsânından,
Bir îmân istiyorum, sonu küfür olmıyan."
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) En Büyük İki Nimet
"Mâsum-i Fârûkî" ki, çok büyük velî bir zât.
"Mektûbât" kitâbında şöyle etti nasîhat:
 
(Eğer iki nîmete kavuşursa bir kimse,
Üzülmesin, hal ve zevk onda mevcud değilse.
 
Yâni hiç olmasa da, bir mânevî zevk ve hal,
O iki nîmet varsa, üzülmeye yok mahal.
 
Biri, islâmiyyete tam bir "tâbiiyyet"tir.
Öbürü de, üstâda, "sevgi ve muhabbet"tir.
 
Eğer bir müslümânda, bu ikisi var ise,
O, kavuşur her türlü "bereket" ve "feyiz"e.
 
Eğer bu ikisinden, olursa biri noksan,
Felâket olabilir âkıbeti o zaman.
 
İlim, amel, kerâmet, çok olsa dahî bilfarz,
Onu, felâketlerden yine de kurtaramaz.
 
Bu iki nîmetin de, elden çıkmasına hep,
Kötü arkadaş”larla bulunmaktır tek sebep.
 
Dinsiz veyâ mezhebsiz kimseler ile olmak,
Ve yâhut da onların kitâbını okumak,
 
Hattâ bütün zararlı neşir vâsıtaları,
"Kötü arkadaş"tır ki, saptırır insanları.
 
Bu bozuk neşriyâttan hep uzaklaşmalıdır.
"Arslandan kaçar" gibi onlardan kaçmalıdır.
 
Hakîkî âlimlerin kitâbını okuyan,
Kurtulur âhiret'te Cehennem azâbından.
 
Kazâ kader bilgisi, çok nâziktir ve ince.
Yâni anlaşılması müşkil ve güçtür nice.
 
Bunların üzerinde münâkaşa, konuşmak,
Hadîsi şerîflerle edildi men ve yasak.
 
Bize düşen, evvelâ Allahü teâlânın,
Emir ve yasağını öğrenmektir bi hakkın.
 
Yâni islâmiyyeti öğrenerek iyice,
İhlâsla yaşamaktır bu ahkâm mûcibince.
 
"Kader"e inanmamız emrolundu ve lâkin,
Fazla incelemeye, yok müsâde ve izin.
 
Yalnız şu kadarını bilmeli ki muhakkak,
Her şeyi biliyordu ezelde cenâbı Hak.
 
Vakitleri gelince, yaratılmalarını,
O irâde eder ve yaratır tamâmını.
 
Yâni “Hâlık” ve “Mûcid”, yalnız Hak teâlâdır.
İşi, insan kesb eder, Hak teâlâ yaratır.
 
Bir şeyi kesb ediyor, istiyorsa bir kişi,
Allah dahî dilerse, yaratıyor o işi.
 
Bir işin olmasını dilemezse Rabbimiz,
Ne kadar istesek de, yapamayız onu biz.
 
Kul, serbest irâdeyle yaptığından bu işi,
Her yaptığı amelden, mes'ul olur her kişi.
 
Günâhı, istiyerek ettiğinden irtikâb,
Mes'ul olup, mahşerde yapılır ona azap.
 
Lâkin Hak teâlânın, sonsuzdur merhameti.
Emretmez kullarına çetin, zor ibâdeti.
 
Yapabilecekleri şeyleri emretmiştir.
Zararlı olanları, men ve yasak etmiştir.
 
Hepsi kolay işlerdir namâz, oruç, hac, zekât.
Kalbi hasta olana, zor gelir bunlar fakat.
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) Feyz Alabilmek İçin
Evliyâ-yı kirâmın en büyüklerindendir.
Tesirli sözleriyle kulları etti tenvîr.
 
Buyurdu ki: Bu yolda, asıl maksat ve gâye,
Er geç vâsıl olmaktır, "rızâ-i ilâhî"ye.
 
Kavuşturan en güçlü vâsıta da "Sohbet"tir.
Yâni bir "Velî" ile, yakın münâsebettir.
 
Huzûrunda, edeble oturursa bir insan,
O "Velî"nin feyzinden, olunur ona ihsân.
 
Lâkin bîçâre insan, dünyâ lezzetlerinin,
Bataklığında olup, esîridir "nefs"inin.
 
Haberi bile yoktur "rûh"un lezzetlerinden.
Kurtulması lâzımdır, o nefsinin şerrinden.
 
Ve lâkin olmadıkça bağlantı, münâsebet,
Allahtan gelen feyze, kavuşmak zordur elbet.
 
Zîrâ cenâb-ı Allah, Peygamber Efendimiz,
Vâsıtasıyla bize, gönderir "nûr" ve "feyiz".
 
Sonra, Habîbullahın mübârek kalplerinden,
Fışkıran nûrları ve feyzleri alabilen,
 
Ve aldığı nûrları, insanların kalbine,
Saçabilen bir "Velî" lâzımdır elbet yine.
 
Bir velî'den, feyz almak istiyen bir kişinin,
Kalbine bağlanması lâzımdır o "mürşid"in.
 
Yâni kendi kalbini, o "Velî"nin kalbine,
Bağlarsa, o kavuşur onun feyizlerine.
 
Kalpleri birbirine bağlıyan o yol, tektir.
O da, o evliyâya "Muhabbet" ve "Sevmek"tir.
 
Sevginin alâmeti, "Söz dinlemek"tir esas.
İtâat etmiyorsa, onu sevmiş olamaz.
 
Kendi aklını atıp, ona tâbi olmaktır.
İbâdette, âdette, aynen ona uymaktır.
 
Herhangi "Evliyâ"yı düşünürse o şâyet,
Onunla kurmuş olur, bir bağ ve münâsebet.
 
Sevgi ve muhabbeti arttıkça, o bu defâ,
Her yerde onu görür, baksa da ne tarafa.
 
Kalbinde, sırf bu gâye ve maksat olmalıdır.
Ona kavuşturucu vâsıta bulmalıdır.
 
Eğer teksîf ederse himmetini tek yere,
Kavuşur o sâyede feyiz bereketlere.
 
Çoğaldıkça kalbinin bağlandığı kimseler,
Matlûba kavuşması, kolay olmaz bu sefer.
 
Öyle tutulmalı ki, o bu "ilâhî aşk"a,
Hiçbir şey olmamalı kalbinde Ondan başka.
 
Mahlûkât sevgisinden olur ki öyle halâs,
"Bin sene" geçse bile, bir şey hatırlıyamaz.
 
Ve hattâ senelerce uğraşsa da o eğer,
Bir şey hatırlaması, olmaz yine müyesser.
 
İyilik, ihsân eden, herkesce çok sevilir.
Ve nîmet sâhipleri, iyi, üstün bilinir.
 
İnsanlara her türlü nîmetleri bahşeden,
Zararlardan koruyup, mal, can ve sıhhat veren,
 
"Allahü teâlâ"yı sevmek, ne çok lâzımdır.
Hattâ bu, herkes için insanlık îcâbıdır.
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) Maksudun Mabudundur
Evliyâ-yı kirâmdan büyük âlim bir zâttır.
"Mektûbât" kitâbında şöyle buyurmaktadır:
 
(Bilin ki, insanları yarattı cenâb-ı Hak.
Ki, Onun sevgisini kazansınlar muhakkak.
 
Hep nefsin arzusunun peşinden koşan bizler,
Bu gafletli hâlimiz, daha ne kadar sürer?
 
Ne vakit bu gafletten acep uyanacağız?
Ve ne zamana kadar gaflette kalacağız?
 
"Nefis" ile "Şeytan"ı sevindirmekteyiz hep.
Daha, ne vakte kadar devam eder bu acep?
 
Bu dünyâ lezzetleri, nefsin arzularıdır.
Onlar da hep zararlı, haram ve günâhlardır.
 
Rızâ-yı ilâhîye kavuşmaya tek mâni,
Bu nefsi emmârenin arzularıdır yâni.
 
Nefsin bu arzuları, tükenmez, bitmez aslâ.
Hepsi aleyhimize isteklerdir hülâsa.
 
Maksûdun mâbudundur” ata sözü meşhurdur.
Nefsine uyan kimse, bulamaz rahat, huzûr.)
 
Başka bir mektûbunda buyurdu ki: (Elemler,
Takdîr-i ilâhîyle insana gelmekteler.
 
Hepsinden râzı olmak ve sabretmek gerektir.
Bize düşen, Allahtan âfiyet istemektir.
 
Bir şey beklememeli, şu âciz mahlûkâttan.
Her şeyi bilmelidir, Allahü teâlâdan.
 
Dertlerden, elemlerden kurtulabilmek için,
Çok istiğfâr etmesi lâzım gelir kişinin.
 
Rabbimizin takdîri, irâdesi olmadan,
Hiç kimse, hiç kimseye veremez zarar, ziyân.
 
Bunun ile berâber, sebeplere yapışmak,
Peygamberler yoludur, gerekir böyle olmak.
 
Yâni kul, sebeplere teşebbüs etmelidir.
Lâkin tesirlerini, Allahtan bilmelidir.
 
Meselâ “Ateş” yakar, “Su”, söndürür ateşi.
Yalnız Hak teâlâdır yaratan her bir işi.
 
Aç olan, yer ve doyar, su içip kanar insan.
Yine Hak teâlâdır bu şeyleri yaratan.
 
Bu gibi sebepleri kullanmayıp bir kişi,
Eğer zarar görürse, günâh olur o işi.
 
Âhiret işlerinde tevekkül yapmak olmaz.
Çalışmak emr olundu bunlarda bize esas.
 
Yâni her emredilen işleri yapmalıdır.
Allahın kereminden, ümitli olmalıdır.
 
Emirlere sarılıp, yasaklardan sakınmak,
"Kulluk" vazîfemizdir, yapmalıyız muhakkak.
 
Müslümân, az yemeli ve az uyumalıdır.
Lâkin bu, ibâdete mâni olmamalıdır.
 
Namâzda hâsıl olan mânevî lezzet ve tad,
Hâriçteki hallerden üstündür, hem de kat kat.
 
Namâzları, zevk ile kılmaya çalışınız.
Evvel vaktinde kılıp, sona bırakmayınız.
 
"Tâdil-i erkân"ına ederek tam riâyet,
Cemâatle kılmaya ediniz hem de gayret.
 
Hadîste buyuruldu: “Her namâz esnâsında,
Kalkar bütün perdeler, Rab’la kul arasında.”
MUHAMMED MÂSUM FÂRÛKÎ (Kuddise Sirruh) Sahte Şeyhlerden Kaçın
Evliyâ-yı kirâmdan olan bu mübârek zât, 
Birine mektup yazıp, şöyle etti nasîhat:
 
Ey oğlum, bu dünyâda yaratıldı ins ve cin.
Yalnız Hak teâlâya ibâdet etmek için.
 
Birinci vazîfemiz, "Rabbimizi sevmek"tir.
Ve emr-ü yasağına göre hayat sürmektir.
 
Lâkin bu muhabbetin, vardır alâmetleri.
Birincisi "Sevmek"tir Allahı sevenleri.
 
İkincisi, "İtâat", yâni söz dinlemektir.
Bir de, Onu dil ile, beden ile "Övmek"tir.
 
Kim Rabbini severse, Rabbi de onu sever.
Lütuf ve ihsânını arttırır, bolca serper.
 
Rabbinin sevgisini kazanmaya çalışan,
Tâlihli kimselere, denir "Sâlih müslümân".
 
Çalışıp kazanmışsa bir kimse bu sevgiyi,
Böyle olan mü'minler, olurlar "Ârif", "Velî".
 
Bunu, başkaları da kazansın gâyesiyle,
Çalışanlar da olur, "Mürşit", yâhut "Vesîle".
 
Mâide sûresinde, bu, beyân ediliyor.
"Vesîle arayınız!" diye buyuruluyor.
 
"Vesîle", insanları, Allahü teâlâya,
Kavuşturan kişidir, "Velî", yâni "Evliyâ".
 
Arada bulunmazsa bu yüksek evliyâlar,
Allahü teâlâya, yol bulamaz insanlar.
 
Onun bu iyiliği, hem dünyâ, hem âhiret,
Nîmetleri içinde, en büyüğüdür elbet.
 
O sebep olduğundan, bu nîmet ve ihsâna,
O büyük zâtı sevmek, çok lâzımdır insana.
 
"Hakîkî vesîle"ye kavuşmak, bir nîmettir.
Hattâ bu, insan için en büyük seâdettir.
 
Onun için, insanın birinci mühim işi,
Aramak olmalıdır böyle "Velî" bir kişi.
 
Bu hakîkî mürşitler, tâ kıyâmete adar,
Dünyâ'nın bir yerinde, mutlaka bulunurlar.
 
Onu arıyanlara, kendisini tanıtır.
Ve lâkin düşmanlardan, ahmaklardan saklanır.
 
Âdî, alçak kimseler, sahte olan şeyhleri,
Çıkarıp yanıltırlar, bir kısım kimseleri.
 
Bu kişiler, yalan ve hîleli kerâmetle,
Câhil müslümânları aldatırlar gâyetle.
 
"Şeyh" geçinir ise de, îmânı yoktur fakat.
Dîni istismâr edip, sağlarlar çok menfaat.
 
En büyük felâket de, saf bir müslümân için,
Tuzağına düşmektir böyle hâin kişinin.
 
Yoktur islâmiyyetten bilgi ve haberleri.
Dünyâlık toplamaktır yegâne gâyeleri.
 
Sözleri küfür yayar, her haramı işlerler.
Câhil müslümânları, avlayıp geçinirler.
 
"Münâfık" denilir ki, bu gibilere hem de,
Esfel-i sâfilîne giderler Cehennemde.
 
Öyle acı azâba yakalanır ki bunlar,
Hattâ kâfirlerden de, çok azap olunurlar.
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Ağaç Yürüyor
Bir gün, bir köylü gelip Allah'ın Habibine,
Dedi ki: (Bir delilin var mı nübüvvetine?
 
Allah'ın hak Resulü olduğunu gösteren,
Bir mucize göster ki, inanayım sana ben.)
 
Peygamber Efendimiz, o köylüye dönerek,
İlerdeki büyük bir ağacı göstererek,
 
Buyurdu: (Git öyleyse, şu ağacın yanına.
Seni Peygamberimiz çağırıyor de ona.)
 
Köylü, merak içinde ağaca ilerledi.
(Allah'ın Peygamberi seni istiyor) dedi.
 
O anda koca ağaç, toprağı yara yara,
Geldi Resulullah'ın huzuruna o ara.
 
Sonra dile gelerek, dedi: (Ya Resulallah!
Sen, cümle mahlukların Peygamberisin Vallah.)
 
Köylü, şaşkın bir halde dedi ki: (Ettim hayret.
Bir daha emir versen, eder mi geri avdet?)
 
Resulullah, ağaca buyurdu: (Git yerine!)
Ağaç geri giderek, yerine girdi yine.
 
Köylü bunu da görüp, fazlalaştı hayreti.
Resulullah'a karşı çoğaldı muhabbeti.
 
Şehadeti söyleyip, girdi islam dinine.
Dedi ki: (Tam inandım senin nübüvvetine.
 
Eğer izin verirsen, sana secde edeyim.
Mübarek ayağına, eğilip yüz süreyim.)
 
Buyurdu ki: (Ey köylü, hayır secde etme, dur!
Zira secde, yalnızca Rabbimize mahsustur.)
 
Hazret-i Ömer dahi, Resulün huzuruna,
Gelerek, bir hususu arz etti bir gün Ona.
 
Dedi: (Ya Resulallah, yeminle söylüyorum.
Nefsim hariç, herşeyden seni çok seviyorum.)
 
Peygamber Efendimiz buyurdu ki o zaman:
(Ya Ömer, ümmetimden eğer ki bir müslüman,
 
Beni, kendi canından sevmezse daha fazla,
O kimsenin imanı mükemmel olmaz asla.
 
Yani beni, kendinden, seviyorsa daha az,
Bil ki onun imanı, asla kâmil olamaz.)
 
O zaman Ömer Faruk, dedi: (Ya Resulallah!
Seni, kendi canımdan fazla severim Vallah.)
 
Onun bu beyanını beğenerek o Server,
Cevaben buyurdu ki: (Şimdi oldu ya Ömer.)
 
Bir gün de, biri gelip sordu Resulullah'a:
(Kıyamete ne kadar zamanımız var daha?)
 
Peygamber efendimiz, ona sual etti ki:
(Kıyamet günü için ne hazır ettin peki?)
 
Dedi: (Ya Resulallah, fazla bir taat ile,
Hiç hazırlanamadım nafile ibadetle.
 
Ama Resulullah'a pek çoktur muhabbetim.
Kıyamet günü için, hazırlığım bu benim.)
 
Resulullah buyurdu: (Öyleyse ahirette,
Sevdiğin kimse ile bulunursun elbette.)
 
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Ahde Vefa
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Ayın İkiye Ayrılması
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Ben Hükümdar Değilim
Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem - Bende Bir Kulum
 
 

İSTATİSTİKLER

Bugün:1,654
Dün:1,241
Bu Ay:24,629
Toplam:13,534,200
Online Ziyaretçiler:6
Mail Grubumuzun
Üye Sayısı:
125842